KAYSERİSPOR VAN’DA RAHAT TURLADI:0-1

KAYSERİSPOR VAN’DA RAHAT TURLADI:0-1

KAYSERİ HEYETİNDEN MUSTAFA YALÇIN’A ZİYARET

KAYSERİ HEYETİNDEN MUSTAFA YALÇIN’A ZİYARET

56 KİŞİNİN ÖLDÜĞÜ, 3 POLİSİN ŞEHİT OLDUĞU GAZİANTEP DEAŞ SALDIRISI DAVASI ERTELENDİ

56 KİŞİNİN ÖLDÜĞÜ, 3 POLİSİN ŞEHİT OLDUĞU GAZİANTEP DEAŞ SALDIRISI DAVASI ERTELENDİ

KOCASİNAN AKADEMİ’DE KURS KAYITLAR BAŞLADI

KOCASİNAN AKADEMİ’DE KURS KAYITLAR BAŞLADI

KANKA BÜYÜKŞEHİR’DE

KANKA BÜYÜKŞEHİR’DE

BURHAN IN ÇAY OCAĞI-2
  • MUSTAFAACAR
    • MUSTAFA ACAR
    • MUSTAFAAC@kayserihakimiyet2000.com
    • 4 Eylül 2017 - 13:27:19

HİKAYE… BURHAN IN ÇAY OCAĞI-2
Bir gün sonra , Ramazan ayı başlıyordu. Elli yıla yakın bir süre tuttuğu, orucu geçmiş son beş yıldır olduğu gibi yine tutamayacaktı. Şeker isimli bu illet; kısa aralıklarla bir şeyler atıştırmadığı takdirde; bedenini bir hayli mecalsiz bırakıyor, sanki hamama girmiş gibi terletiyor velhasıl oruç tutmasını engelliyordu.
Orta öğreniminin İmam-Hatipte geçmiş olması ve uzun yılları alan “Teoloji” sahasındaki okuma ve araştırmaları sonucu; oruç ismi verilen nüsuk un gaye ve manasını kavramış birisi olarak kafası rahattı.
Ancak işin bir de zahir ciheti vardı ki; o da vatandaşa dert anlatmak.
Kendisi ne kadar özen gösterse de yerken , içerken gizlemeye, yine de olmadık bir yerde ,patavatsız ın biri hasıl olup, dillendirmese bile, gözleri ve kaşları ile , ima ederek “Koskoca adam! Oruçtan v.s. haberi yok” tenkidini yerleştiriyordu suratına. “-Allah kerim “ dedi kendi kendine ve ekledi “ –Bu yıl da, bir şekilde katlanırız, her şeyi kabukta gören, şekil meraklısı “zahid” müsveddelerine.”
Karmaşık düşüncelerle bindi tranvaya. Niyeti elindeki “Laptop” u tamirciye bırakıp, ikindi sonrası açılışı yapılacak olan, BURHAN IN ÇAY OCAĞI na uğrayarak, “-Hayırlı olsun” dileğini iletmekti. Aynı anda kafasında, yazmak için birkaç gündür kurguladığı hikaye nin kahramanları ,intizamsız bir şekilde cirit atıyordu. Talas cihetinden gelmekte olan tranvay oldukça kalabalıktı. Üniversiteli gençler çoğunlukta idi. Ellerinde kapitalizm in 2 numaralı oyuncağı, oyalama kağıdı ve sömürü aleti diyebileceğimiz , akıllı cep telefonları ile meşgul, çevreye duyarsız ve dünyadan habersiz idiler. Bir an aklından ,yarım asrı geçen,okuma ,araştırma ,şiir, hikaye ,anı v.s. ile ilgili gayretleri ,geçiverdi yıldırım hızı ile. “- Ben şu gençler için mi, onca yıl böldüm uykularımı, istifledim kaygılarımı, bunlar için mi misyon edindim yazma, düşünme, yol gösterme ve uyarma eylemini? Vallahi bunlar hiçbir gayreti hak etmiyorlar” diye düşündü.
Oysa Sait Faik’in bir hikayesinin sonunda söylediği gibi; “-Yazmasa deli olacaktı”. “-Dürüst ol oğlum!” dedi, kendi kendine, öncelikle kendisi için, rahatlamak ve görevini yapmış olmanın vereceği hazzı tatmak adına yazdığını, kimse bilmese dahi, Allah biliyordu.

Cumhuriyet meydanı Talas ilçesinden gelen tranvay ın son durağı idi. İnişin ardından batıya doğru, yaklaşık ikiyüz adım atarak, eskiden ismi “KENT OTELİ” olup, şimdilerde ise; otel piyasasında “yıldızlama” işinin hakim olması ile paralel olarak, esnaf otellerine rağbetin azalması neticesinde, iş hanına dönüştürülen binanın önünde durdu. Hayaller yumağı doluşmuştu beynine. Hatıralar tek, tek yaşanıyordu sanki. 1970 li yılların en lüks 2. Oteli sayılan bu bina; önünde film çekmeye bu Anadolu şehrine gelmiş kadınlı erkekli Yeşilçam oyuncularını görebilmek, şayet fırsat yakalanırsa; şöyle bir dokunabilmek için , bıkıp usanmadan saatlerce bekleşilen mekan. Bu insanlarla konuşmak mı dediniz? O cesaret ne gezer,bu şehrin ,özgüven fukarası, ezik delikanlısında.
Sinemacı, oyuncu dedin mi; ulaşılmaz müstesna insanlar. Saatlerce beklersin, otel önünde, bıkıp usanmadan, kış veya yaz , her neyse mevsim şartlarına aldırış etmeden, aç mısın, susuz musun aldırmadan, efsunlanmış gibi. Maksat nedir derseniz; beyazperdede hayran kalınan , günlük hayatta, jest ve mimikleri taklit edilen insanları oldukça yakından görüp; mahalledeki arkadaşlar arasındaki sinemaya dair tartışmalarda, ortaya atılıp, kendinden emin bir şekilde “ Ben filanı gördüm o kadar da uzun boylu değildi” veya “falanca aktrist filmlerdeki kadar güzel değil” gibi cümleleri sarfetme fırsatını yakalamak.
“-Hele siz biraz ara verin” diyerek hatıralarına, girdiği iş hanına gecelerini birlikte geçirdiği laptop unu bırakarak çıktı. Dönüşünün yine meydan üzerinden olması, daha kestirme olacaktı. Meydanın güneyinde bulunan, tarihi kale duvarlarının tamir edildiğini görünce “- Yahu! Şu taşlara gösterdiğiniz özen ve alakanın yarısını, insanları anlamaya gösterseniz; memleket güllük, gülistanlık olur.” diye geçirdi içinden. Zihnindeki muhatabı tabii ki; genelde döviz endeksli düşünen mahalli idarecilerdi.
Kale duvarını takiben geldiği caddeyi geçerek, Hunat camiinin doğu cihetinde burhan’ın çay ocağını aramaya başladı.,
Bu çay ocağının, benzerlerinden farkı; işleten arkadaşın saz ve ses sanatçısı olması ve oraya gelip ,gidecek olanların , musıki şinas, edip ve şair olmaları beklentisi idi. Bir süre , kulak kabartarak dolaşmanın ardından, saz sesinin geldiği tarafa yöneldi. Yanılmamıştı. Gecikmiş olmasına rağmen hoş karşılandı. Oturup bir çay içti. Bu arada saz erbabından, bir kaçının seslendirdiklerine kulak verip, bazı bölümlere mırıltı halinde eşlik ederek, gönül kasvetini dağıtmaya çalışıyordu. Her ne hikmet se; ezici çoğunluğu ülke çapında bir şöhret ve alakaya kavuşamamış,bu duygusal insanların sazında ve sesinde ,alışıla gelmiş sitem ve yakınmanın dışında, mahalli bir tad ve huzur buluyor, mevcut gerginliği asgariye iniyordu.
Havanın kararması ardından ayrıldığı “Türkü evi” ile tranvay durağı arası yaklaşık iki yüz adımlık bir mesafe idi. Yürürken, bir yandan da ,yazmayı tasarladığı hikayenin kahramanları ile hayalinde tartışıp duruyordu. Bir türlü yerleştıremiyordu tipleri. Tabii karakterlerin belirgin özellikleri olmalı idi. Tavır duruş, düşünce ve olaylara karşı tepkilerini yansıtmadığın zaman; hikaye, hikaye olmaktan çıkar, herhangi bir karalama metni olurdu.
Aslında yazmaya bir başlayabilse , en azından yirmi, otuz sahifeye ulaşabilse devam edip romanlaştırmayı düşlüyordu. Gerçi yeni değildi bu düşü; en azından okur yazar insanlar arasında, sohbetlerde , hikaye faslı açıldığında; “Canım o da ne ki? Herkes yazar hikayeyi, asıl müşkülat romanda” bakışını fark edeli beri, her yazdığı hikayeyi, romanlaştırma hevesine kapılır, ancak romanın ayrı bir disiplin olduğunu, müthiş kararlılık ve sabır istediğini bildiğinden, kimseye fark ettirmese bile suçu kendi tenbelliğine atar, içinden fısıltı halinde “ Her hikaye , aslında damıtılmış bir roman değil midir” diyerek durumu kurtarırdı kendince.
Kapıyı açan hanımı, düşünceli haline bakarak;
-Biriyle mi tertıştın yine? Diye sorduğunda;
-Evet. Dedi.
-Kiminle?
-Kendimle be kadın, kiminle olacak.
Ezberinden yıllar önce yazmış olduğu, bir dörtlüğü okumaya başladı.
İçimde fırtına, dışımda sükun,
Cinnet midir, Ya rab bu hal de nedir?
Dertler sıra, sıra çileler sütun,
Aşamadım gitti, bunca senedir..
Peşinden kendisini şöyle bir yokladı, kahramanlar yerli yerinde idiler. Artik yemeğin ardından, çayı ve sigarası eşliğinde, yeni hikayesini kağıda aktarabilirdi. 25.07.2017.Mustafa ACAR.

 

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz