Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

SON DAKİKA


googleplay
Kayseri Hakimiyet Gazetesi / www.kayserihakimiyet2000.com
ABDULLAH AYATA

HASAN AVRUPALI OLDU

Bu haber 10 Şubat 2019 - 15:26 'de eklendi ve 14 kez görüntülendi.
HASAN AVRUPALI OLDU

Emekli Banka Müdürü Salih Bey’in evinde uzun zamandır süren hazırlıklar nihayet tam zamanında bitirilebilmişti. Hane halkının kulakları her an çalabilecek telefon sesine adeta odaklanmıştı. Altı yıldır İngiltere’de bulunan oğulları Hasan ile gelinleri Brigitte’in ülkeye yıllık izinlerini geçirmek için gelecek olmalarından kaynaklanıyordu bunca hazırlık, bunca telaş, heyecan…

Hasan altı yıl önce ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’ nü bitirdikten sonra, uluslararası büyük bir elektronik şirketinin eleman almak için açtığı sınavı kazanıp, şirket bünyesinde çalışmak aynı zamanda master yapmak amacıyla gitmişti İngiltere’ye. Bu durum gerek onun, gerekse ailesi açısından bulunmaz nimetti. Öyle ya Anadolu’nun ortasındaki Kayseri’den kaç genç böyle bir fırsatı yakalayabilir, istikbalini garantiye alabilirdi?

Bu duruma aile çok sevinmiş, çocuklarını ümitle yolcu etmişlerdi gurbet ellere. Artık onlara, herhangi bir yerde Hasan’ın lafı geçtiğinde, “İngiltere’de yüksek lisans yapıyor,” cümlesini onurla, gururla söylemek kalıyordu. Özellikle babaanne Rukiye Hanım her eş dost toplantısında, “Benim torunum çok büyük adam olacak çook… Allah nazarlardan saklasın. Memleketi yönetecek, fabrikalar kurup yanında birçok insan çalıştırıp aş, ekmek vererek hayır dualarını alacak…” benzeri sözleri sarf etmeyi alışkanlık haline getirmişti.

Hasan, gidişinden sonra iki yıl dönmedi memlekete. Zaman geçirmeden bir an Önce yüksek lisans eğitimini tamamlamak

istiyordu. Bu süre zarfında sık aralıklarla telefonla ailesini arayıp karşılıklı hasret gidermeye çalıştılar. Eğitimini tamamlayıp döndüğünde part time çalıştığı firmada kadrolu olarak tam gün çalışma garantisi de elde etmişti. O sene yakınları ile geçirdiği kısa tatilden sonra tekrar İngiltere’ye dönerek çalışma hayaline atıldı. Bir yıl sonra da İngiliz bir kızla evlendiğini ailesine bildirip, eşiyle birlikte çektirdikleri fotoğrafları gönderdi. Bu durum ev halkını üzmüştü. Halbuki tek erkek evlatlarının izdivacı hakkında neler düşünüyorlardı neler… Öncelikle tanıdık çevreden görmüş geçirmiş bir ailenin kültürlü, inançlı, ihlaslı, sevimli güzel bir kızı bulunacak, usullere göre gidilip istenecek, nişan düğün için hiçbir masraftan kaçınılmayacak dillere destan bir düğün yapılacak… Çoktan seçilip aday listesine girmiş olan gelin adayları Hasan’ın beğenisine sunulmaya hazırdı bile. Ama olan olmuştu bir kere…

Önceleri oğullarının evlenmesini kabullenmek istemediler. Zaman geçtikçe onun tercihine müdahale etme şansları olmadığı gerçeğini kabullenmek zorunda kaldılar. Bu yüzden yeni gelinlerini bir an önce görüp tanıma merakı ağır basmaya başladı. Nihayet evliliklerinin dördüncü ayında üç günlük kısa sürpriz bir ziyaretle eşiyle birlikte memleketine gelen Hasan eşini ailesiyle tanıştırdı. “İşlerinin yoğunluğu,” bahanesiyle hemen geri döndü. Brigitte isimli uzun boylu, zayıf, kaşı gözü pek belli olmayan sarışın İngiliz kızını gören aile üyeleri, bu alışık olmadıkları gelin tipini pek sevmemişler ama oğullarının yüzüne karşı hoşnutsuzluklarını da belli etmemeye özen göstermişlerdi. Brigitte ile Hasan’ın, kadın Müslüman olmadan evlenmiş olması ise işin en tehlikeli boyutuydu onlara göre. Gerçi Hasan, “Merak etmeyin olacak, şimdilik inanç sistemimizi inceliyor, umarım kısa zamanda gerçeği görüp bizim dinimize geçer,” sözlerini söylemişti ama…

Başta büyükanne Rukiye Hanım olmak üzere hiçbiri bu işi içlerine sindirememişti. Tövbe tövbe bu çocuklar göz göre göre zina işliyorlar. Tez zamanda geline inancımızı kabul ettirip Müslüman Türk ailesi inancıyla yaşamalarını sağlamalıyız. Onla daha cahil. Nereden bulmuş dini dinimize, dili dilimize, adabı adabımıza uymayan gayrimüslimi, yazık etti yazık!…” benzeri sözleri gündelik konuşur hale gelmişlerdi.

İki ay kadar önce, Hasan 15 Temmuz’da izne ayrılıp Türkiye’ye geleceklerini bildirince çok sevinmişlerdi. Zira ona özlemleri had safhaya ulaşmıştı. Hem de zor buldukları fırsatı yakalamışlardı. Aile olarak Brigitte’e gayet samimi ve iyi davranıp kendilerini sevdirdikten sonra Müslümanlığa davet etme imkânları da doğmuştu. Bu maksatla hazırlıklar da başladı. Hiç gerek olmadığı halde evin perde ve koltukları değiştirildi. Hasan’ın gençlik odası iki kişi kalacak şekilde düzenlendi. Gelinlerini, uygun bir zamanda ayrıca birkaç gün misafir etmeyi düşündükleri Hisarcık’taki atadan kalma bağ evlerinde yenilikler yapıldı. Kapıları pencereleri boyatılıp bahçedeki tuvalet elden geçirildi, içine fayans döşendi. Balkondaki saksılara yeni çiçekler dikildi. Mantılar açıldı. İkram edilebilecek diğer yemek ve tatlıların malzemeleri fazlasıyla tedarik edildi. Gidilecek yerlerin planı, tanışılacak insanların listesi hazırlandı. Salih Bey’in arabası gıcır gıcır yıkatılıp garaja kilitlendi. İçerisi düzenlendi. Parfüm, kolonya, kâğıt mendil konuldu.

Gelinleri Brigitte’i hazır hissettiklerinde din değişikliği teklifinde bulunacaklar, o da severek ve isteyerek kabul edecek umudundaydılar. Bundan sonra hemen müftü efendinin makamına gidilecek, kendi aralarında dini tören yapılacak. İslamiyet’e geçen genç kadının adı değiştirilip yeni isim verilecek, dini nikâh kıyılacak Kuran-ı Kerim hediye edilecekti. Daha sonra kadın arkadaş grupları ile birlikte Seyit Burhanettin Hazretleri’nin Türbesi ziyaret edilecek…

Erciyes’in temiz ulvi havasını teneffüs eden, insan, doğasını sevip hayran olan bir yabancının, oranın insanlarının inanç ve yaşantılarına da uyması kaçınılmaz, fikrinde birleşiyorlardı. Ayın on beşinde uçağa binecekleri belliydi ama saatini bildirmemişlerdi

“Türkiye’ye iner inmez sizi ararım,” demişti oğulları. Acaba İstanbul’a gelince mi yoksa, Kayseri Havaalanına inince mi arayacaklardı?

O gün, tam belirtilen gündü. Baba Salih, anne Fatma, kız kardeş Sevim, nine Rukiye hepsi evlerinin misafir odasında telefon başında. Hepsi merakta, heyecanlı bekleyişte. Araba garajda hazır. Kayseri’ye inerlerse vakit geçirilmeden havaalanına karşılamaya gidilecek…

Zaman bir türlü geçmek bilmiyor. Kaçamak bakışlarla odadaki duvar saatinin akrep ile yelkovanı takip ediliyor. Belediye parkında zaman geçirmek için gezmeye çıkmış dede torun misali ağır hareket eden akrep ve yelkovan sabırsızlıklarını dışa vurmaya başlamıştı. Bu sebepten tanıdıklarından gelen önemsemedikleri birkaç telefon konuşmasını kısa kesip ahizeyi bıraktıktan sonra her zamanki tavırların aksine söylenmeye de başlanmışlardı. Nihayet, saat tam 14.07’de tekrar telefon çaldı. Telefonun ahizesini kaldıran Salih Bey ötekilere, “Hasan, Hasan!” deyince, onlar da, “Oh nihayet, hele şükür!…” sözcüklerini içtenlikle söyleyip rahatladılar.

“Baba nasılsınız? Annem, babaannem, Sevim nasıllar?” diye sordu oğulları.

“İyiyiz oğlum, hepimiz sizleri merak ediyoruz.”

“Biz de iyiyiz.”

“Şimdi, şu anda neredesiniz, ona göre hareket edelim.”

“Biz daha önce anlaştığımız bir tur şirketi aracılığı ile Dalaman’a indik. Birazdan on beş günlük tatilimizi geçireceğimiz Bodrum’daki otelimize yerleşmek için hareket edeceğiz. Sağ olsun Brigitte beni kırmadı. Teklif eder etmez tatilimizin ilk bölümünü ülkemizde geçirmeyi kabul etti. Türkiye’yi çok seviyor. Size de selamları var. Kalan on beş günlük bölümünü de İtalya’da geçireceğiz. Öncelikle yurdumuza da bir miktar döviz bırakarak

sembolik de olsa ekonomisine katkıda bulunmak istiyoruz. Özellikle Brigitte’in böyle düşünmesi takdir edilecek şey, değil mi?”

“Buraya ne zaman geliyorsunuz?”

“Oraya mı?”

“Evet merakla sizi bekliyoruz…”

“Baba lütfen anlayışlı olun. Bir yıllık iş yorgunluğunun stresini, zaten tamamı dört hafta olan yaz tatilimizi Kayseri gibi bir şehirde amca, dayı, hala, teyze muhabbetiyle geçirerek atabileceğimizi beklemiyorsunuzdur herhalde.”

“Ya öyle mi oğlum?”

“Herkese tekrar selam… Sizi İtalya’dan ararım.”

Salih Bey titreyen elleriyle birkaç takırtılı hareketten sonra telefon ahizesini yerine yerleştirebildi. Orta ölçekli bir depremin salladığı binayı andıran bedeni sağlı sollu yıkılma tehlikesi geçirerek güçlükle yan taraftaki kanepenin köşesine yığıldı. Vücudu adeta çürük cevizlerle doldurulmuş bir çuval halini almıştı. Nefesi sıklaşmış, bu duruma isyan eden bedeni tepkilerini anlaşılmaz sesler çıkararak soluğuyla birlikte dışa vuruyorlardı. Durumu gören aile bireyleri telaşlanıp korkarak yanına yavaşça sokuldular. Her biri bir taraftan konuşuyordu. “Ne oldu! Kötü bir şey mi var? Allah korusun kaza mı yapmışlar? Ağzını hayra aç kızım!… Konuşsana be adam!…”

Oğlunun durumunun pek iyi olmadığını gören anne Rukiye, gelini ile torununu sakinleştirip susturduktan sonra, “Salih, evladım birdenbire niye çöküp kaldın, durumun nasıl iyi misin?”

“Geçti anne geçti. Fena değilim… sakin olun…”

“Öyleyse kendini yormadan söyle, kötü bir şey mi olmuş?”

“Maalesef öyle

“Kaza mı olmuş, yaralı mı var? Şeytan kulağına kurşun, vefat falan mı?”

“Yok anne yok!… Daha kötü bir şey olmuş.”

“Daha kötü ne olabilir ki! İnsanı meraktan çatlatmadan söyle artık!”

“Torunun Avrupalı olmuş anne… Avrupalı!…”

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA