googleplay
Kayseri Hakimiyet Gazetesi / www.kayserihakimiyet2000.com
ABDULLAH AYATA

KLEOPATRA-1

Bu haber 16 Mart 2019 - 14:17 'de eklendi ve kez görüntülendi.
KLEOPATRA-1

Yusuf, yirmi sekiz yıllık yardımcı hizmetli görevini tamamladıktan sonra vergi dairesinden on iki yıl önce emekli olmuştu. Eşi Ayşe’ye babasından miras olarak düşen Asarcık’taki arsa üzerine uzun, meşakkatli uğraşlardan sonra iki katlı bir ev yaptırarak oraya taşınmışlar, yaz kış aynı yerde oturmaya başlamışlardı. Senelerce köhne evlerde kiracı olarak dolaşmış, geçinmek, oğlu Mehmet ile kızı Zehra’yı okutabilmek için hafta sonlarında, yıllık izin zamanlarında bağlarda, bahçelerde uzun yıllar amelelik yapmak zorunda kalmıştı. Sonunda oğlu makina teknisyeni ünvanlıyla şeker fabrikasına girmiş, kızı ise öğretmen olarak göreve başlamıştı. Çocuklarının evlenip kendi hanelerini kurmasından sonra, hanımıyla edibüdü misali yaşamaya başlamışlardı.

Aslen Develi’nin bir dağ köyündendi Yusuf Efendi. Zamanın politikacılarının birisinin el atmasıyla devlet dairesinde işe başlamış,ekmeğini kazanır olmuştu. Sürekli amirleri tarafından ezilen azarlanan bir şahsiyetti. Bu sebepten bünyesi üzerine boynu yerden kalkmayan, hakkını arayamayan, itiraz etme gibi eylemlere cesaret edemeyen silik bir kişilik görüntüsü oluşmuştu. Kendisine göre şehirli sayılan eşiyle evlenmesinde karşılaştığı zorluklar, hanımı ve onun akrabaları tarafından sıkça aşağılanıp dışlanması da yaşantısına eklenince iyice perişanlarmış, mecburen evin ‘emir eri’ olmayı kabullenmişti.

Aslında dışarıdan göründüğü gibi değildi. Duygusal insandı Yusuf Efendi. Onun toplum içerisinde öne çıkamayışının birçok nedeni vardı. Tutucu, bağnaz denilecek yapıdaki kalabalık bir ailenin çocuğu olarak gelmişti dünyaya. Hareketleri kısıtlanmış, akvaryum balığı gibi dar alana hapsedilmiş, denizini bulamayıp istediği yönlere kulaç atmasına, enine boyuna gelişmesine fırsat verilmemişti. Gençlik yıllarında aile içinde fikirlerini beyan etme fırsatı bulamamış, onun yerine büyükleri konuşmuş, kendi alması gereken kararlar yine onlar tarafından verilmişti. Yeteneklerini ispatlayabileceği aktif görevler alamayınca aile içi olayların çoğunda masa üzerindeki boş bardak gibi kıyıya itilmişti.

Bu sebepten zihninin fikir üretme ünitesi gelişmemiş, aile yargıçları tarafından çelik dolaplar içerisine hapsedilen duygularına, düşüncelerine müebbet kararı verilerek temyiz hakkı da elinden alınmıştı.  Ona ise, çalışmak, yemek, içmek, uyumak, temizlenmek, soyunup giyinmek benzeri eylemler bırakılmıştı. Kendisini tekerleklerinin havası indirilmiş, farları, stop lambaları patlatılmış, kaportası acemi ustalar tarafında alelade boyanmış, motoru yıpratılmış, rölantide çalışabilen otomobil gibi hissediyordu. Bu sebepten hareket edemiyor, kırmızı ışıkta geçemiyor, hatalı sollama, şerit ihlali gibi kuralsızlıkları işleyemiyordu. Marşına hep istem dışı basılıyordu. Ne zaman gaz verilip, ne vakit stop ettirileceği kendi tercihinde değildi.

Neyse ki, önceki yıllarda şehre gitme, çarşıda dolaşma hakkı bile kısıtlı olan Yusuf, on ay evvel altmış beş yaşını doldurunca belediyenin toplu taşım araçlarında bedava seyahat hakkına kavuşmuş, bu sebepten şehre gidip gelmesine ses çıkarmaz olmuştu başta hanımı Ayşe olmak üzere öteki denetçileri. Artık hemen hemen her gün öğle vakitlerinde çarşıya iniyor, Yoğunburç’un arka taraflarındaki kahvehanelerde birkaç çay içip, ikindi namazını kılıpakşamüzeri günlük ekmeğini aldıktan sonra evine dönüyordu.

Genellikle şehrin definecilerinin meskeni haline gelen Baba Kamil’in çay evine takılıyordu. Burada çeşitli yaş ve meslekten birçok arkadaş edinmişti. Bunların çoğunluğu işi gücü olamayan avare insanlardı. Isınmıştı onlara. Kendisine değer veriyorlar, yerine göre halini hatırını sorup, sorunlarını dinliyorlardı. Onların anlatmış oldukları abartılı define hikâyelerini dinlemeye bayılıyordu. Ali Bey Değirmeni, İsli Mağara, Deve Tablası Tepesi, Gülek Yaylası, Harami Geçidi, Yer Kavimlerinin hazine hikâyeleri benzeri birçok maceralı olayı ezberler hale gelmişti. Üzerinde civcivler bulunan kaya, halay çeken kızlar, şahlanmış at üzerindeki süvari, ayı, aslan, geyik, kartal, yılan kabartma figürleri… Bunları bulan kişinin dünya malına gark olabileceğini, hele hele lahit ve mermer heykellerin küpler dolusu altından daha kıymetli olduğu bilgilerini edinmiş, kendisi de böyle bir zenginliğin hayaliyle yaşamaya başlamıştı. Bu sayede dünyaya bakışı değişmiş, gidip geldiği yerlerde dağları, kayaları inceler hale gelmişti.

Eylül ayının son günleriydi. Her zamanki gibi Yusuf Efendi Baba Kamil’in kahvehanesinde son çayını içmekteyken yanına orta yaşlı, düzgün giyimli iki kişi yaklaşıp selam verdiler. İzin isteyip masasına oturdular. Adamların siması kendisine yabancı gelmemişti. Sanki buralarda gördüğü birileriydi ama isimlerini çıkaramamıştı. Masasını şereflendiren misafirlere çay söyledikten sonra kaçamak bakışlarla yüz hatlarını inceleme başladı. İçlerinden birisi;

“Yusuf Güneş siz misiniz?” diye sordu

“Evet benim. ”

“Asarcık semtinde mi oturursunuz Yusuf Bey?”

“Orada ikamet ederim. Siz kimsiniz? Aslında simalarınız yabancı gelmedi ama çıkaramadım.”

“Buralarda görmüş olmalısınız. Aşağı yukarı ön gündür bu şehirdeyiz. Benim adım Nusret, arkadaşım ki ise Orhan İstanbul’dan geldik.”

“Öyle mi, hoş gelmişsiniz.”

“Aslında epey zamandır seni arıyoruz?”

“Hayırdır niye ki?”

“Çayımızı bitirelim sakin bir yerde daha rahat konuşuruz, ne dersin?”

Merak etmiş, heyecanlanmıştı. Böyle konuşması, görünümü düzgün insanların İstanbul gibi yerden gelerek kendisini aramalarının çok önemli bir sebebi olmalıydı. Çaylarını içtikten sonra surların ön tarafındaki parka varıp boş bir banka oturdular. Etraf sakindi. İsmi Orhan olan sağa sola baktıktan sonra ceketinin cebindeki cüzdanının içerisinden kenarları sararmış, yıpranmış bir kâğıt çıkardı.

“Buna iyice bak Yusuf Bey.

“Nedir bu?”

“Gerçek bir define haritası.”

“Yok yaaa!”

“Başına talih kuşu kondu. İşaretlere bakılırsa hazine senin bahçende.” Dedi öteki adam.

Şaşırmış panikleme derecesinde heyecanlanmıştı.

“Sakin ol ve bizi iyi dine. Biz çoktandır bunun peşindeyiz. Günlerdir senin evin çevresinde dolaşıp keşif yaptık. Yerini tam olarak tespit edip iyice emin olduktan sonra sana haber verdik.”

Yusuf’u sakinleştirdikten sonra açtıkları harita üzerindeki işaretler hakkında bilgiler verip yorumlar yaptılar. Adamlar kendilerinden oldukça emin ve kararlı görünüyorlardı.

“Şimdi bizim bahçede gerçekten hazine, altın mı var diyorsunuz?”

“Altından daha kıymetli, Antonyus’un karısı Kleopatra’nın heykeli var. Altın ne ki.”

“Antaonyus kim?”

“Büyük İskender’den sonraki kral.”

O, Büyük İskender’in kim olduğunu da tam olarak biliyordu ama cehaletinin ortaya çıkmaması için susmayı yeğledi. Orhan devam etti.

“Çok kıymetli olmasaydı, o kadar işimizin gücümüzün arasında buralara kadar gelmezdik.”

Adamlar ihracat, ithalat işleriyle uğraştıklarını, büyük şirketleri bulunduğunu, hayatlarının yarısını yurt dışında geçirdiklerini, birçok defa dışarıya kıymetli tarihi eser götürüp pazarladıklarını, bu sayede çok zengin olduklarını anlattıktan sonra, Orhan cebinden çıkardığı kartvizitini Yusuf’a takdim etti.

“Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Yusuf.

“Sen şimdi git yengeyle konuş. Durumdan haberdar et. Sakın ola kimseye konuyla ilgili tek söz etmeyin. Çevrede herkesin sevmeyeni var, polis var. Hanımına da yemin ettir. Kabul ederseniz yarın akşam evinize misafir olur, yeri nokta olarak tespit eder, gereğini yaparız. Razı olmazsanız siz bizi, biz sizi tanımamış sayar çeker gideriz. Başka işlerimize bakarız.”

Yusuf akşam eve vardığında olanları çekinerek eşi Ayşe’ye anlattı.

Dinlediklerine önce şaşıran Ayşe Hanım üzerindeki sersemliği atınca sevinçle kocasına sarılıp;

“Desene zengin olacağız!” diye bağırdı.

“Yavaş ol, bir duyan olur!” Diye onu ikaz etti Yusuf.

O gece sevinçten gözlerine uyku girmedi. Sabah evlerine, avlularına çekidüzen verip sabırsızlıkla akşamın olmasını beklemeye başladılar. Yatsı vaktine doğru kapıları çalındı. Gelenler bekledikleri insanlardı. Hoş beş, hatır sorma ve kahve içiminden sonra

Nusret ile Orhan olayın önem ve ciddiyetini yeniden anlatıp çıkardıkları haritayı incelediler.

“Bahçe duvarının tepe tarafının sonunda köklü bir kaya var mı?” diye sordu Nusret.

“Var, duvarın tam köşe tarafında.” Dedi Yusuf.

“Bize bir kazma ile kürek lazım.”

“Hemen hazırlayayım,” diye atıldı Ayşe Hanım.

Bir süre sonra evden etrafı gözetleyerek sessizce çıkıp bahçenin belirtilen yerine vardılar. Adamlar kayanın etrafını kontrol edip birkaç defa sağını solunu ayaklarıyla ölçtüler.

“Şurası olmalı,”diye kayanın batı tarafına elindeki kazmayı sapladı Nusret.

“Sessiz olun.” Diyerek yanındakileri uyardıktan sonra kazmayı işaretlediği yere vurmaya başladı. Bir süre kazma ve toprak atma işlemini değişerek yaptılar. (Devam Edecek)

 

 

 

 

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER