BAŞKAN EKİCİ, “KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ HIZ KESMEDEN İLERLİYOR”

BAŞKAN EKİCİ, “KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ HIZ KESMEDEN İLERLİYOR”

DEVELİ KAYMAKAMI DURU ÇAY OCAĞINDA VATANDAŞLARLA BULUŞTU

DEVELİ KAYMAKAMI DURU ÇAY OCAĞINDA VATANDAŞLARLA BULUŞTU

KAYSERİSPOR’DA MEDİPOL BAŞAKŞEHİR MESAİSİ DEVAM EDİYOR

KAYSERİSPOR’DA MEDİPOL BAŞAKŞEHİR MESAİSİ DEVAM EDİYOR

708278.İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ SAĞLIK BAKANLIĞI.24.11.2017

708278.İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ SAĞLIK BAKANLIĞI.24.11.2017

MELİKGAZİ İMAM HATİP ORTAOKULU’NDAN MÜFTÜLÜĞE ZİYARET

MELİKGAZİ İMAM HATİP ORTAOKULU’NDAN MÜFTÜLÜĞE ZİYARET

EFSANE ADAM-BOZAHMEDİN OSMAN-4
  • YÜKSELKALKAN
    • YÜKSEL KALKAN
    • YuKSELKALKAN@kayserihakimiyet2000.com
    • 3 Şubat 2016 - 17:51:41

SON EŞKİYA BUGÜNLERE NASIL GELDİ?
Boz Ahmedin Osman, Karaimam Mahallesi’nde oturan, mahalle halkı tarafından sevilen, saygı duyulan, yiğit yürekli bir insan. Gençlik yıllarında, kaçak mal getirmek için Antep tarafına çok gitmiş, bölgeyi iyi biliyor. Yine bir gün, kaçak mal getirmek için Antep tarafına sürdü kıratını. At üstünde yolculuktan yorulunca dinlenmek için kaçakçıların uğrak yeri olan yol üzerindeki bir kahvenin bahçesinde mola verdi. O sırada oraya Pınarbaşılı kaçakçı Gidik Ahmet ve adamları da geldi. Osman’ın oturduğu yan masaya oturdular. Gelenlerin giysilerinden, yanlarında getirdikleri katırlardan kaçakçı oldukları belli oluyordu.
Gidik Ahmet yan masada oturan Osman’a baktı: “Güneylilerden değil, bu bizim oranın adamı.” diye düşündü. Tahmininin de yanılmamıştı. Masasına gidip tanıştı… Gıyabında tanıdığı adamın Osman olduğunu görünce Gidik Ahmet daha da sevindi. ‘Hemşerim’ diyerek sahip çıktı. Böylece aynı masa etrafında birleştiler. Çaylar içildi, sohbetler edildi. Gidik Ahmet güç birliği yapmak için: “Osman, değerli hemşerim, bu sıralar savaştan dolayı Antep’te kaçak mallar çok pahalı. Bu kez arkadaşlarla Hatay, Kilis, Nizip, derken 60 km. uzaklıkta da olsa Halep’e gideyim, diyorum… Halep öz be öz Türk şehri. Her ne kadar Fransızlar tarafından işgal edilmiş olsa da sıkı bir denetim yok… Orada mallar daha ucuz, kaç kez bizzat ben gittim, sınır falan hak getire. Arapça bilirim, orada tanıdıklarım da var. Rahat hareket ederiz. Sen de bizimle gel, payımız eşit olur…”
1917 yılında Bağdat İngilizlerin eline düşmüş, 1920 yılında Suriye’yi Fransızlar işgal etmişti.1925 Yılında, Suriye bölgesi olan Cebel Oruz’da Suriyelilerin isyanları duyulacaktı. Suriye, 1946 yılına kadar Fransızların işgali altında kalacaktı. Ülke sınırı çok uzundu, sınıra yakın yerleşim yerleriyle Suriye Hükümeti fazla ilgilenemiyordu. Kaçakçılık Suriyelilerin sanatı olmuş, sınır boyu şehirlerde casuslar, kaçakçılar cirit atıyordu. Dolayısıyla bölgeyi kontrol etmek imkânsızdı.
Osman, İlk defa sınırı geçip arkadaşlarıyla böyle bir bölgeye, Halep şehrine gidecekti. Çekinmeden: “Tamam, gidelim” dedi. Gidik Ahmet ve Osman, dört arkadaşıyla birlikte yola çıkıp atlarla, katırlarla, günlerce süren yolculuktan sonra Türkiye sınırından Suriye’ye geçtiler… Halep’e vardılar. Halep Kilis’e benziyordu, Türkçe konuşanlar çoğunlukta olup Osmanlı şehri görünümü vardı. Ortalığın karışık olduğunu gören Gidik Ahmet ve arkadaşları vakit geçirmeden Arap kaftanı giydiler. Surların içindeki kapalı çarşıya uğrayıp Arap ve Türk tanıdıklarından kaçak malları satın aldılar. Aldıkları kaçak malları atların ve katırların üstüne sıkıca sarıp sarmaladılar.
Gidik Ahmet: “Bu şehrin içinde fazla durulmaz, şehir çıkışında handa görevli Türk arkadaşım var, oraya geçelim. Akşam havanın kararmasına az vakit kaldı. Hanın yanındaki Türk kahvesinde biraz vakit geçirir, hava kararınca da emanet yüklü hayvanları alıp sabah ezanı vakti Suriye sınırını aşarız.”
Bu düşünce plânını arkadaşlarına da anlatıp hana gittiler. Şehirde insanlar, Türkçe bildikleri halde işgal gücü Fransızlar’dan çekiniyorlar ve Arapça konuşuyorlardı. Arapça bilen Gidik Ahmet kısa zamanda tanıdığı Türk arkadaşını handa arayıp buldu. Konuyu anlatıp kaçak eşya dolu atları, katırları hanın geniş avlusunun sundurmasına çektiler. Handaki Türk arkadaşının, bu görevinin haricinde, bir diğer işi de Türkiye’den gelen kaçakçılarla iş yapıp para kazanmaktı.
Arkadaşına para veren Gidik Ahmet: “Biz yemek yiyip Türk kahvesinde hava kararmasını bekleyeceğiz, at ve katırlarımızın üzeri yüklü. Hava kararıp ortalık sakinleşinceye kadar sana emanet ediyoruz. Hava kararır kararmaz sana gelir, emanetlerimizi alıp yola çıkarız. Hayvanların yemini, suyunu ver.” dedi.
Yemeklerini yedikten sonra, kahvenin yolunu tutan Osman ve arkadaşları, birlikte bir masaya oturdular. Kahve müşterilerinin hemen hepsi de silâhlı, eğri kamaları kuşanmış, saçlı-sakallı, başları takkeli, bakışlarından insanların çekindiği, ne olduğu beli olmayan insanlardı. Kimisi Süryânî, kimisi Nusayrî Arap. Bazıları ise yamyam görünüşlü haramî idi. Bölgede Fransızlar’a yardımcı olan, altın ve para düşkünü bedevîler ve kaçakçılık yapan insanlar göze çarpıyordu. Yıkanmamış yüzlü bu insanlar, gözleri fıldır fıldır dönen, yollarda kervanları çevirip çaresiz yolcuları soyan, kesen canî ruhlu varlıklardı…
Uzunlamasına çok geniş bir salon. İçinde bu korkunç suratlı, eşkıya gözlü insanlar ve önlerinde demli çaylar, sigaralar, nargileler… Taş döşeli zemin pislik içinde âdetâ bir mezbele. Karasineklerin uçuştuğu tahta masada, eğri kamalı haramîler üçtaş oyunu oynuyorlar.Arapça sözlerle şakalaşıyor, ağızları bir karış açık, küflü dişlerini göstere göstere, pis pis gülüyorlardı. Arap bedevîlerin bazıları, Türk kahvehanesinin giriş kapısından değil de, arka taraftaki han kapısından girip çıkıyorlardı.

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz