BAŞKAN EKİCİ, “KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ HIZ KESMEDEN İLERLİYOR”

BAŞKAN EKİCİ, “KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ HIZ KESMEDEN İLERLİYOR”

DEVELİ KAYMAKAMI DURU ÇAY OCAĞINDA VATANDAŞLARLA BULUŞTU

DEVELİ KAYMAKAMI DURU ÇAY OCAĞINDA VATANDAŞLARLA BULUŞTU

KAYSERİSPOR’DA MEDİPOL BAŞAKŞEHİR MESAİSİ DEVAM EDİYOR

KAYSERİSPOR’DA MEDİPOL BAŞAKŞEHİR MESAİSİ DEVAM EDİYOR

708278.İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ SAĞLIK BAKANLIĞI.24.11.2017

708278.İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ SAĞLIK BAKANLIĞI.24.11.2017

MELİKGAZİ İMAM HATİP ORTAOKULU’NDAN MÜFTÜLÜĞE ZİYARET

MELİKGAZİ İMAM HATİP ORTAOKULU’NDAN MÜFTÜLÜĞE ZİYARET

MAZİYİ 104 YIL ÖNCEDEN OKUMAK
  • EMRAHBEKÇİ
    • EMRAH BEKÇİ
    • EBEKCi@kayserihakimiyet2000.com
    • 27 Eylül 2016 - 11:52:29

MAZİYİ 104 YIL ÖNCEDEN OKUMAK
(Hicri: 5 Nisan 1328- Miladi: 5 Nisan 1912)
Geçmişimizle ilgili olarak anlatacaklarımız, sadece hatırladıklarımızdır. Anlatmak için ise yaşamak gereklidir. Günümüzde bedeni toprak olmuş, lakin yazdıkları ile bizlere seslenen münevverlerimiz bulunmaktadır. İşte bu münevverlerimizden ve yazılı nakillerinden asırlık mazimizi öğrenmek elbette mümkündür.
Sizlerin okumasına takdim edeceğimiz bu yazımız, bir asır evvelinde Anadolu gezisine çıkan bir münevverimizin 1912 senesinde ‘Türk Yurdu Mecmuasında’ neşredilen gözlemleridir. Münevverimizin adı İzzet Ulvi Bey’dir. Evvela, bu aziz şahsiyeti sizlere tanıtıp, ardından Osmanlı Türkçesinden, günümüz Latin harflerine ilk defa çevrilen yazıyı, Sayın Hasan Çiftçi ve Hüseyin Çavdar Hocalarımızla birlikte şahsi düşüncelerimizi de yazının sonuna ve baş tarafa ilave ederek, çeviri ve tıpkıbasımıyla neşrediyoruz. Ola ki bir vatan evladına, kaynak, fikir, çalışma altyapısı olur düşüncesindeyiz.

İzzet Ulvi Bey (Akyurt)

1880 yılında Eskişehir’de doğdu. Tüccardan Hacıhasanoğlu İsa Efendi’nin oğludur. Özel eğitim görmüştür. 1902 yılında hürriyet hareketlerine katıldığı için, üç yıl hapse ve üç yıl da sürgüne mahkûm edilmiştir. 1908 ihtilâlinde serbest kalan İzzet Ulvi, çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve şiirler yayımlamaya başlamış ve giderek, bu alandaki ünü yaygınlaşmıştır.

Bu arada, Atatürk’ün başlattığı, Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması hareketine fiilen katılmıştır. İzzet Ulvi Bey, Milli Mücadele günlerinde, özellikle Afyonkarahisar cephesinde, sivil olarak büyük yararlar sağlamıştır. Afyonkarahisar’da örgütlenen, direniş hareketinin içerisinde yer almış, o günlerde Mustafa Kemal’in dikkatini çekmiştir. Devlet kademelerinde kaymakamlık, mektupçuluk, Mekke Emaneti, divan kâtipliği, Milli Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur.

İkinci dönem TBMM’ne Afyonkarahisar Mebusu olarak girmiş ve tam dört dönem temsil ettiği bu İl’e önemli hizmetlerde bulunmuştur. İzzet Ulvi, gerek Afyonkarahisar’da yayımlanan mahalli gazetelerde, gerekse dönemin en önemli gazetesi olan Hâkimiyeti Milliye (sonradan Ulus) gazetesinde başyazar olarak önemli makalelere imza atmıştır.

Türk Ocakları, Muallimler Birliği Umumi Kâtiplikleri ile Türk Dil Kurumu’nun Yayın Kurulu Başkanlığı da yapan İzzet Ulvi Bey’in “Türk Vezni” adıyla yayımlanan ders kitabı, iki kez basılmıştır. Eski valilerden, emekli Sayıştay Üyesi Gültekin Akyurt, İzzet Ulvi Bey’in oğludur.

Aynı zamanda şair olan İzzet Ulvi Aykurt’un bir şiirini sunuyoruz:

HALKIN SESİ

Türküm ben korkmam ölümden
Dünyaya düzen veren ben,
Denizdim her yere taştım Dağ, dere, ülkeler aştım.

**

Işığı ben aldım Ay’dan
Ok gibi fırladım yaydan,
Her kanda benim izim var
Yeryüzü Büyük Türk’e dar.
**
Türk Güneş, başına buyruk..
Edemez kölelik, kulluk
Taparım Yüce Millete
Can verip Cumhuriyete.
**
Attilâ, Mete, Oğuzlar
Şimdi de kanımda yaşar
Gazidir Ulu Başbuğum
Tük üstün, yükselmek tuğum!

104 YIL ÖNCE ANADOLU

Aşağıda, 5 Nisan 1912 tarihinde yayınlanan “Türk Yurdu” Dergisinin 11.sayısında yer alan “Kayseri’ye Doğru” başlıklı yazı verilmektedir. Derginin özel muhabirlerinden İzzet Ulvi tarafından kaleme alınan bu seyahat yazısında, o yıllarda Osmanlı Devletinin ulaşım ve konaklama yetersizlikleri yanında toplumun sosyal ve ekonomik yapısı anlatılmaktadır. Kayseri ile ilgili fazla bilgi vermemekle birlikte, Eskişehir ve Ankara hakkında verilen bilgilerden İmparatorluğun geneli hakkında belli bir yargıya ulaşmak mümkün olmaktadır.

(Yazar Hasan Çiftçi – Yazar Hüseyin Çavdar)

**

KAYSERİ’YE DOĞRU

İzmit’in mavi körfezini son nazarlarla süzerek trene atlayınca kalbimde bir memnuniyet taşıyordum: Türklüğün daha koyu yerine gitmek sevinci.. Kayseri’ye gelesiye kadar hâsıl olan bütün duygularımı ve üzüntülerimi bir kaç çizgi ile (Yurt) okuyucularına takdim etmek istiyorum.

Dostlar ile vedalaştım. İki senelik ömrümün mavi bir örtüsü olan İzmit’e tekrar tekrar baktım. Tren hareket ederek koşmaya başladı. Sapanca, Lefke, Bilecik, Bozhöyük arasında sık sık köylere, kiremitli ve beyaz badanalı evlere tesadüf ediyor, gözleme layık derin vadiler, azametli dağlar, taşlıklar, kayalıklar görüyorduk. İnönü’nden itibaren artık ova başlamıştı. Köylerde o kadar sık değildi. Soğuğun artması ise bize yükseklere çıktığımızı anlatıyordu.

Eskişehir’de birkaç gün kaldım. Burası denizden 800 metreye yakın bir yükseklikte olup meşhur (Dorilla) harabesi üzerine yapılmış 6000 haneli güzel bir şehirdir. Çeşitli kaplıcaları, lüle taşı madeni, ticaretçe ehemmiyeti, geniş ve verimli ovası, üç şimendifer hattının birleştiği bir nokta olmak hasebiyle muntazam istasyonu, büyük demirhanesi dikkati celp eder.

Selçuk Türklerinin ilk Osmanlılara yurt tahsis ettiği bu kasabanın yukarısında ve bir tepenin eteğinde Gazi Osman Beyin Kayınpederi (Şeyh Edebali) namına bir türbe olduğu gibi, türbenin güney yönü bitişiğinde yer alan bir kabrin Osmanlı Türklerinin ilk bağımsızlık hutbesini okuyana (Dursun Fakih) ait olduğu söyleniyor. Bu tarihi kabrin daha mükemmel bir hale konulmasını büyüklere hürmet duygusunu kalbinde taşıyanların fedakârlıklarından bekleyebiliriz.

Birde şehrin içinde Orta Camii civarında Mehmet Beyin hanesinde etrafı parmaklıklı, üzeri örtülü kitabesiz bir kabir mevcut olup. Bunun Yıldırım Beyazıt’ın şehzadelerinden (İsa Çelebi’nin) olduğu ve hamamda katl edilerek buraya defin edildiği herkesçe kabul edilir.

İlk hutbenin okunduğu (Karacaşehir) Eskişehir’in batı tarafında ve yirmi dakika mesafede, (Porsuk) Nehrinin üstündedir ki, bugün on beş, yirmi haneli bir köyden ibarettir. Tepede bir harabe bir kala bir taş yığını halinde görülmektedir.

Eskişehir’de Selçuk eserlerinden Yalnız Sultan Alâeddin Camii vardır ki mimarlık noktasından bir ehemmiyeti yoktur. Etrafta bulunan birçok köylerin adlarının eski Türk isimleriyle yâd edilmesi de burasının Osmanlı Türklüğünün beşiği olduğunu gösterir: Sevinç,
Gündüzler (Gündüz Bey namına) ,Sarı Sungur, Durgutlar, Gargın, Keskin, Kayı, Alpu, Bozan ve saire.

Şehrin beş senelik olan resmi lisesine iki defa der vakti gitmiştim. Burada ilk Osmanlıların halis torunlarını göremedim. Mükemmelen eğitim gördüklerini birçok zatlar söylediler. Burada birde kız ortaokulu açılmış ise de nedense o kadar talebesi yokmuş.

Kasabanın en önemli bir caddesinde bir Fransız mektebiyle istasyonda birde Alman mektebi mevcuttur. Bunlar lise derecesinde olup birçok Hıristiyan vatandaşlar buralardan yetişerek yabancı kurumlarına yerleşiyor, ticaret âlemine atılarak lisan bilmeleri sayesinde üstünlüklerini gösteriyorlar.

Ermeni cemaati beş yüz hane kadardır. Bu beş yüz hanenin bir çocuk bahçesi ile yenice açılmış yedi senelik bir lisesi ve bu mektebin mükemmel birde bandosu mevcuttur. Erkek ve kız ermeni mektebinin senevî beş yüz lira masrafını, beş yüz hane veriyormuş. Mektebin sınıflarını dolaştım. Talebeyi bilgili, serbest, gelecek için özenle hazırlanmış buldum. Derslerini dinledim. Hatta öğretmenlerin teklifi üzerine istediğim sınıfın en küçük öğrencilerine Türkçe Fransızca parça okuttum. Doğrusu iyi idiler.

Mektepte lisan derslerine çok ehemmiyet verilmiştir. Almanca, Fransızca, İngilizce okunduğu gibi Türkçeye fazla saatler ayrılmış. Öğrencilerin yüksek mekteplere girebilmelerini temin için birçok dersler Türkçeden okutuluyor. Ermenice de aynı şekilde.

Birde mektep ticaret âlemine sağlam ve yetenekli fertler yetiştirmek fikrinde olmalı ki talebeden teşkil eden heyetlerle mesela: Erzurum, İstanbul’da Ermeni mekteplerinde aynı suretle teşkil eden heyetlerle ticaret ve sigorta vesaire muamelesi yapıyormuş. Tabii mal yerine kâğıt gelip gidiyor. Heyetler aralarından mağazaya, şirkete müdür, kasacı, yazıcı seçiyorlar. Günü gününe hesap kaydına mahsus çeşitli defterler tutuluyor. Mektupların kopyası alınıyor. Bu işlem bir oyuncuk olmayıp ciddiyetle yapılmaktadır.

İşte iktisaden mevkileri yüksek olan Ermeni vatandaşlar böyle çalışıyor, meşrutiyetten böyle istifadeler ediyor, ticaret âlemindeki asıl mevkilerini gelecekte gösterecekleri anlaşılıyor.

Eskişehir’de Rum’da vardır, fakat nispeten az olup kız ve erkek mektepleri ortaokul- derecesindedir. Hıristiyan vatandaşlar kazançlı işlerde mevkii sahibidirler. Rumeli ve Kırım Muhaciriyle bir kısım yerli ahalide faaliyet eksik değildir.

İslam kızları için Bosnalı bir zatın iyi bir girişimini haber aldım. Bu adam bir kız sanayi mektebi açmış. Burada kızlar okuyacaklar, halıcılık, çorapcılık, fanilacılık gibi bir şey öğrenmekle beraber icabında günlük, ücret alacaklarmış. Mektebin epeyce kız öğrencisi mevcutmuş. Gitmeğe vakit bulamadığım için her yerde tatbiki faideli olan bu kuruma ait yazık ki fazla bilgi veremeyeceğim.

Yerli malı celbine bakkaliyeye mahsus bir şirketle diğer şirketler Müslümanlar tarafından tesis edilmiş olduğu gibi ufak bir bankada açılacakmış. Şehirde ve sonrada köylerde otomobil işletmek düşünülmüş olduğundan numune olmak üzere mükemmel bir otomobil bir şirket tarafından getirtilmiştir. İşte Eskişehir’in eğitim, ekonomi bakımından yeni hareketleri benim gördüğüme, işittiğime nazaran bunlardan ibarettir.

Ankara’ya gideceğim sabah hava haylice soğuktu. Buharla ısınan tren kompartımanın bir köşesine sıkıştım. Demirlerin üzerinden bir gürültü içinde kayıp gidiyorduk. Vagonun dumanlanan camını sık sık siliyor, dışarıya bakıyordum. Ufak tepelerden, geniş ve daimi beyaz bir örtüye bürünmüş ağaçsız karlı ovadan, siyah birer ada gibi bu dalgasız beyaz denizin birbirine uzak noktalarında görünen küçük köylerden başka bir şey görmedim.

İstasyonlarda epeyce zahire çuvalları vesaire vardı. Kendilerine mahsus giyinişleri ve konuşmaları olan köylülerin her şeyden habersiz gibi boş bakışlarla bizi süzüşü, onların yanık çehreleri, üzgün bakışları, hele bir istasyonda bu yeni hacıların karşılanmaları, onların birbirine sarılmaları bize unutulmayacak bir hatıra bıraktı. Turandan taşıp buralara kadar gelen mert dedelerin çocukları geldiği yerleri, mazideki mevkilerini, her şeyi unutmuş gibiydi. Yeni asrın adetlerine sanki hayretle bakıyor. Ruhundaki kudreti uyutuyordu.

Ankara’yı doğrusu umduğum gibi bulmadım. Çoğu üstü topraklı evlerden ibarettir. Böyle olmakla beraber muntazam binalarda şurada burada göze çarpıyordu. Sokakları birçok yerlerde olduğu gibi dardır. Çarşı içinden geçiyordum. Bir adam dükkânının tahta kepenginin yanında bir yeri sokaktan avuç avuç aldığı çamurla sıvıyor, deliği tıkıyordu. Demek bu çamurlu manzara onu sıkmıyordu.

Şehir 7000 hanedir. Ufak bir dağın etekleri üzerine yapılmış olup tepenin üzerinde bir kalesiyle hükümet konağı civarında Roma İmparatorlarından (Ogüst) tarafından dikilmiş bir sütun ve Ak medrese yanındaki mahalde bu hükümdarın vasiyetnamesi kazılmıştır.

Bütün insanlar kardeştir itikadında bulundukları rivayet edilen Ankara’da bir müddet hükümet eden ahilerden Şerafettin Ahi Hüseyin’in türbeleri yaptırmış oldukları camilerin yakınındadır.

Ankara en makbul tiftik, birçok buğday, nefis armut, elma, bal yetiştiriyormuş. Fazla kalamadığım için Ankara’da ki muhtelif kavim ve cemaatlere mensup ahaliye dair bilgi veremeyeceğim.

Kayseri’ye yolların kıştan kapalı olması sebebiyle Kırşehir tarafından gitmek kabil olmadığını söylediklerinden Eskişehir’e dönerek Konya-Ereğli –Bor –Niğde –İncesu yolunu tercih etmeye mecbur oldum.

Konya ovasının boşluğunu tahminden fazla buldum. Konya’da yalnız bir gece kaldığım için Selçuklulardan kalan nefis binaların kalıntılarını ne yazık ki göremedim. Konya ile Ereğli arası da daha birçok nüfus besleyecek araziye maliktir. “Anadolu boştur. Anadolu sefalet içindedir” sözünü Abdülhamit devrinde Adana’ya gönderildiğim zaman birçok boş alanları görmemle anlıyorum, idrak ediyorum sanıyorum. Hâlbuki seyahat bana yanıldığımı anlattı. Anadolu’nun daha içerilerine gitsem belki kanaatimde değişecektir.

Ereğli’de hamallar, arabacılar eşyaya, bize öyle sarıldılar ki ellerinden kurtulmak kabil olmadı, hatta bizi istemediğimiz bir hana tıktılar. Sonra başka uygun bir yer bulmaya mecbur olduk. İhtiyaç, servet üretimin yolunu bilmemek zavallıları arsız bir kediye çevirmiştir.

Sonra yolculuk araba ile başladı. Yollarda taşdan, topraktan izbe, rutubetli yerlerde yatarak üç günde Kayseri’ye vardık. Bunlara han deniyordu.

Ereğli, Bor sokakları çamur içinde evlerinin üzerleri toprak örtülüdür. Biraz gayretle yapılacak temizlikler, düzgünlüklerde doğrusu yapılmamıştır. Mesela Bor’da çarşı içerisinden bol su akıyor. Suyun iki adım bu tarafı bataklık. Herkes kayıtsız nazarlarla bakıyor. Çamura, göle tesadüf ederse bükülüverip geçiyor. İhtiyaçlar, asırlardan beri yaşanan elemler zavallıların ruhlarında güzel sanatlar ve estetik duygularını yok etmiş. İntizam, güzellik, zevk bunlara galiba birer yabancı… Eğer kasabalarının hali kendilerini rahatsız etseydi elbette bu hal değişirdi.

Ereğli ile Bor arasında uzunluğu, genişliği on üç, on beş saatlik düz bir ova var ki bomboştur diyebilirim. Uzaklarda bayırların eteğinde birkaç karartı görerek bunların köy olduğunu, ancak bu büyük ovanın kenarlarında altı köy bulunduğunu arabacıdan öğrendim.

Müzenin alt katına yerleştirilen İskender lahutinin Ereğli’den çıktığını, bugünkü Ereğli kasabasının etrafının harabelerle dolu olduğunu insan görüyordu. Vaktiyle buraların ne kadar adam beslediğini ne mamurelerle bezenmiş bulunduğunu düşünüyor ve şimdiki hal karşısında müteessir oluyor.

İncesu Kazası merkezi, onlara benzer bir yerdir. Niğde oldukça hoş bir yer. Kayseri’ye gelirken Yavaş Ovası ve denizden 3900 metre yüksekliğinde bulunan ve pek heybetli manzarası olup vaktiyle volkan olduğu anlaşılan Erciyes Dağının eteğinde vakii Develi Karahisarı-Yeşilhisar Ovası da verimli ve geniştir.. Bu dağın çıkılabilen bir noktasında her sene ağustosta büyük bir ateş yakılır imiş. İhtimal ki bu adet volkanın sönmesinden sonrasında bir kere olsun dağları şenletmek için yapılmaktadır. Yahut ateşperestlik zamanından kalmadır.

Geçtiğim yerlerde araziye nispeten nüfus az, toprağı iyi işlenmemiş gördüm. O kadar ki ara sıra kendimi kürenin bilmem hangi noktasında yerleşim olmayan alanlarda zannediyordum.

Köylülerin çoğu yanık çehreli, cılız, bazen saçma sapan şeylerle uğraşan ve pek hileci idi. Zavallılar her isyana, her tecavüze koşmaktan, ihtiyaçlarla pençeleşmekten, bozuk yollarda çamurlara batmaktan, rutubetli ve ziyasız evlerde yaşamaktan bu hallere düşmüşlerdi. Her şey sanat ve zevk duygularının yokluğunu gösteriyordu, fikrimce maddi ihtiyaçları karşılayamamak, rahat yüzü görmemek buna sebep olmuştu. Sefalet bunları hilekâr yapmış, cehalet ciddiyete yükseltmemişti.

Kendi kendime şöyle diyordum: Batılılarla bugün yan yana bulunuyoruz, bizim kerpiç binalarımız Batının demirden taştan binalarıyla nasıl çarpışacak? Bizim bilgisiz, rüyalı başlarımız Batının öngörülü, düşünceli dimağlarıyla nasıl karşılaşacak? Onlar elektrikle, buharla ilerleme yollarında koşarken biz bu çamurlu yollardan daha doğrusu bu yolsuz yerlerden onlara nasıl yetişeceğiz!

Baştan söylemediğim şeyi buraya yazmadan geçemeyeceğim: İzmit’in kartpostallarını bir hatıra olmak üzere almak için kravat, kart gibi şeyler satılan mini bir dükkâna girmiştim. Alış verişten sonra yalvarır gibi sırıtan Hıristiyan vatandaş bana dedi ki: Kayseri’de milletim çoktur, onların işine iyi bak.

Bakımsız Türklüğün düşüncesiyle ruhları yanan, Turanın öz evlatlarına bu acı ibret levhası hediyem olsun!

Kayseri. 4 Mart 1328 -17 Mart 1912-
İzzet Ulvi

**

İzzet Ulvi’nin yukarıdaki yazısından anlaşıldığı gibi 1912’lerin İmparatorluk Anadolu’su her yönüyle perişandır. Hasta Adam son demlerini yaşamaktadır. Kuzey Afrika yeni kaybedilmiş, bu yılın sonlarında patlayan Balkan Savaşları ile kalan Avrupa toprakları elden çıkmış, düşman İstanbul kapılarına dayanmıştır. İtilaf ve İttifak devletleri şeklinde gruplaşan Avrupa, ham madde ve pazar paylaşımının doğal sonucu olan Dünya Savaşına doğru savrulmaktadır.

Emperyalizmin dünyayı etkileyen birinci paylaşım savaşında, Osmanlı Devleti Almanların yanında yer almak zorunda kalmıştır. 1914-1918 yıllarında yaşanan I.Dünya Savaşında Osmanlı Devleti Çanakkale ve Kut-ul Amare’de zaferler kazansa da, savaş sonunda bütün cephelerde yenilerek Anadolu içlerine doğru çekilmiştir. Kılıçla kurulan Osmanlı Devleti altı yüz yıllık ömrünü yine kendisine yakışır bir şekilde, kılıç elinde son perdeyi kapatarak tarih sahnesinden çekilmiştir.

İzzet Ulvi’nin anlattığı gibi, her yönüyle perişan Anadolu, çocuklarını Basra’dan Galiçya’ya kadar geniş bir coğrafyada harcamıştır. Bu dağılma ve tükenmişlik sonunda düşmanların yanında azınlıkların da horan teperek her şeyin bitti denildiği ve Anadolu’da Türk varlığının sonunun geldiği zannedildiği bir anda bir mucize yaşanacaktır: Mustafa Kemal

Mustafa Kemal’le başlayan Milli Mücadele bir destandır. Bütün olumsuzluklara karşın, üç yıl süren bir savaşın sonunda, olanaksız denilen başarılacak ve vatan kurtarılacaktır.

Yunan ve Mısır mitolojisinde, her türlü doğaüstü yeteneğe sahip Phoniks adlı bir kuş vardır; bu kuşu, bizim kültürümüzdeki Anka kuşuna benzetebiliriz. Anka kuşu, beş yüz yıl gibi uzun bir süre yaşadıktan sonra kendini ateşe atarak yok olurken, külleri arasından yeniden doğup sonsuza dek yaşar. Osmanlı Devleti’nin külleri arasından yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması da aynen böyle olmuştur: Türk ulusu, Mustafa Kemal’in önderliğinde Kurtuluş Savaşı kazanarak kendi destanını yaratmıştır.

Lozan Antlaşmasıyla barış sağlanıp Türkiye Cumhuriyeti kurulmasıyla başlayan kalkınma ve çağa ayak uydurma mücadelesi, cephelerde yapılan savaştan daha çetin ve uzun soluklu bir uğraş gerektiriyordu. Kimseyi ötekileştirmeden, aklı ve bilimi temel alarak, eğitimde birliği sağlayıp yeni hamleler yapmak, her konuda çağa ayak uydurmak temel prensipti. Cumhuriyetin dayandığı temel ilkelerden biride dinin gerçek yeri olan kişilerin vicdanına bırakılmasıydı. Bu topraklarda İzzet Ulvi’nin yukarda anlattığı duruma düşmemek için tek yol, Atatürk’ün başlattığı aydınlık yoldur. Şunu herkesin iyi bilmesi gerekir ki Mustafa Kemal bir daha gelmez..

Hasan Çiftçi – Hüseyin Çavdar

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz