AGÜSPOR AVRUPA’DA “DALYA” DEDİĞİ MAÇTA KAYBETTİ…

AGÜSPOR AVRUPA’DA “DALYA” DEDİĞİ MAÇTA KAYBETTİ…

KAYMOK’TAN VALİ KAMÇI’YA ZİYARET

KAYMOK’TAN VALİ KAMÇI’YA ZİYARET

KAYSERİ VE ZHENGZHOU’DAN İYİ NİYET

KAYSERİ VE ZHENGZHOU’DAN İYİ NİYET

MELİKGAZİ İLDEM BÖLGESİNE BİR PARK DAHA KAZANDIRDI

MELİKGAZİ İLDEM BÖLGESİNE BİR PARK DAHA KAZANDIRDI

PAŞAYEVA:MUSUL VE KERKÜK BİZİMDİ.SENARYOLARLA ELİMİZDEN ALDILAR

PAŞAYEVA:MUSUL VE KERKÜK BİZİMDİ.SENARYOLARLA ELİMİZDEN ALDILAR

BİLİNMEYEN YAKIN TARİH (6)
  • MUSTAFA METEİSLAMOĞLU
    • MUSTAFA METE İSLAMOĞLU
    • m-meteislamoglu@hotmail.com
    • 15 Aralık 2016 - 11:29:54

Öteki Türk oymakları gibi, Karamanlılar da dilleri ve törelerine sıkı sıkıya bağlıydı. İslam dininin etkisiyle Selçuklu Devleti’nin benimsediği neredeyse Devletin resmi dili olan Arapça ve Farsça’ya karşı, Türkçe’nin savunucusu ve koruyucusu olmuşlar, bu fikir ayrılığı yüzünden de sık sık Selçuklu devletiyle çatışmışlardı.
13’üncü yüzyılın ortalarında Selçuklu Devleti, dış etkenler, özellikle Moğol akınları yüzünden güçsüz kalmış, Selçuklu tahtı, Anadolu’da kökleşen Türk birliğini koruyamaz olmuş, saray taht kavgalarıyla bir bunalım içine düşmüştü. O günlerde, Toros Dağlarının eteklerindeki Türkmenleri bir idare altında toplayarak, Ermenek, Mut ve Silifke’yi ellerinde bulunduran Karamanlılar, Karamanoğlu Mehmet Bey’in başa geçmesiyle yeniden güçlenmişler, Larende adıyla tanınan Karaman şehrini de ele geçirerek (Karamanoğlu) adıyla özgür bir devlet kurmuşlardı. Mehmet Bey, bununla da yetinmek istemiyor, Selçuklu tahtını meşru yollardan elde ederek, Anadolu’yu tek bir idare altında toplamayı, Türk birliğini yeniden kurmayı tasarlıyordu. Bu düşüncedeyken 1277 yılında eline bir fırsat geçti. Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev, Mısır Kölemenleri ile savaşmak üzere başkent Konya’dan ayrılmış, ordusuyla birlikte Güneydoğuya hareket etmişti. Konya Sarayı bomboştu. Bir Emir, vekil olarak oturuyordu.
Karamanoğlu bu fırsatı değerlendirmekte gecikmedi. Kendisinin Sultan İzzeddin Keykavus’un oğlu olduğunu iddia eden Cimri adlı bir adam yıllardan beri Türkmenler arasında dolaşır dururdu. Onu buldurdu. Ordusunun başına geçerek 15 Mayıs 1277 günü Konya üzerine yürüdü. Konyalılara şu haberi iletti:
-Sultan İzzeddin’in oğlu Siyavuş birliktir. Babasının tahtına oturacak ve idareyi ele alacaktır. Zorluk gösterilmeden kapılar açılsın…
Haber ulaştığı halde Konya kapıları bu uydurma şehzadeye açılmadı. Bunun üzerine Mehmed Bey savaşla Konya’yı almış, Cimri’yi Selçuklu tahtına oturtmuştu. Aslında, Cimri bir semboldü, tüm idare Mehmed Bey’in elindeydi.
Karamanoğlu Mehmed Bey, saray törelerine yeni sultan adına para bastırıp, hutbe okuttuktan sonra, o gün ilk iş olarak şu fermanı çıkartarak, davullar dövdürttü:
(Bu günden sonra, divanda, dergahta, barigahta, mecliste, meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır…)
Ferman dalga dalga, şehirlerden kasabalara, kasabalardan köylere, köylerden göçebe çadırlarına kadar yayılıyor, aslında Türkçe’den başka dil bilmeyen, Türkçe’den başka dili anlamayan Anadolu Türkleri, o günedek, özellikle büyük şehirlerdeki okumuşların hor gördüğü, öz dillerinin bayramını yapıyorlardı. Türkçe bu fermanla, resmen Devlet dili olarak ilan edilmişti.
Her ne kadar, Karamanoğlu Mehmet Bey’in Selçuklu tahtına Cimri’yi oturtması, kendisinin bu tahta varis olması çok sürmemişse de, olay Anadolu’da yeni bir uyanışın kaynağı olmuş, Türk dilinin Anadolu’daki durumu güçlenmiş, Türklük bilinci aydınlık kafalarda taze bir ülküyle tutuşmuştur.
Karamanoğlu Mehmet Bey’in açtığı çığır, Türk dilinin özgürlük meş’alesi, kısa sürede şavklarıyla Anadolu’yu aydınlatmaya başlamış, başta Yunus Emre olmak üzere, Aşık Paşa, Gülşehri gibi tanınmış Türk ozanları şiirlerini, öz be öz kendi dilleriyle, katkısız Türkçe ile söylemiş, Türkçe yazmışlardır.
Siyasi bir olay biçiminde gelişen Karamanoğlu Mehmed Bey ayaklanması aslında Türk Kültür tarihinin önemli bir dönemi olmuş, onun çektiği bayrakla, Türk dili, bir kez daha varlığını duyurmuştur. Bugün Karaman’da onun büstünü taşıyan anıtı üzerinde iri harflerle fermanı yazılıdır:
(Bu günden sonra, divanda, dergahta, barigahta, mecliste, meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır).
Fermanın altında bir tarih: 15 Mayıs 1277.
Karaman’da her yıl, Türkçe’nin resmi dil oluşunun yıldönümleri törenlerle kutlanır. Dil Bayramı yapılır. Bu törenlerde Karamanoğlu Mehmed Bey’in tarihi kişiliği üzerinde de durularak, Onun Türk kültür tarihindeki seçkin yeri belirtilir. Yunus’tan, Karaoğlan’dan şiirler okunur.
Karamanoğlu Mehmed Bey, aydınlık Anadolu’nun unutamayacağımız bir güneşidir.
Karamanoğlu Mehmet Bey
Karamanoğlu Mehmet Bey, Kerimeddin Karaman Beyin oğludur. Babası 1261’de öldürülünce kardeşleriyle birlikte Kavle Kalesi’ne hapsedildi.
1266’da tahta çıkan Anadolu Selçuklu hükümdarı 3. Gıyaseddin Keyhüsrev Karamanlıların ayaklanmasından korkunca, elinde tutuklu bulunan Karamanoğlu Mehmet’i kardeşleriyle birlikte serbest bıraktı. Bundan sonra kısa zamanda çevresinde adam toplayan Mehmet Bey, Toroslar’daki Türkmen ve Karamanlıları da yanına aldı. Belirli bir güce ulaştıktan sonra Selçuklu ordusuyla savaştı ve onları Göksu geçidinde yendi. Bundan sonra desteğini aldığı kalabalık Türkmen aşiretlerinin içinde Saruhanoğulları, Menteşeoğulları da vardı. Kardeşlerini ordularının başında ayrı ayrı bölge ve göç yollarının denetimine yollayarak pek çok başarı kazandı. Kısa zamanda belirli bölgeleri ele geçirerek Anadolu Selçukluları ile bütün bağlarını kopardı.
1276’da Memluk Sultanı Baybars Anadolu üzerine yürüdü. Burada İlhanlılar’ı yenip Kayseri’ye girdi. Kayseri’de o günlerde Mehmet Bey’in kardeşi Ali Bey tutsak bulunuyordu. Baybars onu salıverdi. Oradaki kimi bölgeleri de Mehmet Bey’e bıraktı. Sonra da Suriye’ye çekildi. Bu sırada Mehmet Bey Anadolu’daki siyasi kargaşa ve dağınıklıktan yararlanarak Konya’ya girdi. İzzettin Keykavus’un oğlu, Selçuklu devlet geleneğine uygun olarak tahta çıkarılmıştı. Mehmet Bey’in vezirliği ve resmi dilin Türkçe olacağı duyuruldu.
Bundan sonra bir iki askeri başarıya imza atan Mehmet Bey, Afyon’u kuşattı. Sonra Büyük Selçuklu-İlhanlı ordusunun üzerine geldiği haberini alınca Mut-Ermenek yöresine çekildi. Selçuklu-İlhanlı ordusu da Konya’yı ele geçirdi. Bunlarla Mut Ovası’nda karşılaşan Mehmet Bey burada öldürüldü. Bu olaydan sonra Anadolu’da İlhanlı baskısı daha çok arttı.
Aşık Paşa
1272 yılında Kırşehir’de doğan Aşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba İlyas’ın torunudur. Baba İlyas, 13’üncü yüzyılın başlarında, birçok Türk bilginleri gibi, Orta Asya’daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu’ya göçmüş, Kırşehir ve çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu Sultanı 2.Keyhüsrev’e karşı yapılan Babai ayaklanmasına katılmıştır.
Oğul Muhlis Paşa, Osman Gazi’nin güvendiği ve saydığı adamları arasındadır. Kırşehir’e yerleşen Muhlis Paşa’nın üç oğlundan en büyüğü Alaeddin Ali’dir. Bu yüzden Alaeddin Ali, başağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmış, başağa adı zamanla “Beşe”, sonra da “Paşa” olarak söylenmiş, şiirlerinde “Aşık” mahlasını kullandığı için de, asıl adı unutularak “Aşık Paşa” adı, her tarafta ün yapmıştır.
Aşık Paşa, din ve tasavvuf bilginlerini Kırşehirli Şeyh Süleyman’dan öğrenmiş, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında babası ile birlikte Osman Gazi’nin yanında hizmet görmüş, Sultan Orhan’ın Osmanlı Beyliğinin başına geçtiği yıllarda, Kırşehir’de gelerek baba ocağına yerleşmiştir.
Aşık Paşa, Kırşehir’de, Ahilik örgütünün büyük saygıyla bağlandığı “Mürşid”i olmuş, çevresinde toplanan Oğuz boylarına, dostluk, ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara Türkçe seslenmiş, eserlerini katıksız öz Türkçe ile yazmıştır.
Aşık Paşa, çevresinde yalnız Türkçe ile konuşup bilişmemiş, eserlerini Türkçe yazmamış, aynı zamanda, o güne dek moda olan Arapça ve Farsça’ya karşı Türk dilinin güçlü bir savunucusu olmuştur. Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu Sultanları, özbeöz Türk oldukları, Türk Oğuz boylarıyla Anadolu’da ilk Türk Devletini kurdukları halde, İslamiyet’in etkisiyle Arapça’ya, İran kültürünün etkisiyle Farsça’ya resmi dil gözüyle bakmışlar, Türkçe’yi savsaklar duruma geçmişlerdir. Buna karşı ilk tepki, Anadolu Oğuz boylarından gelmiş, hatta, 1277 yılı Mayıs ayında, Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu başkenti Konya’yı basarak, Türk dilinin devlet dili olduğunu duyurmuş, ferman çıkarmıştır.
Bu fermandan sonra, Türkçe yazan ve söyleyen şairlerin sayısı artmış, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Şeyyad Hamza, Yunus Emre gibi şairlerimiz Türkçe’ye hakkını vermişler, vermeye devam etmişlerdir. Aşık Paşa da bu Türkçeci şairler arasındadır, hatta bu konuda yüreği çok daha yanık, çok titizdir. Garibname adlı eserinde devrin aydınlarından şikayet yollu şöyle demektedir:

Türk diline kimseler bakmaz idi,
Türkler’e hergiz gönül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi bu dileri,
İnce yolu, o ulu menzilleri.
Yol içinde birbirini yermeye,
Dile bakıp ma’nayı hor görmeye.
Ta ki mahrum kalmaya Türkler dahi,
Türk dilinden anlayanlar ol Hak’ı.
Bu Garibname eğer geldi dile,
Kim bu dil ehli dahi mana bile.

Aşık Paşa, Türklük bilincine varmış,Türkçe şiirlerinde Türk’ün Tanrı ve yurt sevgisini, barışçı dünya görüşünü, dostluk ve kardeşliği, tasavvufi bir anlatımla dile getirmiştir.
Aşık Paşanın en tanınmış eseri, 12 bin beyitlik Türkçe “Garibname”sidir. Mesnevi biçiminde yazılan bu eser, on bölüm içinde, dini ve tasavvufi öğütler veren bir ahlak kitabıdır. Yıllar sonra, “Mevlit” sahibi Süleyman çelebi Garibname’yi görecek ve bu eserden esinlenecektir.

Aşık Paşa’nın aruz ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri, gazelleri, ilahileri vardır.

Bir ilahisinde şöyle der:
Benden mi bana bu elem,
Aşktan mı yoksa dert-ü gam,
Bunca bela, çevr-ü sitem,
Bilsem nedendir, nedendir?

Candan olursa ger nihan,
Olmaya tende zerre can.
Buluben bu sözü iyan,
Bilsem nedendir, nedendir?

Aşık’ta bu hayret nedir?
Ma’şukta şevket nedir?
Derviş buna hikmet nedir?
Bilsem nedendir, nedendir?

Aşık Paşa, 3 Kasım 1333 tarihinde Kırşehir’de hayata gözlerini kapamış, ölümünden sonra, mezarı üzerine, işlemeli, sütbeyaz mermerlerle kaplı bir türbe yaptırılmıştır. Bugün, Kırşehir’in yüksek bir yamacında bir sanat anıtı olarak gözleri ve gönülleri doyuran Aşık Paşa Türbesi’ni ziyaret edenler, okudukları Fatiha ile birlikte, büyük şaire Türk dili adına şükran duygularını da dile getirmektedirler.
Onun, bugün en çok muhtaç olduğumuz birlik ve dirlik üzerine söylediği şu şiirdeki samimiyetine bakınız:

Cümle işin yekrehi birlikdürür,
Birliğe yetmek bütün erlükdürür.

Birliğe yetenler edi menzile,
İkilikle kimse gelmez hasile.

Kanda kim iki birliktedür
Göresin bunlar hangi dirliktedür.

Birlik ehli hoş geçirir vaktını,
Birikenler tuttu dünya tahtını.

Rumeli’nin Fethi ve Türkleşmesi
14’üncü yüzyılda özellikle kütle halinde yerleşme görülür. Timur istilası Anadolu’dan Rumeli’ye büyük bir göç dalgasına yol açtı. Edirne Osmanlı Devleti’nin payitahtı oldu. Bu göçler sonucunda Trakya, doğu Bulgaristan, Meriç Vadisi ve daha sonraları Dobruca Türkleşti. Bu bölgelerde 16’ıncı yüzyılda nüfus çoğunlukla Türklerde idi. Gelenlerin çoğunun amacı Rumeli’yi yurt edinmekti.
Türklerin güneyden gelip Kuzeydoğu Bulgaristan’da yerleşmesi Anadolu Selçuklu Sultanı 2’inci İzzeddin Keykavus’un Bizans’a kaçıp sığınması olayı ile ilgilidir. Sultana bağlılığı devam eden çok sayıda Türkmen Anadolu’dan gelip Sarı Saltuk Dede ile birlikte Dobruca’ya yerleşti ve burayı yurt edindi. Aşiret reisleri ve aşiret üyelerinin Hacı Bektaş’a ve Sarı Saltuk’a yakınlık duyması nedeniyle yeni gelenlerle yerleşik nüfus kolaylıkla bütünleşti.
Rumeli’ye Yerleşen Yörükler
Osmanlı Devleti, 14. yüzyılın ikinci yarısından itibaren en önemli faaliyet alanı olarak Balkanlar’ı seçti. Osmanlı kuvvetleri ilk kez 1321 yılında Mudanya’yı aldı. Sonra, Marmara Denizi kıyılarına ulaşarak Rumeli ile karşı karşıya geldi.
1341 yılında Bizans İmparatoru 3. Andronikos öldü. Yerine geçecek olan oğlu 5. Ionnes Paleologos çok küçük yaşta idi. Kendisine vasi olarak Domestik Kantakuzenos atandı. Kantakuzenos, kısa bir süre sonra iktidarı ele geçirebilmek için faaliyete geçti. Kantakuzenos ile Ionnes arasında saltanat mücadelesi başladı. Bu mücadeleden Türkmen beylikleri özellikle Osmanlı Beyliği yararlanmasını bildi. Çeşitli beyliklere mensup Türkler, paralı asker ya da müttefik sıfatıyla Bizans’ın saltanat mücadelesinde tam anlamıyla taraf oldular.
Kantakuzenos, önce Aydınoğlu Umur Bey’e başvurdu. Umur Bey’in önerisi üzerine Orhan Bey’le temasa geçti. Orhan Bey ile olan bu dostluk ve ittifak, Kantakuzenos’un kızı Theodora ile evlenince daha da arttı. 1345 yılında Osmanlı Devleti, Kantakuzenos’un müttefiki olarak Balkanlar’da faaliyette bulundu. Bu dönemde Karesi Beyliği’nde iç karışıklıklar çıktı. Bundan yararlanan Orhan Bey, 1345 yılında Karesi Beyliğini kendisine katılmasını sağladı. Böylece Osmanlı Devleti, Edremit Körfezi ile Kapıdağı arasındaki bölgeyi kazanmış oldu. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Rumeli’ye geçişi hızlandırdı. Osmanlı toprakları ile Rumeli toprakları karşı karşıya geldi.
Süleyman Paşa, Rumel’iye geçişin gerek hazırlık evresinde gerekse sefer sırasında Arslan Bey’in hizmetinde bulunan Ece Bey, Evrenos Bey ve Hacı İlbeyi gibi beylerden destek gördü.
Osmanlı Devleti’nin Balkan devletleriyle ilişkileri, 1340’lı yıllara dayanır. Bu tarihte Sırp Kralı Stephan Duşan, Bizans İmparatoru’na rakip çıktı ve Makedonya’yı ele geçirdi. Sonra İstanbul’u almak için Orhan Beyle anlaşmak için girişimde bulundu. Orhan Bey, çıkarlarına ters düştüğü için bu öneriyi dikkate almamıştı. Bizans’taki taht mücadeleleri sırasında Stephan Duşan, çıkarlarına uygun olarak Bizans İmparatoru 5. Paleologos’u, Osmanlılar ise belirtildiği üzere, tahtı elde etmek isteyen Kantakuzenos’u desteklemişlerdi. Böylece 1352 yılında Rumeli’ye adım atan Osmanlılar Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan yararlanmakla kısa sürede bölgedeki faaliyetlerini genişlettiler.
Gelibolu Yarımadası’ndaki Çimbi Kalesi’ni aldı. Osmanlıların Rumeli’ye yerleşmeleri bu tarihte başladı. 1354 yılında Gelibolu ve 1361 yılında Edirne alındı. Tekirdağ’a dek Marmara kıyılarını ele geçirdi. 1367 yılında Kara Ali Beyoğlu Timurtaş Paşa, Tunca üzerinde Yanbolu’yu, Lala Şahin Paşa de Samakov’u Osmanlı topraklarına kattı. Sultan Murad ise 1368 yılında Hayrabolu’yu 1369 yılında da Kırkkilise (Kırklareli), Pınarhisar ve Vize’yi Bizanslılardan geri aldı. Artık İstanbul dışında Bizanslıların elinde Trakya’da bir toprak kalmadı. Kısaca Trakya fütuhatı bitmişti. 1371 yılında Sultan Murad Çatalca’yı fethetti. Kuzey Makedonya ile Kosova’nın önemli yerleri fethedildi. 1375 yılında Hamitoğlu İlyas Bey öldü, yerine Kemaleddin Hüseyin Bey geçti. 1382 yılında Gazi Timurtaş Paşa, Makedonya’nın anahtarı olan Manastır’ı fethetti. 1384 yılında yaşlı vezir Şahin Paşa, son seferini Bosna’ya yaptı. Sofya’dan sonra 1385 yılında Ohri fethedildi.
1’inci Sultan Murad Hüdavendigar’ın son yıllarına doğru Balkanlar’ın birçok bölgesi Türkleşti.
1388 yılında da Sultan Murad’la Ali Paşa, Bulgaristan’ın fethini hemen hemen tamamladı. Ali Paşa, Silistre, Tutrakan, Ziştovi, Niğbolu gibi Tuna’nın güneyindeki önemli kaleleri aldı. Sonra da Deli Orman ve Dobruca, Osmanlı egemenliği altına girdi.
Osmanlı Devleti daha sonraları Orta Avrupa’ya yöneldi. 1521 yılında Belgrad’ı aldı. 1526 yılında Mohaç’ta Macar ordusu bozguna uğradı. 1529 yılında ise başarısız Viyana kuşatması yüzünden Devletin batıya doğru genişlemesi durdu. Balkanların güneyi doğrudan imparatorluğa bağlandı. Erdel, Eflak, ve Boğdan özerk eyaletler biçiminde yönetildi.
Osmanlı Devleti Avrupa’da 1683 yılına değin hemen hiç toprak kaybetmedi. Balkanların büyük bir bölümünü 1878 yılına değin ellerinde tuttu. 500 yıl kadar süren bu yönetim Balkanlar’ın bugünkü yapısının biçimlenmesinde etkili oldu.
İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra, Avrupa devletleri Osmanlı topraklarını ele geçirme çabalarını yoğunlaştırdı. Aralarında anlaşan Rusya, Avusturya, Polonya ve Venedik, Osmanlı ordusunu yendi. 1699 yılında Karlofça Anlaşması imzalandı. 17.yüzyıl sonunda Rusya, Osmanlılara karşı saldırdı. 2’inci Yekaterina döneminde Karadeniz’in kuzeyinde Dinyester Irmağı’na kadar olan toprakları ele geçirdi.
1800-1830 yılları arasında ilk kez Balkanlarda ayaklanma oldu. Bu yüzden ulusal kurtuluş süreci başladı. 1881 yılında Yunanistan Teselya’yı aldı. Bulgaristan’ın, 1885 yılında Doğu Rumeli’yi işgal etmesi, Sırbistan ile savaşa yol açtı.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Balkanlar 20.yüzyıl başlarında giderek uluslararası çatışma alanı haline geldi. 6. böl. sonu

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz