KAYSERİSPOR: 2 – ATİKER KONYASPOR: 1

KAYSERİSPOR: 2 – ATİKER KONYASPOR: 1

KAYSERİ’DE İSTİKLAL YÜRÜYÜŞÜ RÜZGARI

KAYSERİ’DE İSTİKLAL YÜRÜYÜŞÜ RÜZGARI

DEPLASMAN FATİHİ MELİKGAZİ BELEDİYESPOR

DEPLASMAN FATİHİ MELİKGAZİ BELEDİYESPOR

TURGUTLUSPOR- ERCİYESSPOR :2-0

TURGUTLUSPOR- ERCİYESSPOR :2-0

MAZOT HIRSIZLARI ‘TIKAMA’ İLE YAKALANDI

MAZOT HIRSIZLARI ‘TIKAMA’ İLE YAKALANDI

AMERİKA’NIN ‘AL APO’YU VER FETO’YU” İLE TÜRKİYE’YE VERMEK İSTEDİĞİ DİZAYNLAR
  • SÜLEYMANKOCABAŞ
    • SÜLEYMAN KOCABAŞ
    • suleymankocabas@kayserihakimiyet2000.com
    • 17 Ekim 2016 - 12:44:26

Takdim
Türkiye, Şubat –Mart 1999 zaman diliminden, 15 Temmuz 2016 Darbesine dek, PKK’nın kurucusu ve lideri Abdullah Öcalan ile “Fethullah Gülen Cemaati Hareketi” denilen ve bu hareketin kurucusu ve lideri, cemaati tarafından peygamberler derecesinde kutsanarak “Mehdi” olarak görülen Gülen’in şahsında, bunların başta Amerika olmak üzere “Amerika –Batı –İsrail Ekseni emellerini Türkiye’ye dizayn (yeniden düzen verme) ” yönünden kullanmışlardır.
Bunun 17 yıllık (1999 – 2016) serüveninin nasıl yaşandığını özet olarak anlatan bu yazımızın siz okuyucularımıza faydalı olması dileğimizdir.

I .KISIM

“AL APO’YU” İLE VERİLMEK İSTENİLEN DİZAYNLAR

PKK’nın kurucusu ve lideri Abdullah Öcalan, yurt dışına kaçmış, Suriye’ye yerleşmiş, yıllardır PKK’yı buradan yönetiyordu. Türkiye’nin onu Suriye’den alması için bu ülkeyi sıkıştırması ve hattat onu vermemenin ve buradan uzaklaştırılmamasının “harp sebebi “ sayılacağı yönünde tavır koyunca, harbi göze alamayan Suriye, Öcalan’ın ülkesini terk etmesini istemiş, bunun sonucu burasını terke eden Öcalan, önce Yunanistan’a, burada da tutunmayacağı anlaşılınca sırasıyla İtalya ve Rusya’ya gitmiş, en sonunda Kenya’da görünmüştü.
Öcalan’ın Kenya’da olduğu haberi Türkiye’ye Amerika tarafından verilmiş, gelip buradan alınması istenilmiş. Bunun üzerine, Bursalı İşadamı Cavit Çağlar’ın özel uçağıyla Kenya’nın başkentine gider 5 kişilik bir MİT ekibi, onu buradan uçağa alarak 16 Şubat 1999’da İstanbul’a getirmiş, yargılaması için İmralı adasına konulmuştu.
Zaten öteden beri Türkiye’ye getirilerek yargılanması ve cezalandırılması için Türkiye Hükümetlerinin üzerinde sürekli çalıştığı Öcalan’ın Amerikan tarafından Türkiye’ ye verilmesine, “Bir Amerikan Projesi ve dizaynı” deniliyor, “Amerika’nın Apo’yu postalayıp” bu sebepten Türkiye’ye verdiği üzerinde duruluyordu.
Ayrıca, Amerika Öcalan’ı verirken, “idam edilmemesi” gizli şartıyla verdi.
Halkımız, Öcalan’ın yargılanma sürecine vatan hainliğinden “Mutlaka idam edileceği” gözüyle bakıyordu. Yargılama sonunda idam cezası alan Öcalan’ı , idamdan kurtaran en önemli ve belki de ilk kişi Başbakan Bülent Ecevit oldu. Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ise, “mutlaka idam edilmeli” diyordu. En sonunda onun da bu direnişini kıran Ecevit oldu. Bu, Ecevit’in oyununu gelen Bahçeli’ye aynı zamanda bir “tuzak” oldu. Öcalan’ın idam edilmemesini MHP’nin seçmeni büyük ölçüde Bahçeli’den bilerek ona küstü. 1 Kasım 2002 seçimlerinde MHP’ye oy vermeyerek onu barajın altında bıraktı. İşin esasına bakılırsa, Amerika, Apo’yu vermeye yönelik kısa vadeli dizaynlarından birisi de işte bu olup, Türk siyasi hayatından “Milliyetçilerin tasfiyesi” ne yorumlandı.
Başbakan Ecevit’in Öcalan’ın idam edilmemesi için büyük ayak diremesi, Amerika’ya bu konuda verdiği gizli vaadini yerine getirmeye yorumlardı. Öcalan’ın idamı ile PKK büyük ölçüde zayıflayacağı ve belki de biteceği için Ecevit bunun aksini sağlamakla, ölüp gitmesine birkaç yıl kala, bilerek veya bilmeyerek Türkiye’nin başına “Amerika onu dizaynlarda kullansın” cümlesinden sarıp gitti ve tarih bunu onun aleyhine “not” etti.
Amerika’nın Türkiye’ye “Al Apo’yu….” demekle, Türkiye üzerine yaptığı kısa, orta ve uzun vadeli üç dizaynı vardı. Bu vadelerden, kısa vadede olanın tamamı, orta vadede olanın bir bölümü gerçekleştirilmiş, uzun vadede olanın ise gerçekleştirilmesine çalışmaktadır ve hatta bunun için 2030 yılı bitişin vade yılı olarak gösterilmektedir. Bunları kısaca ele alalım:
Kısa Vadeli Dizayn
28 Şubat Rejiminin devamı olarakAmerika’nın Bülent Ecevit’e oynaması: Yeni iktidarı belirleyecek seçimlerinin 18 Nisan 1999’da yapılacak olması idi. Bu sırada, 18 maddelik 28 Şubat Muhtırası maddelerinden yalnızca 3 üncü madde uygulamaya sokulduğu halde, diğer maddelerin de uygulamaya sokulması için 28 Şubat Rejimi varlığını sürdürmeye devam ediyordu.
Böyle bir ortamda, 28 Şubat’a en çok sahip çıkanlardan birisi olarak Bülent Ecevit’in 18 Nisan seçimlerini kazanarak Başbakan olması isteniliyor, bununla 28 Şubat Rejimi + Amerikan ikilisi yeni bir dizayna soyunuyor, bu, Amerika’nın işine de geldiğinden ona destek oluyor, bu dizanyn Ecevit lehine, üstelikte seçimlere 2 ay kala, bu bir “tesadüf” eseri olmadığı halde Apo’nun teslimi, seçimlerin hemen arifesinde ve ayrıca, Başbakan Ecevit’in azınlık hükümeti (Bu hükümet de belki Ocak 1999’da bu dizayna başlangıç için kurulmuştu) olduğu günlerde, Ecevit’in bir başarısı gibi propaganda edilmesi, onun lehine bir “senaryo” nun varlığını ortaya koyuyordu ki, bu, “Apo’yu Türkiye’ye getirme sevab” ı bütünüyle Başbakan Ecevit’e yüklenerek, bunun onun lehine oya tahvil edilip, iktidara taşınması varlığı kendisini göstermişti.
Nitekim de, Apo’nun Başbakan Ecevit zamanında getirilmesi, Türkiye’nin seçmen kitlesi nezdinde onun lehine büyük puan kazandırdı. Benim yaşadığım, bunun bir göstergesi şöyle oldu. Apo’nun yakalanıp getirildiği günün sabahı, ekmek almak için gittiğim mahalli bakkalımda şununla karşılaştım: Bakkalı çok neşeli gördüm. Beni görünce şunları söyledi: “Hocam, Apo’nun yakalanışından çok memnun olduk. Ben 50 yıllık Demokrat –Adaletçiyim, hep oyumu DP ve AP’ye verdim. Apo’yuyakalayıp Türkiye’ye getirdiği için bu seçimlerde (avami bir tabirle) anam avradım olsun bu sefer Ecevit’e vereceğim” demesi karşısında ben kendi kendime, “İşte şimdi Ecevit için oynanan senaryo tuttu” dedim. Eve tuttu da. Apo’nun Türkiye’ye getirilmesi 18 Nisan 1999 seçimlerinde Ecevit’in DSP’sine % 3- 4 fazla puan kazandırarak çıkardığı 135 milletvekiliyle “Türkiye’nin birinci partisi” haline geldi. Bu sebepten koalisyon hükümeti onun başbakanlığında kuruldu. Başbakan Ecevit’in iktidarı, zamanında, aşağıda anlatacağımız yeni dizaynların da gerçekleştirilmesinin ardından, Türkiye’nin başına “Yenilikçi Hareket” kadrolarının getirilmesiyle 28 Şubat Rejimi sona erecektir.
Orta Vadede Dizaynlar
a-PKK’nın siyasallaştırılması: PKK’yı, türevleri “Kürt Partileri” denilen partiler yanında, asıl olarak lideri Abdullah Öcalan’la, proje ve kurgusu yine Amerika’dan gelecek olan “Kürt Meselesine Çözüm Süreci” adı altında Türk hükümetiyle Öcalan İmralı’da görüşmelere sokulmak suretiyle PKK’nın “siyasallaşması” nı sağlayarak, “Türkiye’nin Türk hükümetlerieliyle bölünmesi” sürecini açmak. Zaten bu süreçte gerek Amerika ve gerekse Abdullah Öcalan’ın, “Kürt devletini Türk devletinekurduracağız” demeleri, bu dizayn olayının itirafı ve dile getirilmesi olmuştu.
PKK’nın siyasallaşması demek, Türk hükümeti de artık onunla görüşmelere başladığından, giderek “bir terör örgütü” olmaktan çıkması ve içte ve dışta “meşruiyet” kazanması demekti. Bu haliyle belki de giderek, kendi akıllarında “Kütlerin kurtuluş teşkilatı” statüsüne sokularak, bunun sonucu, ülkemiz üzerine yine giderek PKK lehine “yaptırımlar” uygulatmak suretiyle Osmanlı’nın parçalanmasında olduğu gibi, Türkiye’nin de parçalanması süreci bu yoldan geçeceğinden oynanan oyunda Amerikan –Batı –İsrail dizaynı” nın Türkiye için ne derece büyük bir tehlike teşkil ettiği karşımıza çıkmaktadır.
Maalesef bu konuda hükümetlerimiz oyuna getirilerek büyük ölçüde ülkemizin aleyhine kullanılmışlardır. Terör örgütü, adı üzerinde “terör örgütü” dür. Son emeli “Türkiye’nin parçalanması” olan bir örgüt ile pazarlığa oturulmaz, onunla mücadele edilerek tasfiyesine çalışılır. Günümüz itibariyle en sonunda bu “akli yol” a gelen hükümetlerimiz, onunla mücadelenin yeniden yolunu tutmuşlar ve “terör bitmeden mücadele bitmez” haklı statüsü içine girmişler ve üstelik “uluslararası güçlerin maşası” olarak da nitelendirmeye başladıkları PKK ile “Kürt halkının gerçek talepleri” ni birbirinden ayırarak, adı geçen örgütün onlar temsil etmediği gibi gerçek bir teşhise de en sonunda ulaşmış olmaları iyi bir gelişme olmuştur.
b-PKK terörünün AK Parti iktidarını yıkmak için kullanılması: Bizde zaten hep terör = darbe eşlemesi yapılır ki, bu doğrudur. Yukarıda anlattık, bizde 1876’dan başlayarak yapılan her darbenin arifesinde mutlaka, bir “senaryo veya kurgu” gereği, darbelere zemin hazırlamak için adına ister şiddet olayları, ister terör veya anarşik olaylar denilsin, kurgulanan iki grubu birbirine kırdıran ve ardından da “akan kardeş kanını, vatanın bölünmesini önlemek için” denilerek darbe yapılmış, darbe yapılır yapılmaz, şiddet olayları yine bir “kurgu” eseri olduğu için darbe rejimi ortamında jilet keser gibi bitmiştir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül darbeleri, hep kurgulanan ve adına “sağ – sol öğrenci şiddet olayları” denilen olaylarla gelmişler, darbe sebeplerini bu olaylar hazırlanmışlardı.
AK Parti hükümetleri de anlaştıkları süper güçlerin kontrolünden çıkarlarsa, bunları devirmek için “PKK Terörü” yedekte tutulan ve gerektiğinde AK Parti’yi yıkmanın bir âleti olarak düşünülmüştür.
Özellikle, kendilerine “Seküler – Kemalist Ulusalcı Çevreler” denilen Ak Parti aleyhtarı çevrelerin de AK Parti’yi tasfiye için TSK’ya bir darbe yaptırmak konusunda birinci olarak PKK terörünün azacağı ve buna “ek bir sebep” olarak da “tırmanan ekonomik buhran” sebebiyle halkın TSK’ya gel demesi sonucu AK Parti’nin tasfiye edileceğine yönelik projeksiyon planlarını sürekli dile getirdikleri görülmüş ve bunun Seküler- Kemalist Ulusalcı basında şampiyonluğunu Aydınlık gazetesi köşe yazarı Sabahattin Önkibar yapmış, yapmaktan da öte “temenni” etmiş, bunun böyle olacağını ve hatta zaman dilimleri halinde bu, “ilkbaharda olacak”, olmadı “son baharda” olacak gibi gün bile vermiştir.
İşte böyle bir “projeksiyon planı” ndan AK Partiyi tasfiye için bir “Seküler –Kemalist ihtilal” beklenirken, yine “teröre dayalı olarak çıkan” gösterilen ve adına “Fethullah Terör Örgütü” (FETÖ) denilen örgütün 15 Temmuz 2016 darbe girişimi kendisini göstermiş, bu darbe gerçekleşirse “Seküler–Kemalist Çevreler” kendileri de tasfiye edileceği için, darbenin bastırılması uğrunda tasfiyesine çalıştıkları Ak Parti iktidarı yanında yer almışlardır.

Uzun Vadede Dizaynlar
Amerika, 1990’lı yılların başında komünizm çöküp kendisi tek süper güç olarak kalınca, yeni bir “Yeni bir Amerikan doktrini” olarak ortaya çıkan “Yeni Dünya Düzeni Doktrini” çerçevesinde Ortadoğu için geliştirdiği yeni projenin adı “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” olmuştur. Bunun esası, 1916 Sykes –Picot Antlaşması günümüz şartlarında artık “eskimiş, hükmünü kaybetmiş” olarak değerlendirilmek suretiyle, Ortadoğu’da sınırları yeniden çizmek içip BOP ortaya atılmıştır. BOP içinde, adına “Birleşik Bağımsız Büyük Kürdistan” da bulunduğu ve bunun bir bölümünü Türkiye’den koparılacak topraklar teşkil edeceğinden ve bunun için de bu işin yürütücüsü olarak daha 1984’den beri PKK devreye sokulduğundan, Amerika, bu örgütü de Türkiye’nin bölünmesi stratejisinde kullanılacağı için gizli –açık ona sürekli destek vermeye devam etmekte ve bu arada kısa vadede Türkiye’yi kaybetmemek için de “PKK ‘yı terör örgütü kabul ediyorum” gibi iki yüzlü davranışlar stratejisini uzun vadede kurulmasına çalışılan “Birleşik Kürdistan” için kullanmaya devam edeceğe benzemekte ve bunun için tarih olarak 2030’lu yılların başı verilmektedir.
II.KISIM
“VER FETO’YU” İLE GETİRİLMEK İSTENİLEN DİZAYNLAR
Amerika’nın Türkiye’yi her ikisi üzerinden kendi emellerine göre dizayn etmek için “Al Apo’yu operasyonu” nu 16 Şubat 1999’da gerçekleştirirken, “Ver Feto’yu Operasyonunu” ise bundan bir ay sonra 19 Mart 1999’da gerçekleştirmişti.
“Ilımlı İslam Misyonu” denilerek, 1970’li yılların başlarında, ilkokul mezunu, “dini tahsili altı aylık bir özel imamlık kursundan ibaret”, Erzurum’lu ve İzmir’de bir cami imamı Fethulalh Gülen’ in şahsında ortaya çıkan” bu misyon, Türkiye’ye kendi emelleri doğrultusunda dizayn vermek isteyen genelde dış güçler tarafından kullanılmak için devreye sokulmuştur.
Özellikle son yarım asında dış güçler, “Gülen Misyonu” nu buna son yıllarda “bunların işlerini gelen” denilen Gülen’in şahsında “Dinler Arası Diyalog” da dahil edildiği ve üstelik de son birkaç yıl içinde AK Parti yanlısı medya tarafından Gülen‘in “Mason olduğu” nun da ortaya çıkarılmasına bakılırsa, Gülen’in misyonunun bütün bu “parçaları” nı kendi emellerine uygun bulan özellikle Amerikan –Batı- İsrail ekseninin Türkiye’yi dizaynda kullanmak isteği hali ortaya çıkmıştır.
Yine Ak Parti yanlısı medya tarafından 12 Eylül 1980 Darbesi lideri Kenan Evren’in ve bu rejimin başbakanı Bülent Ulusu’nun da “mason oluşları” yeni keşfedildiği halde, “üçlü mason” denilen “Evren – Ulusu –Gülen dayanışması” yla Gülen Cemaatinin gelişmesine yol açıldığı, bu gelişmenin “Amerikan –Batı ekseninin iktidar yaptığı” denilen Başbakan –Cumhurbaşkanı Özal döneminde (1983 – 1993) atak yaparak sivil atılımları yanında “devlete sızmaların başlamasıyla” da bütün bu gelişmelere, “Ecevit’in Gülen’i koruma ve kollama faktörü” de eklenince 2000’li yıların tam başına gelindiğinde “ Ilımlı İslam statüsünde Türkiye’nin en büyük ve güçlü cemaati” statüsüne girdiği görüldü.
“Cemaatin büyümesi ve korunmasında Ecevit faktörü” ne gelince: “Sol olan Ecevit” in denilerek “Sağ olan Gülen ile nasıl bağdaşabileceği” sürekli sorulan sorularına bakılarak bunların da “bağdaşabileceği” kendisin göstermişti. Gülen için “Solu da kazanarak taraftarlarını artırmak için” denilerek, 1990’lı yılların ortalarından itibaren sol kuruluşlar ve şahıslara da yönelik olarak “ziyaretler trafiği” ne başlayan Gülen’in bu ziyaretlerinden birisi olarak DSP Genel Başkanı Ecevit’i birkaç kez ziyareti sonucu, Ecevit’in nezdinde Gülen’e yönelik olarak şöyle bir statünün varlığı kendisini göstermiştir: “Gülenle buluştum, görüşlerini aldım. Gülen nezdinde Allah korkusu değil, Allah sevgisinin esas olduğunu gördüm. Bizim de görüşümüz zaten bundan ibarettir. Gülen tasavvufu temsil etmektedir” deyince, artık bundan böyle “Solcu Ecevit” in de “Ilımlı İslamcı –Sağcı” denilen Gülen’e kol –kanat germeye başladığı görülmüş, hatta, sırf bu sebeptendik ki, Gülen Cemaati, 18 Nisan 1999 seçimlerinde Ecevit’e oynamış, cemaatin yayın organı Zaman’da ona oy verilmesi için propaganda yapılmıştır. Hatta, DSP listelerinden “cemaatçi” denilen birkaç milletvekili de Meclis’e girmiştir ki, bunlardan biri benim Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık sınıfı yıllarımda (1969 – 1970) Robert Kolej’den Afyonlu arkadaşım Gaffar Yarkın idi. Beraber, Afyonlu Aykut Edibali’nin lideri olduğu “Mücadele Birliği” teşkilatının “Kültür Çalışmaları” na katılırdık. Yarkın, daha sonra arkadaşımız Hüseyin Gülercegibi Mücadele Birliği’nden ayrılarak Gülen Cemaatine iktisap etti.
Özellikle Ecevit’in, başbakan yardımcılığı (Haziran 1997 – Aralık 1999), azınlık hükümeti zamanı (Ocak – Nisan 1999) ve başbakanlığı yıllarında (nisan 1999 – Kasım 2002) Gülen’in de “28 Şubat’ın mağduru olmaması” için sürekli ona kol kanat gerdiği görülmüştür.
28 Şubatın darbeci generalleri, “İrtica Gülen” dedikleri Gülen’ in cemaatinin de cezalandırılarak “tasfiye” edilecekler listesine almışlar, özellikle bu tasfiye isteğinin Ocak –Haziran 1999 zaman dilimine damgasını vurması ve bunun adına, “Ordu nezdinde Refah Partisinden sonra en büyük ikinci irticai tehlike Gülen Cemaati” dendiği bir sırada, “Maoculuuktan sonra artık Seküler – Kemalist Ulusalcılığa soyundu, terfi etti” denilen Doğu Perincek’in sahibi olduğu Aydınlık gazetesinde Ocak 1999’da “Gülen Hakkında Emniyetin Raporu” denilen bir haberin ardında, Dinç Bilgin’in sahibi olduğu ATV ‘de ise “Gülen Kasetleri” denilen kasetlerin de devreye sokulması ile birlikte “Gülen’i tasfiye için düğmeye basıldı” deniliyor, Kartelci Medya bu sefer de 28 Şubat Darbesi öncesinde Refah Partisine yüklendiği gibi, Gülen Cemaatine yüklenmeye başlıyordu. Bu cümleden olarak Doğan Medya Gurubu’nun Gözcü gazetesi “İrtica Gülen” e yüklenmek için “Melek Yüzlü Şeytan” manşeti ile çıkarken, Dinç Bilgin Medya Grubunun Takvim gazetesi ise “Hoca İmparatorluğu” manşeti ile, Doğan Grubu’nun bir diğer gazetesi Hürriyet “İmparatorluk Tehlikede” manşetini atarak çıkmıştı. Takvim ve Hürriyet’in bu manşetlerinde haber olarak, Gülen’in yurt içinde 103 özel, yurt dışında 200 özel okulu, 400 dersanesi, 500 yurdu, 3 üniversitesi, 1 gazete, 1 televizyonu, 14 dergisi, 25 radyosu, 200 vakfı, 7 bin öğretmeni, 1000’i aşkın “Işık Evi” ve 700 trilyon lira para varlığının bulunduğundan bahsediyordu.
Bütün bu olup bitenler Başbakan Ecevit’e, Kartelci Medya’nın muhabirleri tarafından sorulduğunda, “Siz böyle düşünüyorsunuz. Benim düşüncem değişmedi, hoca hep tasavvufi konuları işler. Okullarından laiklik ve Atatürk düşmanı yetiştiğini görmedim” diyerek ona kol – kanat germeye devam ediyor, bu arada ona Hocanın fahri başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından “Hoşgörü Ödülü” veriliyordu.
“Gülen için düğmeye basıldı” sürecinde, CHP Gülen’in aleyhine çalışırken, ANAP, DYP ve MHP genel başkanları susarak ona aleyhte veya lehte bir tavır sergilemezlerken, FP ve medyasının ise, Gülen hakkında söylenip yazılanların doğru olmadığı yönünde görüş belirtiyordu.
Bütün bu gelişmelere Gülen’in tavrı ise, hakkında yazılan rapor ve çıkarılan kasetlerin doğru olmadığı, “devleti ele geçirmek” gibi bir emelinin bulunmadığı, Atatürk’ü seven birisi olduğunu medya kanalları vasıtasıyla kamuoyunu duyuruyordu. (Bu konuda geniş bilgi içini şu kitabımıza bakınız: Süleyman Kocabaş, 2000’e Girerken Türkiye’nin Çıkmazları Postmodern Darbe Sendromları1998 – 1999, Kayseri, 1999, s. 435 – 470)
Altı aylık (Ocak –Haziran 1999) süreç içinde bütün bunlar olup biterken, Gülen’in Türkiye’de artık tutunamayacağı, tevkif edileceği günlerin de yakın olduğu ( Üstelik bu sırada, Cumhuriyet Başsavcısı Nusret Demiral’ın Gülen hakkında iddianame dosyası hazırladığını da hatırlatalım) düşünülerek onun yurt dışına çıkarılması gündeme geldi.
İşte Amerika nezdinde de “Ver Feto’yu” süreci de böylece başlamış oluyordu. Bunun için Türkiye’de eski CHP’li ve bu partinin bir dönem genel sekreterliğini yapmış ünlü Kasım Gülek’in kızı ve DSP milletvekili Aylin Gülek’in devreye girerek, Amerika ile görüşmek suretiyle, Gülen’in Amerika’ya alınmasını tavsiye ettiği üzerinde duruluyordu.
Kasım Gülek ve kızının “Gülen sevdası” nereden ileri geliyordu? Bunun belgelerini, 2015 nisan ayı başında bir dizi halinde AK Parti’nin yayın organı gazetelerden Yeni Şafak yayınladı. Gülen’in 1975’de Gülek tarafından mason yapıldığı, Gülek’in Türkiye’de, Amerika’daki Hristiyan ve Misyonerlik tarikatı olan Moon tarikatının temsilcisi olduğu, Gülek ölünce onun cenazesini Gülen’in kıldırdığı ve Gülek’ten sonra Moon temsilciliğinin kızı Tayyibe’ye geçtiği ve Gülen’in “Dinler arası diyalog” çalışmalarında Gülek ailesi –Moon tarikatının parmağı bulunduğundan bahsedildi.
Gülen’i Amerika’ya Aylin Gülek teklif etmese bile, Amerika’nın zaten öteden beri Gülen’in ne olduğunu bildiği ve hatta 1970’li yılların başından beri “CIA ile ilişkili” olduğu üzerinde duruluyor, Amerika, “kendisine yakın gördüğü” denilen Gülen Cemaatini kullanarak Türkiye’de lehine olacak bazı dizaynlar yapacak görüşü, 2000’li yılların başında kendisini net bir şekilde gösteriyordu.
FETÖ’nün, 15 Temmuz 2016 Darbe girişimiyle ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcısının hazırladığı iddianamede şunlar yer alıyordu: “1996- 97’de CIA görevlileri Türkiye’ye gelerek Gülen cemaati gücünün tespitini yaptılar. Bunlara rapor yapıp Amerika’ya gittiler.” Ayrıca, Amerika adına bu “güç tespiti” ni yapanlardan Türkiye’deki iki başka Amerikan görevlisi isim de şunlardı: Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Masası Başkanı Graham Fuller. Bunlar da Gülen’le gizli görüşmeler yaparak onu “Amerikan lehine olacak birisi” olarak “keşif” etmişler ve hatta bunlar da Gülen’in Amerika’ya “hicret” ine “yardımcı ve kefil” olmuşlardı.
Gülen’in “hicret” ine bilerek veya bilmeyerek âlet olanların arasında, Öcalan’ın idamının önlenmesinde oynadığı “kötü rol” gibi karışımıza çıkan Başbakan Ecevit oldu. Zaten, 28 Şubat Darbesi sürecinde Ocak – Haziran 1999 zaman diliminde “Gülen’i de tasfiye için” denilerek “düğme”ye basılmış”, Cumhuriyet Başsavcısı Nuret Demiral onun tutuklanıp cezalandırması için iddianame hazırlığı içindeydi. Gülen’i tutuklanıp yargılanmaktan kurtaran onun Ecevit’le olan “eski dostluğu” oldu.
Başbakan Ecevit, kendi aklınca Gülen’i suçlu görüp yargılanmasını ve ceza almasını istemiyor, onu kurtarmak için Milliyet gazetesi köşe yazarı Güneri Cıvaoğlu’nun köşesinde yazdığı “Ecevit ve Gülen” başlıklı yazısında, Ecevit’in Amerika Dışişleri Bakanı MadeleineAlbright’i telefonla arayarak, “ Türkiye’de çok değerli bir yüksek din adamı var. Tutuklanması ihtimali çok yüksek. Ona Amerika’ya girişi için vize, ikametgah tahsisi ve sürekli oturma izni vermenize büyük önem atfediyorum” diyor ve ondan “icabına bakarız” cevabı aldıktan sonra Amerika’ya gitmesi gerçekleşiyor. Cıvaoğlu yazısında ayrıca, bizim okumakta olduğunuz bu yazımızda işlediğimiz, “Al Apo’yi VerFeto’yu” konusuna da değinerek, bir ay içinde olan bu alış –veriş sebebiyle, bu kanaatin kamuoyunda çok yaygın olduğu üzerinde duruyordu. (Milliyet, 11 Ekim 2016)
İşte, Başbakan Ecevit’in Apo’yu alırken verdiği “idam edilmemesi” hatası yanında, ölümüne birkaç yıl kala, bilerek veya bilmeyerek sanki kendi eliyle de Gülen’i “Amerika’ya teslim etmesi”, tarihte onun hata hanesine düşülen bir diğer “not” olmuştur. Bülent Ecevit, çok geniş tahlil edilecek olunursa, o “şair ve duygusal” birisidir. Tarih, şair ve duygusal olanların “iyi bir devlet adamı olamayacağını” da kaydına almıştır.
İşte bu gelişmeler sonucu, Amerika, Öcalan’ı Türkiye’ye vermesinin karşılığı olarak Gülen’i ülkesine istediği ve Gülen’in Apo’nun teslim edildiği tarih 16 Şubat 1999’dan bir ay sonra 19 Mart 1999’da, “Hastalığımı tedavi ettireceğim” bahanesiyle Amerika’ya gidişinin, bir “CIA operasyonu” olduğu ve Apo Kenya’dan CIA tarafından paketlenip verilirken Gülen’in de bir “CIA paketlenmesi” olarak Amerika’ya, Türkiye’ye karşı planlanan birçok dizaynlarda kullanılmak üzere götürüldüğüne yönelik yorumlar yapılıyordu ki, aşağıda anlatacağımız dizayn olayları bütün bunların doğru olduğunu bize gösterdi.
Amerika’nın Apo ile yapmak istediği dizaynlar kısa, orta ve uzun vadeli olduğu gibi, “Gülen’i Pensilvanya Eyaletinde Yerleştirdiği Sarayından” denilerek, dizaynları da buradan yurt içindeki cemaat unsurlarını kullanarak ona yaptırılmak istenilen kısa, orta ve uzun vadeli dizaynlar olmuştur. Bunlar şunlardır:
Kısa Vadeli Dizaynlar
1-“Dinler Arası Diyalog dizaynı”: Türkiye’nin gündemine uzun bir süre, genelde 1990’yı yıllarda “Dinler Arası Diyalog” damgasını vurdu. Bunun önderi ülkemizde Fethullah Gülen olmuş, kendisi Müslümanları temsil ediyor pozisyonunda, Türkiye’de onun önderliğinde yapılan Müslüman, Hristiyan ve Musevi iç ve dış din adamları temsilcileri arasında Türkiye’de birçok toplantılar yapıldı ve toplantılar sonunda bildiriler yayınlandı. Dinler Arası Diyalog’un amacı, üç büyük müsavi din Müslümanlar, Hristiyanlık ve Musevilik arasında kadimden beri gelen düşmanlıkları ortadan kaldırmak, “İbrahimi Dinler” denilen bu üç dinin bu “ortak paydası” yanında, daha birçok ortak paydalarının bulunarak, dinler arasında “hoşgörü havası” oluşturmak olarak açıklandı.
Fethullah Gülen’in, Dinler Arası Diyalogun değişik bir göstergelerinden olarak İstanbul’da Fener Rum Patriği, Yahudilerin Başhahamı ve Roma’da Papa’yı ziyaret ettiği görüldü.
Gülen’in bütün girişimleri, Türk kamuoyunda ve özellikle akademisyen ilahiyatçılar nezdinde iyi karşılanmadı. Peygamberimizi peygamber olarak kabul etmeyene, Hristiyan ve Musevilerle diyalog olmayacağı, böyle bir girişimin onlara hizmet edeceği ve hatta bu diyalog işinin “Misyonerliğin yeni bir Hristiyanlaştırma ve Hristiyanlara düşmanlığı asgariye indirmede yeni bir metodu” olduğu üzerinde duruldu (Richard P. McBrien, Catholıcısım,HerperandRow, . San Francisco, 1981, s. 648) Hatta bu cümleden olarak, Gülen’in giderek Hristiyanlara hoş görünmek için bir çok mesajlarında üç büyük dinin ortak ilkesi “La İlahe İllallah” demesinin ardından, çoğu kez “MuhammedenResulallah” demediği ve hatta bir konuşmasında Müslüman kızların Hristiyan gençlerle evlenebileceği ve Hristiyan ve Musevilerin bile “Cennete gireceği” yollu mesajları Müslümanların tepkisini çekmiş, “Gülen, Misyonerliğe hizmet ediyor” yorumları yapılmıştır.
Gülen’in “Dinler Arası Diyalog Misyonu”, onun “Ilımlı İslam Misyonu” nun diğer bir göstergesi olduğu değerlendirildi
2- “Gülen Hareketi” ve “Yenilikçi Hareket” in “Ilımlı İslam” emellerine oynanmanın yanında, bunların ittifakının sağlanması ve Cemaatin devlette kadrolaşmanın tamamlanması: “Gülen Hareketi” öteden beri zaten “Ilımlı İslam Hareketi veya Misyonu” olarak biliniyordu. Bir televizyon kanalında Gülen’e “Amacınız nedir, ne yapmak istiyorsun?” diye sorulduğunda verdiği cevap: “Benim amacım, Hz. Muhammed vari, Mevlana ve Yunus vari topluma, insan sevgisi ve kardeşliğini aşılamaktır” diyordu. Bu, onun “Siyasal ve ya Radikal İslamcı değil, Ilımlı İslamcı” olduğuna yorumlandı..
Hele, 1990’lı yılların başında Rusya’da Komünizmin çökmesiyle birlikte İslamiyet’in “Yükselen değer” haline gelmesi üzerine, Amerika –Batı eksenini artık bundan böyle, özellikle İslam ülkelerinde Siyasal ve Radikal İslamcı isteklerini, kendileri için zararları olmayacak “Ilımlı İslam” a tahvil ile bu gruplara oynanılması ve bunların iktidara getirilmesi söz konusu olmaya başlayınca, “Türkiye örneği” nden olarak kendilerini az –çok “Ilımlı İslamcı” olarak tanımlamaya başlayan “Gülen Hareketi” ve ardından 2000’li yılların başlarında ortaya çıkan “Yenilikçi Hareket” e oynadıkları görüldü.
“Yenilikçi Hareket” yukarıdaki satırlarda az –çok bahsettiğimiz üzere “Milli Görüş Misyonu” ve Refah- Fazilet Partileri içinde çıkmış bir hareketti. Bular için, “Erbakan’ın Çocukları” deniliyordu. Şimdi artık, “çocuklar”, “babaları” na başkaldırmaya başlamışlardı. Çocuklar, baba ocaklarının geçmişlerini otokritik ederlerken ve özellikle de Refahyol hükümetine karşı yapılan 28 Şubat Darbesinin getirdiği yıkıma bakarak, “Müslümanların artık din üzerinden siyaset yapmalarının onlara bir faydası yok, biz bundan böyle din üzerinden siyaset yapmayacağız” (Yenilikçi Hareketin liderlerinden Abdullah Gül’ün sözleri) demeleri, onların, “Milli Görüş – Âdil Düzen Misyonu”nun Siyasal veya Radikal İslamcılığını terk ile Gülen Cemaati gibi “Ilımlı İslam” a dümen kırmalarına yorumlanıyor, Amerikan –Batı- İsrail Ekseni de zaten buna meyilli olduğu için 28 Şubat Rejiminin bitiminden sonra iktidara getirilecek kadrolar olarak siyasi partiler dizaynını “Yenilikçi Hareket” üzerinden yapmaya çalışırken, “onunla zaten ideolojik yoldaş” denilen Gülen Cemaatini de “Yenilikçi Hareket”in kuracağı Adalet ve Kalkınma Partisi ile “ittifak” a sokuyordu. Aralarındaki bu benzerlik sebebiyle, AKP de bu ittifaka çoktan razı idi. Çünkü, seçimleri kazanarak iktidar olacak AKP, Milli Görüş Hareketin ve kadrolarından da koptuğundan, kendi kısıtlı siyasi kadrolarıyla Türkiye’yi istediği gibi idare etmesi mümkün değildi. Bütün kadrolara yerleştireceği Gülen Cemaati kadroları gibi hazır kadrolar varken, onlara istinadı pek gerekli görülüyor, en büyüğünden en küçüğüne bütün devlet kadrolarını Gülen cemaati elemanlarının yerleştirildiği salgını kendisini gösteriyordu.
12 Eylül Darbesiyle “kapısı açılan” ve “Özal döneminde devlete yerleştirilmeye başlanan” denilen Gülen kadroları, “Kadrolaşmada AKP hükümetleri zamanında zirve yaptı” ya dönüştü ve bunun göstergesi ve varlığı, daha sonraki yıllarda Başbakan Erdoğan’ın “Cemaat ne istedi de vermedik” sözü ile en üst düzeyde teyit edildi.
Gülen Cemaatinin devlet içinde “iyice kadrolaşması”, Amerika – Batı Ekseninin Türkiye’yi emellerine göre yeni dizaynları, artık bundan böyle Gülen Cemaati üzerinden, bu cemaat kullanılarak yapılacaktır.
Orta Vadeli Dizaynlar
a- Gülen Cemaati Kullanılarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “etkisiz hale” getirilmesine yönelik dizaynların yapılması: 1991 “Körfez Krizi” ne kadar, TSK’ne darbeler yaptırarak onu Türkiye’yi yeni yeni dizaynlarında kullanan Amerika, adı geçen krizi müteakip, TSK’yı giderek “gözden çıkarmak” a başlamıştı. Buna birinci sebep, adı geçen kriz olmuş, “Amerika’nın adamı” denilen Özal, Amerika’nın isteğine uyarak Türk Ordusuna Irak’a girme emri verirken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay’ın buna itiraz ederek ve hatta emri yerine getirmemek için istifa etmesi sonucu, Irak’a girmek akim kalmış, Amerika bunu beğenmemiş, TSK aleyhine koyduğu ilk “mim” işte bu olay olmuştu. Olmuştu ama, aynı Amerika, Refahyol Hükümetini yıkmak için TSK’ne bir defa daha darbe yaptırmayı başarmış, bu darbe, sonraki gelişmelere bakarak Amerika’nın “orduya dayalı olarak yaptığı” denilen bir nevi “son darbe” olmuştu. Çünkü, biraz aşağıda göreceğimiz üzere TSK, darbe yapamayacak statüye dizayn edileceğinden bu darbe onun son darbesi olacak, Amerika –Batı Ekseni, dizayn için bundan böyle daha değişik unsurları ve özelliklede “icazeti ve kontrolünde” denilen Gülen Cemaati ve “yedek gücü” olarak da bazı “Seküler –Kemalist Sivil unsurlar” ı kullanacaktır.
Yine Irak’a Amerika’nın istekleri doğrultusunda müdahale için 3 Mart 2003 tezkiresi Meclis’e gelince, Ak Parti hükümeti bu tezkireyi desteklerken, Meclis çoğunluğu yanında TSK’nın da desteklememesini Amerika aleyhine görmeye devam ederek, TSK aleyhine ikinci bir “mim” daha koyması, bu sefer giderek TSK misyonunun zayıflatılması ve darbe yapamayacak hale getirilmesine yol açmış, bu uğurda Gülün Cemaati başrollerde olarak kullanılmıştır.
Bu konuda işin daha geniş olarak sebeplerine bakılacak olunursa, “TSK’nın zayıflatılması veya Cemaate göre yeni dizaynının yapılması” Cemaatin ondan “intikamını almasına” da yorumlandı. Buna sebep, onun 28 Şubat Darbesi günlerinde tasfiyesi için “birinci defa olarak” “Gülen İçin Düğmeye Basıldı” denilmesi olmuştu. Bundan yukarıda bahsetmiştik.
İkinci defa için ise, bu sefer de AK Parti hükümeti zamanında 2004’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, kurulun genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları üyeleri, hükümete bastırarak “Gülenin tasfiyesi” için denilerek, dört maddelik karar aldırmışlar, böyle bir karar alındığı, kurula katılan kurul üyelerinden Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından açıklanmış, Çiçek, zaten birlikte çalıştıkları Cemaate zarar vermemek için bu kararı yerine getirmediklerini söylemiş, itiraf etmişti. Üstelik de “Gülen’i de kurtarmak” için olacak ki, 2006’da “Terörle Mücadele Kanunu” (TMK)” değiştirilmiş, bu değişiklikle, Gülen “sanık olmak” tan kurtarıldığı için, onu cezalandırmak artık imkansız hale gelmişti.
İşte bu süreci kendi şahsında “kötü” yaşayan Cemaat için de Amerika gibi “ordudan alınacak intikam” a tahvil edilince, adlarına “Ergenekon, Balyoz, Ayışığı vb.” denilen 2004’de başlayıp 2010’ların başına kadar gelen bir süreçte, Cemaatin Taraf, Zaman ve Bugün gibi gazeteleri ve Samanyolu gibi televizyonlarında, bu sefer de “Ordunun zayıflatılması için düğemeye basıldı” denilen haberlerin yer almaya başlamasıyla birlikte, orduda “darbe planları ve teşebbüsleri ile ilgili”” denilen subaylar tutuklanmaya başlanmış, bunların yargılamak için “özel mahkeme” kurularak “Silivri Yargılama Süreci” (tutuklular Silivri cezaevinde idiler ve mahkemede buradaydı) başlamış, işin içinde Ak Parti’ye yönelik “gerçek darbe” girişimleri de bulunması sebebiyle, “tasfiyeyi daha geniş yapalım ve tasfiye edilenler yerine orduda Cemaatçi kadrolaşmayı sağlayalım” düşüncesi de kendisini gösterince, “Suçlu olmayan ve Cemaaatle ilişkisi bulunmayanlar” olarak görülen subaylar ve generaller hakkında ise “kumpaslar” kurmak suretiyle bunların “suçlulukları” sağlanarak tutuklanmaları ve ceza almaları gerçekleştirilmiştir.
Bu dizayn için, Gülen Cemaatinin gazete ve televizyonları aylardır âdete “Orduya savaş ilan etmiş ve de bunun sonuçlarını alan” bültenler gibi haberler vermeye ve yorumlar yapmaya başlamışlar, uzun süren bu haber ve yorumlar topluma gına getirmiş, Ak Parti hükümeti de “kendi işine de geldiği için bunları destekliyor” denilmiş ve bunun simgesi, Başbakan Erdoğan’ın açılan davalara taraftar olmaya yönelik olarak, “Ben budavaların avukatıyım” demesi olmuştur.
İşte, Amerika’nın Cemaati kullanarak orduyu dizayn orta vadede böyle olmuştur.
AK Partiye yönelik Cemaatin “17 – 25 Aralık 2013 Yolsuzluk Operasyonu” başlayınca bütün bunların nasıl “geri teptiği” ni ilgili bölümlerde göreceğiz.
b-Bir kısım siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının Cemaat eliyle dizaynı: Yine, TSK’da yapılan dizayn gibi, özellikle “Amerika’nın işine geliyor” denilerek, bu, Cemaat ve AK Partinin de ordudaki gibi “işini geldiği” halde, “Amerika, Cemaat ve AK Partinin aleyhine” olarak değerlendirilen bir kısım siyasi partiler ve bir kısım sivil toplum kuruluşlarının da “etkisiz hale getirilmesi” ne yönelik olarak büyük dizaynlarda da Cemaatin kullanılması üzerinden yapılmıştır.
Bir kısım siyasi partilerden olarak, özellikle birinci olarak CHP, ikinci olarak MHP “hedefte partiler” olmuşlardır. CHP’nin baş hedef alınması, TSK gibi onun hakkında da iki defa “mim” konulması olmuştur ki, bunlar, parti genel başkanı Deniz Baykal’ın hem 1991 Körfez Krizi ve hem de 3 Mart 2003 Tezkiresi Mecliste oylanırken Türk ordusunun Irak’a girmesine şiddetle karşı çıkması ve onay vermemesi olmuştur. Cemaat’in Baykal’a “mim” koymaları ise, 28 Şubat Darbesi sürecinde Baykal’ın da Gülen Cemaatinin tasfiyesi uğrunda aktif çalışması olmuştur. AK Partinin “mim” koyması ise, Baykal’ın kadimden beri, muhalifi olduğu partiler ve hükümetlere karşı ikide birde ve olur – olmaz sık sık daha da vurgulayacak olursak sürekli yükleniş şekli “laiklik, cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılapları tehlikede” demesi, Türkiye için “bir tehlike olmayanların” her zaman kendileri olduklarına yönelik “eksantrik” söylemleri olmuştur. Bu söylemler, AK Parti hükümetleri zamanında da devam ettiği için, AK Parti de CHP’nin bu söyleminden kurtulmak uğrunda onun başına daha “ılımlı” birisini getirmek isterken bu uğurda Cemaatin Baykal’a yönelik “aleyhte eylemlerine yardımcı olmuştur” denilmiştir.
Ordu’da birçok subaya yapıldığı gibi, Cemaatin Deniz Baykal’ı CHP’nin başından tasfiye için de başvurduğu kurgu “kumpas kurgusu” olmuş, Cemaatin adamları tarafından Baykal’ın kadın sekreteri ile birlikte çalıştığı ofisine dinlemek için “böcek”, çekim yapmak için “gizli kamera” yerleştirilmiş ve Baykal’ın kameraya yansıyan “sekreteriyle uygunsuz halleri” denilen halleri medyaya servis edilerek, onun istifasının sağlanması ile yerine “ılımlı” denilen Kemal Kılıçtaroğlu getirilmiştir.
CHP’ye yönelik yapılın bu dizaynın ardından, CHP, Kılıçtaroğlu’nun genel başkanlığa getirilmesiyle birlikte, Cemaat ve Ak Partiye karşı iyice yumuşamış ve Kılıçtaroğlu artık, Baykal’ın sık sık ve olur –olmaz “laiklik, cumhuriyet, vatan ve Atatürk elden gidiyor” beyanatlarını o günden bu günü kadar hiç vermemiş, bu haliyle “Cemaatin eliyle – ‘AK Partinin de yardımı oldu denilerek’ -CHP’yi de dizayn gerçekleşti” değerlendirmeleri yapılmıştır.
Bu dizaynın esasından olarak medyada hep, CHP’nin başına “Kılıçtaroğlu’nun gelmesiyle “CHP= Feto oldu” formülü işlendi. Aydınlık’taki köşe yazılarında sürekli bu tezi işleyen Sabahattin Önkibar, “CHP’nin ağır toplarından” denilen Fikri Sağlar’ın Baykal hakkında “Deniz Baykal devletin içindeki illegal yapılanmanın adamıdır” dediğini söylediğini yazdı (Aydınlık, 22 Eylül 2016). Zaten “Esası Seküler Kemalist yapılanma” denilen, Gülen Cemaatinin bu yapılanmayı kendi aleyhine bulduğu için bundan kurtulmak uğurda Baykal da hedef alındığından, “kaset tuzağı” ile tasfiye edilmişti. Önkibar, CHP = Feto oluşun belgelerini sıralarken Cemaatin Erdoğan’ı devirmek için düzenlediği “Gezi Olayları”, “17 – 25 Aralık Operasyonları”, “Suriye sınırında MİT tırları olayları” vb. sebebiyle Kılıçdaroğlu’nun tamamen Gülen Cemaati Medyasının diliyle konuştuğunu ve bu medyanın 7 Haziran 2014 seçimlerinde açık açık CHP’ye oy verilmesi gerektiğini dile getirdiğini yazdı (Aydınlık, 22 Eylül 2016).
Hatırlanacağı üzere, bütün bu olup bitenler karşısında Cumhuriyet gazetesi de hep “Gülen Cemaati ağzı” ile ve hatta ondan daha “atak” yayınlar yapmış, “yönetim kadrosu değişti” denilen bu gazetenin bu tavrı sebebiyle de “Cumhuriyet gazetesi = Fetö “ formülünün ortaya çıktığından bahsedilmiş, Önkibar, bunu köşesinde sık sık işlemiş ve hatta “Gazeteden Atatürkçüler tasfiye edildi ve gazete Feto, HDP (PKK’nın siyasi uzantısı Halkların Demokrasi Partisi) güdümüne girdi, Ermeni tezlerini destekler hale geldi” yorumları bile yaptı ve bu da “Cemaatin muhalif basını dizaynı” olarak değerlendirildi.
Bu arada, siyasi partilerden ikinci olarak MHP’nin de dizaynı söz konusu olmuş, bu partiden “istenilmeyen adamlar” denilenler için de Cemaat tarafından kasetler hazırlanmış, Baykal’ın kasetlerinin medyaya servis edildiği günlerde bunlarda servis edilmiştir. Bu servis, MHP’den 5 kişi için yapılmış, sevisin ardından bunlar, “Kasetler dolayısıyla partimize zararımız dokunmasın” diyerek görevlerinden istifa etmişlerdir.
Bu arada, “MHP lideri Bahçeli için de kasetler var” denilmesini rağmen, bunların medyaya servisinden vazgeçildiği görülmüştür. Buna sebep olarak da, “Amerika, Cemaat ve AK Parti için Bahçeli’nin henüz zararlılık sınırlarını aşmadığı” ve hatta “Ak Parti için istetmece statüsü” nü devam ettirdiği gerekçeleriyle “şimdilik ona dokunulmama kararı alındı” değerlendirmeleri yapıldı.
Önkibar, bu arada, “Liderlerin 30 Yıllık Fetö Karnesi” başlıklı yazısında şunları yazdı:
“ *Kenan Evren Fetö’yü sırtladı ki, Fethullah onun için cennetlik dedi.
*Turgut Özal Fetö’ye devletin kapılarını ardına kadar açan isimdi.
*Bülent Ecevit Fetö’yü meşrulaştırmıştır ki, o da Fethullah’ın cennet komşusudur.
*Çiller, Özal gibi Fetö’yü sırtına almıştır.
*Demirel ve Yılmaz Fetö’yü idare etmiştir.
*Tayyip Erdoğan Fetö’nün devlet içinde devlet olmasına izin vermiştir.
*Kemal KılıçdaroğluFetö’nünemperyal yoldaşıdır.
*Devlet Bahçeli Ergenekon ve Balyoz’a destek verip Fetö medyası ile dayanışmıştır ( Aydınlık, 11 Eylül 2016 )
Yine Gülen Cemaatinin dizaynlarından olarak sivil oplum kuruluşlarına yönelik olarak da bunların “istenilmeyenleri” için “kumpaslar” kurulmuştur. Bunların simgesi, Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Yıldırım’a kurulan “kumpas” olmuştur vb.
Uzun Vadeli Dizaynlar
a-17 – 25 Aralık Operasyonuyla yalnızca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tasfiyesini hedef alan “Yargı Darbesi” dizaynı : Bu darbe, aşağıda ilgili satırlarda daha detaylı olarak göreceğimiz üzere, “Amerika –Batı –İsrail Ekseniyle anlaşmasını bozan” veya “Kontrolden çıkarak gözden düşen” denilen, yalnızca partisi içinde bir nevi kendisi bu yeni statü içine girdiği için “Erdoğan’ın tasfiyesi” ile yerine AK Parti’den adı geçen eksene ve Cemaate sadık birisinin başa getirilmesini, bu sefer de darbe yapmada Ordu artık kullanılamayacak hale getirildiği için “Hâkim Cemaatçi Vesayet kullanılarak” denilerek Gülen Cemaatinin özellikle “Yargı ve Polise sızması” üzerinde durularak ve yolsuzluklar bahane edilerek “Yargı Darbesiyle” Erdoğan’ın tasfiyesi dizaynı kendisini göstermiştir ki, Erdoğan’ın atak ve hızlı davranışlarıyla bu dizayn akim bırakılmıştır
b-15 Temmuz 2016 Başarısız Darbe girişimi: Amerika –Batı –İsrail ekseninin artık yalnızca Cumhurbaşkanı Erdoğan değil “topyekun AK Partiyi de göden çıkardı” düşüncesiyle, Cemaatin özellikle “Orduya sızdırdığı” denilen subayları kullanarak giriştiği adı geçen darbe girişimi, yine başta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın atak davranışları ve halkın, polisin ve medyanın da ona destek vermesi sonucu, darbe girişimi püskürtülmüş, başarılı olamamıştır.
Sonuç
Buraya kadar, Amerika’nın “Al Apo’yu ver Feto”yu ile gelen kısa, orta ve uzun vadeli dizaynlarını gördük. Bunların bir kısmı başarılı bir kısmı ise başarısız olmuştur. Bütün bunların sonucunu, uzun vadede gelen 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi ile bağlamak istiyoruz. Bunlar şunlardır:
1-Darbede FETÖ –PKK işbirliği: 15 Temmuz 2016 Darbesinin “ana planlayıcısı” FETÖ” (Fethullah Gülen Terör Örgütü) olmuş, ona yurt içinde ikinci desteği veren “vurucu güç” PKK olmuş, onun desteği kendisini, darbe günlerinde saldırılarını durdurarak darbeci subayların elini kuvvetlendirmek şeklinde olmuş, nitekim de PKK ile mücadele bölgesi Güney Doğu Anadolu’dan bir çok subay Ankara’ya kadar gelerek darbenin başarılı olması için çalışmışlardır.
2-15 Temmuz Darbesinin bir “Enerji Darbesi” oluşu:
a-Fethullah Gülen Cemaatinin kullanılmasıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti iktidarının devrilmesi açısından: : Türkiye üzerinde emelleri olan süper güçler, 29 Mayıs 1876 Sultan Abdülaziz’i tahtından indirme darbesinden başlayarak 15 Temmuz 2016 Darbesine kadar yapılan tam irili – ufaklı, başarılı –başarısız 15 darbe girişimindeki “ana amaçları” hep, “süper güçlerin kontrolünde olmayan veya onlarla önce anlaşıp da sonra kontrollerinden çıkan” denilen liderleri devirerek yerlerine yenilerini getirmişlerdir.
İşte, 15 Temmuz 2016 Darbe girişimi de bu liderlerden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef almıştır. “Yenilikçi Hareket adı altında, 1994 – 2001 zaman diliminde Amerika-Batı –İsrail ekseni ile bunların güvenlik sorunlarına yardımcı olmak için anlaştı” denilen Erdoğan’ın giderek, “Ülkenin yüksek menfaatlerini düşünmesi” sonucu “kontrolden çıkması” nın getirdiği “gözden çıkarılmışlık” hali, ona yönelik bir düzine darbenin ardından en son olarak “FETÖ kullanılarak” denilerek 15 Temmuz 2016 darbesini getirmiş, günümüzde Sultan II. Abdülhamid’in bir benzeri olan Cumhurbaşkanı Erdoğan da Sultan’a karşı yapılan “en son darbe” denilen 31 Mart 1909 İhtilali ile devrilip Selanik’e sürgün edildiği gibi, Erdoğan da kendisi ve partisinin iktidarını karşı “en son” olan 15 Temmuz darbesiyle Abdülhamid gibi ya sürülmek veya ondan daha farklı olarak öldürülmek istenilmiştir.
FETÖ’nün “Amerika’nın hesabını “ olarak kullanıldığı, bizzat Amerikalıların kendileri tarafından itiraf edilmiş olup , bunula ilgili belgeler aşağıda verilmiştir.
Takvim gazetesi muhabiri Tarık Dağlı, Amerika’nın eski ve emekli FIB ajanı Paul Williams’la yaptığı röportajında ona şunları söylemiştir:
“Fethullah Gülen, Türkiye’den ayrıldığında onu ABD ordusu taşıdı. Önce Washington’da DC’ye indirildi. Sonra CIA onu şu anda yaşadığı Pensilvanya’ya götürdü.
CIA için Gülen’in önemi, farklı milliyetleri yeni İslam coğrafyasında bir araya toplayabilmekti. Bunu politik bir şekilde yapabilirsiniz ama, bu sıkıntılı olabilir. Ya da İslam’a uygun bir şekle sokarsanız ve kurduğunuz okullarda kendi oluşturduğunuz dini farklı devletlerde aynı ortak hareket için toplansanız.
Gülen bu okullarda ideolojisini yayıyor. Ve bu ideoloji ile de yaşam hususlarını Orta Asya’da ve hatta New York’ta bile anlatıyor. On binlerce öğrenciyi kontrol ettiğinizde, büyük bir politik gücünüz olur. Bu gücü kesmeniz için bütün Gülen okullarını kapatmanız gerekir.
Türkiye’deki insanlar, darbelerin her zaman CIA tarafından yapıldığının farkında. Bence de öyle. Şu anda da değişen bir şey yok. Suriye’deki olaylar, Hazar Denizi çevresindeki enerji kaynaklarından ibaret. Bu kaynakları biz istiyoruz. Çin’e, Rusya’ya gitmesini istemiyoruz. Hazar Denizinden boru hattı döşediğimizde bu hat Kuzey Irak ve Suriye’ye uzanacak. Bu yönden şu an CIA Cumhurbaşkanı Erdoğan’la çatışıyor. Onlar Türkiye’yi umursamıyorlar. Onların düşüncesi şu: Türkiye’yi kullanabilirsek kullanırız. O kaynaklara ulaşmak için ne gerekiyorsa yaparız. Türkiye’yi kullanmak için de Gülen’i kullandılar.
Sizin bilginizi de yıllardır biz kontrol ediyoruz. Bu düzen CIA tarafından düzenlendi. Bunu uzun süredir Gülen’in organizasyonları yapıyordu ( Cemaatin kanunsuz dinlemelerle).
Size çok şiddetli bir şekilde tavsiye ederim ki, gidin ABD mahkemelerindeki Gülen ve adamlarının yaptığı bağışlarla ilgili tutanakları alın. Özellikle Clinton’a (Kasım 2016 başkanlık seçimi için Demokrat Parti başkan adayı Hıllary Clinton) verilen paralara. Gülen yapısı ve okulları ile alakalı kişilere bakın. Clinton ve diğer politikacılar, milyonlarca dolar alıyor.” (Takvim, 11 Ekim 2016)
b-Bir “PKK –PYD Kuzey Suriye- Kuzey Irak Kürt Koridoru’ veya “Petrol koridoru”oluşturmak açısından: 11 Eylül 2001’de Amerika’da İkiz Kulelerin havaya uçurulmasının ardından, Amerikan Başbakan Bush, “Haçlı seferleri başladı, Müslümanları Müslümanlara kırdıracağız” derken Dışişleri Bakanı Condozella da “Ortadoğu’da sınırlar değişecek” demiş ve bütün bu demeçlerin ardından Amerika’nın Ortadoğu’yu “Enerji kaynaklarına sahip olmak” karakterli Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ortaya çıkmıştı.
BOP’un Türkiye’ye yönelik dizaynı planının esası, onu, “Bölgenin gaz –petrol boru hatları geçit alanı” olmaktan çıkarmak isteğidir. Rusya, Azerbaycan, Irak, Türkistan gaz ve petrolünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasının Türkiye’ye kazandıracağı avantajlar hem ekonomik hem askeri ve hem de siyasi yönden çok büyük olacak ve onu bölgesinde “söz ve kudret sahibi” haline getirecektir. İşte Amerika- Batı ekseni bunu hazmedemediği için Türkiye’nin “Türk ve Kürt bölgeleri” diye bölünmesini istemektedir.
Paul Williams’ın yukarıda sarf ettiği, “Hazar Denizi çevresindeki enerji kaynaklarını Kuzey ırak ve Kuzey Suriye (Kürt koridoru veya petrol koridoru)ile taşımak istiyoruz” demesi, adı gecen koridora, Irak petrolünü Akdeniz’e taşıyan Kerkük –Yumurtalık Boru Hattınıda dahil etmek suretiyle Türkiye’yi parçalayarak bölgede kendisine kukla ve kendi nüfuzunda “Bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti”! kurmak dizayn planını yürürlüğe koymak istemesinden başka bir şey değildir.
İşte, sonuçta PKK –PYD terörü ve bunlara “Yaratıcı Kaos” ortamı sağlayan DEAŞ terör örgütünün Amerika tarafından ortaya çıkarılmasının sebebi budur. Amerika,“PKK-PYD- DEAŞ üçlü terör üçgeni” ile amacına ulaşmak istemektedir.
Onların bir “hesap”ıvarsa , elbette ki bizim de bir “hesap” ımız vardır. Günümüzün Ortadoğu’su ve Türkiyesi artık, 100 yıl öncesinin Ortadoğu’su ve Türkiyesi değildir, milletimiz ve bölge halkları, olup biten hain planların bilincinde olarak Amerikan –Batı –İsrail ekseninin çirkin planlarını sonuçsuz bırakacak, zafer Ortadoğu milletlerinin olacaktır…

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz