Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

SON DAKİKA


googleplay
Kayseri Hakimiyet Gazetesi / www.kayserihakimiyet2000.com
ABDULLAH AYATA

CUMALİ-1

Bu haber 16 Şubat 2019 - 14:58 'de eklendi ve 14 kez görüntülendi.
CUMALİ-1

Kent merkezlerinden uzaklara doğru gidildikçe oradaki yerleşim birimleri olan kasabalarda, köylerde insanlar arasındaki diyalog farklılaşır. Bireysel hayat yerini kitlesel hayata bırakır. Böyle ırak mesafelerdeki küçük yaşam alanlarında insanlar arasında yardımlaşma, maddi manevi değerlerin paylaşımı, hoşgörü, espri değerlerinin yaşama uygulanmasında katılımlara gönüllülük esas olup, tatbik edilişi sıralarında pek de itiraz eden çıkmaz.

Bu yüzden daha lezzetlidir çalakaşık yenilen yemekler, sular daha bir kana kana içilir ve daha serinleticidir. Geceler daha dinlendirici, gündüzler huzurludur. Bayramların eşsiz mistik havası daha derinden etkiler insanları. Düğünlere formalite gereği katılım olmaz. Her gelenek, her âdet, her oyun yaşanılır eğlencenin doruklarında. Sohbetler koyudur, samimidir, içten ve candandır. Bazen kulaktan kulağa duyulan bir kahramanlık öyküsü, bazen saf yorumlarla çözüm aranılan memleket meselesidir. Sevinçler, üzüntüler yalındır, nettir. Karaman koyunun ikiz kuzulaması sevinç, yağmurun zamanında yağmaması üzüntüdür. Aşklar doyasıya, sevgiler ölesiyedir. Çıkara, hinliğe yer yoktur buradaki kar beyazı gönüllerde…

Düzen saati doğruluk eksenli zamanda çalışır buralarda. Hileye, desiseye fırsat açısı oldukça daraltılmıştır. Köy toplumu insanı birbirinin huyunu, karakterini, geçmişini, aile yapısını iyi tanıdığından, tilkinin aslan makamına oturması mümkün değildir bu muhitlerde. İmkânların kısıtlı, işlerin zor oluşu yardımlaşma mekanizmasını harekete geçirmiştir. Aynı işten geçinip, aynı sorunlarla uğraşmak zorunda olan bu insanlar yardımlaşma ve dayanışmaları sayesinde zoru kolaya, karamsarlığı umuda, asık çehreleri tebessüme çevirirler. Bu sebepten köy sakinleri arasında derin çizgilerle belirlenmiş farklılıklar, dengesizlikler yoktur. “Her köyün bir delisi bir de velisi bulunur,” demiş büyüklerimiz. Doğru söylemişler, her köy bünyesinde bir veya birkaç düşkünü, garibanı barındırır. Bu şahısların gereksinimleri diğer komşularının dayanışmaları sayesinde giderilir. Toplumla birlikte onlar da yuvarlanıp giderler dünya hayatı denilen meşakkatli geçim döngüsünün içerisinde… Hor görülüp dışlanmazlar. İhtiyaç duydukları hiçbir şeye gıpta ettirilmezler böyle güçsüz insan tipleri. Güçsüzlükleri, bedensel veya zekâ özürlerinden kaynaklanmış olan bu mazlumların bazılarının da düşkünlük sebebi fukaralıktır, yokluktur. Eğer küçük yerleşim yerlerinde bu haldeki insanların ihtiyaçları karşılanmayıp, kendi hallerine bırakılarak kaderlerine terk ediliyorlarsa, orada yaşayan öteki şahıslar insani meziyetlerini kaybetmiş sayılır, köy de köy olmaktan çıkmış olur.

Böyle yerlerin görmüş geçirmiş akıldane yaşlıları, kendi toplumlarına özgü yapılması geleneksel hale getirilmiş basit, yorucu olmayan işleri, içlerinde, eksikliği, aksaklığı olan garibanlara yaptırma gereğinde hemfikirdirler. Düşünceleri doğrudur, takdire şayandır. Böylece düşkün olan kimse kendisine yapılan yardımı bir emeğinin karşılığı olarak almış olur. Boyun büküklüğünden, eziklikten kurtulur. İşe yaradığının, aranıp sorulan şahıs olduğunun farkına vararak kişiliğini geliştirir. Köy için alınması gereken ortak bir kararda fikrinin sorulup, görüşünün alınması ise önemli şahsiyet kimliği almasına, diğer elemanlardan farkı olmadığı hissini yaşamasına sebep olur.

En yakın il merkezine seksen kilometre uzaklıkta bulunan Melik köyü de böyle bir yerleşim birimiydi. İnsanları hoşgörülü, yardımsever, şakacıydı. Birçoğu gurbet görmüş mütevazı şahıslardı. Burada Mükremin isimli mecnunane bir kişiyle, Cumali adında başka bir şahıs daha yaşardı. Mükremin’e köy halkı kısaca Mükke diye hitap ederdi. Kimseye zararı olmayan, yazı, kışı vücudunun üst kısmına hiç giysi giymeden geçiren Mükke, devamlı güler yüzlüydü. Masum bakışlarıyla halktan uzak, ıssız yerlerde dolaşırdı. Konuşmalarından, tavırlarından ibret alınmaya çalışılır, ermiş olduğu da düşünülürdü. Bu yüzden genç kızlar, delikanlılar evlilikleri, gelecekleri hakkında kendisine gizli gizli sorular sorarlar, ondan aldıkları cevaplara göre hayatlarını yönlendirmeye çalışırlardı.

Cumali’ye gelince o da köyün ikinci sembolüydü. Eğri, kırık dökük, belli belirsiz bir kader çizgisi üzerinde yürüme zorunluluğuna mahkûm edilerek gözlerini açmıştı dünyaya. Anası Selvi, babası Şaban’ın ikinci karısıydı. İlk eşini bilinmez bir hastalıktan kaybeden Şaban, fakir bir taş kırıcısı da olsa, Kara Mahmut’un kızı Selvi’yi almakta fazla zorlanmamıştı. O vakitler yaşı otuzu geçmiş olan Selvi kız, evde kalmış sayılırdı. Ne gençlerin yüreğini hoplatacak güzelliği, ne de kusurlarını kapatabilecek baba zenginliği vardı. On sekiz, on dokuz yaşlarında birkaç talibi olmuştu ama, o zamanki aklıyla hiçbirine dönüp bakmamıştı. Hep iskarpinli, lacivert pantolonlu, ceketli, şapkasız, saçlarını yan tarafa tarayıp yağlayan birini beklemişti ama ne yazık ki böyle bir köy sosyetesi de onunla evlenmeyi istememişti.

Selvi, Taşçı Şaban’ın babasına dünür göndermesine önceleri oldukça öfkelenip, “Kala kala kaya püsüğü1” yapılı dul Şaban’a mı kaldım? Kendimi Ali Kâhyaların evinin damından aşağı atıp ölürüm daha iyi” şeklinde isyan etmiş, ancak

Fadime Kadın’ın araya girip ikna edici sözler söyleyerek misaller vermesi, hele hele anlatmış olduğu şu kısa hikâye üzerine evliliğe razı olmuştu. Anlatılan hikâye şöyleydi:

Köyün birinde güzel, genç bir kız varmış. O köyün delikanlıları bu güzel kızla evlenebilmek için kıyasıya birbirleriyle yarışıyor, yakınlarını kız babasına dünür göndererek kızı için her fedakârlığa katlanacaklarını, bir dediğini iki etmeyip, onun için didinip çabalayacaklarını da açıkça belirtiyorlarmış. Lakin bizim kızın burnu havada. Kibirli, gururlu. Kendisiyle evlenmek isteyenlerin hiçbirini beğenmemiş, hepsinin teklifini reddetmiş. Hep uzaklardan gelecek padişah oğlu gibi birini beklemiş, beklemiş… Zaman geçtikçe yaşlanıp güzelliğini kaybetmeye başlamış. İsteyenleri azalmış. Sonunda evlilik maksadıyla hiç kimse kapısını çalmaz olmuş. Beklediği şehzade de gelmemiş. Ondan da tamamen umudunu kesmiş. Bu kez kocamış kız kendi kendine dua etmeye başlamış. “Yarabbim bana bir kısmet gönder de kim olursa olsun, nasıl olursa olsun…” Duaları sonunda kabul edilmiş olmalı ki, yaşlı bir adam kızla evlenmeye talip olmuş. O da bu son fırsatı da kaçırmamak için teklifi hemen kabul etmiş. Adam ihtiyar denilecek kadar yaşlı, kız da iyice zamanı geçmiş olduğundan, hiç kimse nişanlarını, düğünlerini Önemsememiş. Hatta düğününde her zaman ata bindirilerek koca evine törenle götürülen gelinler gibi ata bile bindirilmeye gerek duyulmayıp, gelin at yerine eşeğe bindirilmiş. Böylece yeni evine doğru yola çıkarılmış. Yolda eşek üzerinde gitmekte olan gelini görenler şaşırmışlar. Andaval andaval3 izlemeye başlamışlar bu garip olayı. Durumu hayretle gözetleyen bir çocuk da, karşı tarafta oyun oynamakta olan arkadaşlarına bağırmış.

“Anaaa!… Bakın, bakın!… Gelin eşeğin üstünde gidiyor!…” Bizim yeni gelin çocuğun sözünü duymuş. Hiç istifini bozmadan yine de içinden dua ediyormuş. “Buna da şükür… buna da şükür…” diye. Bu hikâye Selvi’nin Şaban’la evlenmeye razı olmasına sebep olmuştu.(Devam Edecek)

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA