ENDONEZYALI ÖĞRENCİLERDEN KUR’AN ZİYAFETİ

ENDONEZYALI ÖĞRENCİLERDEN KUR’AN ZİYAFETİ

PTT’NİN 177’NCİ YIL DÖNÜMÜ ETKİNLİKLERİ KUTLANDI

PTT’NİN 177’NCİ YIL DÖNÜMÜ ETKİNLİKLERİ KUTLANDI

İL VE İLÇE NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNE YENİ PERSONEL

İL VE İLÇE NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNE YENİ PERSONEL

KÜLTÜR ŞEHRİNE YAKIŞIR REKOR

KÜLTÜR ŞEHRİNE YAKIŞIR REKOR

KAYSERİ TİCARET ODASI AB BİLGİ MERKEZİ İKLİM HAFTASINI KUTLUYOR

KAYSERİ TİCARET ODASI AB BİLGİ MERKEZİ İKLİM HAFTASINI KUTLUYOR

BİLİNMEYEN YAKIN TARİH (1)
  • MUSTAFA METEİSLAMOĞLU
    • MUSTAFA METE İSLAMOĞLU
    • m-meteislamoglu@hotmail.com
    • 27 Kasım 2016 - 13:38:11

Ve… Önce Onlar Vardı…
BAŞLARKEN: Önce Onlar Vardı. bu yazı serisi 15 bölüme ayrılmıştır. Tamamını takip eder sabırla okursanız, tarihin karanlıkta kalan bir çok gerçeklerine şahit olacaksınız makale sonlarında bölüm sonu olarak gösterilen ifade uzun soluklu yazının devamını belirtmektedir. 1 den 15 e kadar bölüm halindedir.
Önce Onlar Vardı…
Ankara’nın en yüksek tepelerinden birisi Çankaya’dır. “Çankaya, Ankara’nın güneyindeki tepelerin üstünde küçük bir köydü… Evlerin çoğunun çevresi bağlık ve bahçelikti… Bu tepelerden birinin üstünde, ağaçlar arasında bulunan bir Köşk’ten birkaç adım atınca, Ankara, çevresindeki tepelerle, kalesiyle gözleri dolduruyordu… Çankaya’nın yayla havası sert, temiz ve sağlamdı… İşte bu köşk, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunda ve kaderinde çok önemli bir yer tutacaktır…” Çünkü Çankaya, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kalbidir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu ise şunları yazar:
“…Ankara’ya girer girmez içimde büyük bir ferahlık duydum. Şehir bana tasavvur ettiğimden bin kat daha geniş, daha rahat, daha güzel göründü. Öteden beri bir Babil Kulesi’nden daha kalabalık olduğu söylenen Taşhan’ın önünden sağıma, soluma, önüme arkama bakıyorum. Sağda iki tarafı ağaçlı bir şose istasyona doğru uzanıyor; sol tarafta ise iyi kötü parke döşeli bir cadde kasabanın içine doğru sokuluyor. Yarıya kadar tamamlanmış kargir birkaç bina görüyorum. Uzaklarda yemyeşil yamaçlar var; yamaçlar İstanbul’un Çamlıca’sını, İçeren Köy’ünü hatırlatıyor. Tıpkı oralardaki gibi irili ufaklı, çıktığım günden beri gözlerime ilk cana yakın gelen manzaraları burada buluyorum. Halbuki, yolumun başından itibaren her gördüğüm adam bana burayı kötülemişti. Kimi havasının fenalığından, kimi görünüşünün çirkinliğinden, kimi toprağının kuraklığından bahsetmişti ve bütün bu işittiğim sözlerden Ankara hayalimde kupkuru, kapkara bir taş ocağı şeklini aldıydı. Belki, biraz da bunun içindir ki, eski Ancrye ilk bakışta bana yeni Viyana gibi göründü.”
Gerçekten öyle. Uzaktan bakılınca yemyeşil yamaçlar, irili ufaklı köşkler görülür. Bu köşklerden birisi de Bulgurlu Tevfik Efendi’nin köşkü idi.
Ankara’da üç ay kalan Georges Perrot’un gözlemleri şöyle:
“Çok fakir olduklarından böyle bir fantaziden vazgeçmek zorunda kalan Yahudiler dışında, zengin, fakir Müslüman, Hıristiyan tüm Ankaralıların şehir dışındaki tepelerden birinde bağ dedikleri yerlerde evleri var. Zengin Rum tacirlerinin villaları genellikle şehrin doğu tarafında bulunur. Son birkaç yıl içinde baştan aşağı yenileştirilmişler ve gravürler, renkli camlarla süslemişlerdir. Evin önünde etrafı çiçekli bir çardağın ortasında çok zevke bezenmiş bir çeşme, ortasına incecik sula fışkıran bir havuzu besler. Havuzun dört bir yanında da kaçınılmaz olarak mermerden küçük ve oldukça zevksiz aslan heykelleri bulunur. Ankaralıların gözünde sanatın ulaştığı son aşama olan bu heykellerle çeşme taşları özellikle İstanbul’dan getirilir. Ne yazık ki bu tepelerde su oldukça kıttır. Bir su bulup villalara kadar getirebilmek için 20-30 bin kuruş harcayanlar bile vardır. Şehrin kuzeyindeki zengin Rumlar’ın lüks evlerinin manzarası iyi olmasa da arazi daha muntazam ve meyve ağaçları ile ilgili arazideki bahçeler daha bereketlidir. Ben Ankara’nın güneyinde oturmayı tercih ederdim. Büyük Esat adı verilen o taraflarda evler derin ve bükümlü güzel manzaralı vadiler ve tepelerde yayılmıştır.”
Büyük insan Atatürk, Çankaya’da gezerken bir bağ evini beğenir ve bu güzelim evde oturmak ister. Bu güzel anıyı iğde ağacının altında oturup, Şeref Erdoğdu’dan dinleyelim.
“Bu hatırayı, Ankara’nın yetiştirdiği seçkin insanlardan Ademzade Ahmet Bey’in not defterinden aldım. Kendisini burada rahmetle anıyorum:
O yıllarda Ankara Belediye Reisliği yapmış, encümen azalığında bulunmuş bu kültürlü zatın tutmuş olduğu notlar bizlere ışık tutmuş, yolumuzu aydınlatan ciddi vesikalar: O tarihte Ankara’da olup bitenleri güzel üslubu ile not etmişler. Bu notlar arasında Çankaya’daki köşk konusunu şöyle anlatıyor Ademzade…
Malumları olduğu üzere Atatürk Ankara’ya ilk teşriflerinde, Keçiören eteklerindeki Ziraat Mektebi’nde ikamet etmişlerdir.
Zümrüt misali yeşillikle arasına nokta-nokta serpilmiş üç katlı bağ evlerine imrenmişler ve sormuşlar:
-Şu güzel konak kimin? Kime ait?..
-Agopzadelerin.
-Ya şu konak?
-Bodos efendinin.
-Ya şu tepedeki konak?
-Ohannes efendinin.
Aldığı cevaplardan çok üzülen Mustafa Kemal Paşa dönüp gitmişler.
Ertesi hafta Çankaya sırtlarına gitmişler. Ademzade şöyle anlatıyor.
“Mevsim bahardı, o vakit biz de Çankaya’da oturuyorduk. Kasapoğlu’nun bağı olan bugünkü köşkü Milli Emlak’tan Bulgurluzade Mehmet Efendi almıştı. Henüz bağa nakletmemişlerdi.
Paşa hazretleri arkasında pelerin ve gerisinde bir zatla yanımıza geldi. “Yemek mi yiyorsunuz?. Hadi ben de yiyim!” dedi ve sofraya oturdu.
Yemekten ziyade konuşmak istediği anlaşılıyordu. Yemek sıcak değildi. Zannedersem pastırma, İskilip helvası ve yumurtadan ibaretti.
Paşa:
-“Burası sizin mi” diye sordular.
-“Evet yeni aldım tamir ettireceğim.”
Paşa hazretleri:
-Geçende karşı tarafı gezdim, güzel bağlar var, ama bu tarafta sizlere komşu olmak isterim,“ dedi.
Cevap verdim:
-Bu tarafta zatınıza mahsus ev bulunmaz, bu evler ahşap ve gayri muntazamdır. Bağ sahipleri bir iki aylığına sayfiye olarak oturur şehre inerler,” dedim.
Birkaç gün sonra Vali Yahya Galip Bey, belediyede bir toplantı sırasında Paşa hazretlerinin bir bağ almak istediğini ortaya attı.
“Paşayı kaçırmayın sizlere komşu olsun” dedikten sonra Bulgurluzade Mehmet efendiye hitaben:
-“Sizin emvaali metrukeden aldığınız Çankaya’daki bağı Paşa’ya satınız, bedelini verelim,” deyince orada bulunan heyet:
-“Münasip, münasip” dediler. Masrafiyle 9.000 liraya malolan bağın Paşa hazretlerine alınmasına karar verildi. Parası belediyece ödendi. Ademzade Ahmet Bey hatıratını şöyle bitiriyor:
-“Hakikaten Keçiören ve Etlik bağları ağaç ve bağ bakımından çok kıymetli şerefli iken, İslamların bulunduğu semti tercih etmeleri milletine olan muhabbet ve sevgisinin icabı sayarım”…
Çocukluğumda, hafızamda kalanlar, silik belli belirsiz hatıralar… Çankaya Bağları’nı aştınız mı, bir tozlu yol uzanır gider. Bu yol bir iki tepe sonra sizi Afşar Çiftliği’ne götürür. Bilmiyorum bu çiftlik hala durur mu? Boz bir tepenin göğsüne yaslanmış bir iki damlı ev, çitle çevrilmiş ağıllar ve tezek kokan ahırlar. Ne bir ağaç, ne bir yeşillik… Tepelerden aşağı indiniz mi, söğüt dallarının arasından akan incecik bir dere, çiftliğin yeşilliği, güzelliği bu gölgeliktedir.
Ben atın terkisinde hocanın anlattıklarını düşünürken, karşıdan Ankara Kalesi belli belirsiz görünmüştü.
Yıllar sonra, bu kayalara bir köşk kuruldu. Ne mutlu bir tesadüf bu tepeden Atatürk milletine ne şifalı sular akıttı…”
Mustafa Kemal Paşa, 1921 yılı yaz başında Çankaya’daki bağ evine yerleşti. Türk tarihinde önemli olayların yaşandığı büyük kararların verildiği bir mekan durumuna geldi.
Bağ evinin yerine bir köşk yapıldı. Hemen yakınına da Başbakanlık konutu… 1924 yılında Mimar Vedat Tek ve Arif Hikmet Koyunoğlu ekler yapınca, köşk bugünkü şeklini aldı. 1926 yılında da köşk, kalorifer tesisatına kavuştu.
Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Çankaya’daki bağ evi hakkında şunları söyler:
“Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliye Reisi olarak 27 Aralık 1919 da Sivas’tan Ankara’ya gelmiştir. Ankara gelişinde önceleri, O Ziraat Mektebi’nde kalmıştır. Daha sonraları bugün Devlet Demiryolları Müzesi olan İstasyon binasında oturmaya başladı. Bir süre sonra da Keçiören’de Çocuk Esirgeme Kurumu’na ait bir binaya taşınmayı düşünüyordu.
Bir gün Çankaya çevresinde bir geziye çıkan Ruşen Eşref (Ünaydın), istasyon binasına gitmiş ve akşam yemeğinde Çankaya’nın güzelliğini anlatmıştı. Ertesi gün Mustafa Kemal Paşa, Çankaya’ya gitmiş, iki büyük söğüdün ve diğer ağaçların arasında bulunan iki katlı bu evi görüp beğenmişti. Kısa bir süre sonra da buraya gelerek yerleşmişti. Bina ve içerisi sadeydi. Burası Ankara’nın ileri gelen zenginlerinden Bulgurluzade Tevfik Efendi’nin bağ eviydi. Ankaralılar bu evi bağı ile birlikte 4500 liraya satın alarak “Ordu Köşk” adıyla Milli Savunma Bakanlığı’na bağlamışlardı. Bakanlık da Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya tahsis etmiştir. Bugün eşyalarıyla birlikte “Atatürk Müzesi” olarak kullanılan ve “Eski Köşk” olarak anılan bu bağ evi iki katlıydı.”
Yeni Türkiye Devleti’nin temelinden çatısına dek kuruluşunda büyük yeri olan bu köşkte, birçok toplantılar olmuş, önemli kararlar alınmıştır.
İşte 24 Haziran 1922 günü oğlu ile birlikte Ankara’ya gelen Zübeyde Hanım Çankaya’daki bu bağ evine gelmiştir. Ana-oğul birlikteydiler artık.
Zübeyde Hanım’ın bu bağ evindeki günleri kısa da olsa, kuşkusuz oğlu Mustafa’sıyla geçen en iyi günleri olmuştur.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, o günlerde annesiyle arasındaki ilişkilerinde kendince bir kural geliştirmişti. Şöyle ki:
O, her sabah uyandığında temizliğini yapar, giyindikten sonra ziyaret için annesine haber gönderir, izin isterdi. Zübeyde Hanım da aynı şekilde hazırlığını yaptıktan sonra oğlunu kabul ederdi. Bu görüşmelerde Mustafa Kemal Paşa, annesinin elini öper, Onun hayır duasını alırdı. Bir süre annesiyle kalıp sohbet ederlerdi.”
Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün ana sevgisi hakkında Nükte ve Fıkralarda Atatürk, adlı kitabında şunları yazar:
“Atatürk’ün, rahmetli annesi Zübeyde Hanım’a karşı olan bağlılığını gösterişi bakımından olduğu kadar, şimdiye kadar bilinmeyen bir hayat safhasını belirtişi bakımından çok enteresan olan bu olayı, son nefesine kadar yakınında bulunmak mazhariyetine ermiş olan eniştesi Bay Mustafa Mecdi’nin ağzından veriyoruz:
-Mütareke müteakip, Mustafa Kemal Paşa, bilindiği şekilde, Samsun’a gittikten sonra, validesi Zübeyde Hanım’la, hemşiresi Makbule Hanım ve ben, Şişli’deki şimdi müze olan evden çıkmış, Beşiktaş’ta Akaretler’de 76 numaralı eve yerleşmiştik.
Burada bilhassa, Paşa’nın Milli Mücadele’ye atılıp, İstanbul hükümeti tarafından azl ile idama mahkum edilişinden sonra, çok sıkıntılı günler geçirdik. Ne kapımızı çalan, ne arayan soranımız vardı. Paşa’nın en yakınları bile korkup çekindikleri için aforoz edilmiş bir durumda ve her an bir felakete uğramak tehlikesiyle karşı karşıya bir halde endişe ve ıstırap içinde adeta bir tutuklu hayatı sürüyorduk. Hele ben, ha yakaladılar, ha yakalayacaklar heyecan ve endişesiyle bunalmış tetikte bulunuyor, sokağa bile çıkmıyordum. Paşa’nın gizli bir şekilde sık sık gönderip ahvalimizden haber alan ve bize ondan haber getiren sadık adamı Harun Saffet Bey’den başka hemen hemen hiç kimseyle temas etmiyorduk.
İşte bu esnada bir gün, yukarıda odamda otururken Zübeyde Hanım misafir geldi, diye beni çağırttı. Aşağıya indim, bir de baktım ki, İngiliz gedikli başçavuş üniformalı bir genç… Şaşırdım…
İçimden eyvah, yakalandık, diye ne yapacağını bilmez bir hale geldim. Bu halimi farkeden genç: “-Beyefendi… Ben yabancı değilim… Mühendis Yusuf’um. Paşa hazretlerinin süt kardeşinin zevziyim….” diye kendini tanıttı, ziyaret sebebini de şöyle izah etti:
“-Harbiye dairesindeki telgraf merkezinde çalışıyorum, evinizi basmaya karar verdiklerini haber aldım. Sizi tevkif edecekler… Haberiniz olsun… Bunu söylemeye geldim…”
Allah bilir ya, inanmadım… Tutuklama ve basılma meselesine değil, onun zaten, biraz önce de anlattığım gibi, her an bekliyordum, fakat bu adamın, böyle, iyi niyetle gelmiş olmasına ihtimal vermiyordum. Türk olduğunu söyleyen bir adamın, taassup içindeki bir şehirde kafasına İngiliz şapkası giyişinden tutun, düşman hizmeti kabul etmiş oluşuna kadar her hal ve hareketi şüphelerimi artırmıştı. Vakıa, Mustafa Kemal Paşa’nın Selanik’teki bir telgraf memurunun kızı olan bir süt kardeşi bulunduğunu ve Mühendis Yusuf adında biriyle evli olduğunu biliyordum ama, bu adamı ilk kez görüyordum. Şüphelerimin arttığını sezen genç:
“-Ben sizinle konuşmak isterim. Vaziyeti iyice anlatırsam, endişeniz kaybolur…” gibi sözler söyleyip duruyor idiyse de, ben kısa kesmek düşüncesiyle, teşekkür ederek, acele işim olduğundan bahisler, başka bir gün görüşmek üzere valide hanıma haber bırakacağımı söyleyerek, odadan çıktım.
Çıktım, yukarı gitti ama, endişem devam ediyordu. Çünkü, Mustafa Kemal Paşa ile temasta bulunduğumuzdan şüphe eden ve her hal ve hareketimizi izleyen İstanbul Hükümeti gibi İngilizlerin de, er geç başımıza bir iş açacaklarından ve bu arada beni, özellikle Paşa’nın ahvali hakkında söyletmek için, sıkıştıracaklarından emindim.
1. BÖL SONU
NOT: BU YAZININ HER HAKKI YAZARINA AİTTİR ALINTI YAPILAMAZ KOPYA EDİLEMEZ 5846 SAYILI YASA GEREĞİ SUÇTUR.

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz