PROF. DR. KARATAY: “EN SAĞLIKLI YİYECEK PASTIRMA”

PROF. DR. KARATAY: “EN SAĞLIKLI YİYECEK PASTIRMA”

DİREKSİYON HAKİMİYETİNİ KAYBETTİ…ÇOCUKLARI EZDİ

DİREKSİYON HAKİMİYETİNİ KAYBETTİ…ÇOCUKLARI EZDİ

SURİYELİ SAĞIR KARDEŞLER GÜVERCİNLERİNİN SESİNİ DUYMAK İSTİYOR

SURİYELİ SAĞIR KARDEŞLER GÜVERCİNLERİNİN SESİNİ DUYMAK İSTİYOR

ASDEP DARA DÜŞENİN AİLESİ OLUYOR

ASDEP DARA DÜŞENİN AİLESİ OLUYOR

YILDIZ: MÜFTÜLERE NİKAH YETKİSİ LAİKLİKLE ALAKALI DEĞİL

YILDIZ: MÜFTÜLERE NİKAH YETKİSİ LAİKLİKLE ALAKALI DEĞİL

SORULARLA BİLİNMEYEN MASONLUK-23
  • SÜLEYMANKOCABAŞ
    • SÜLEYMAN KOCABAŞ
    • suleymankocabas@kayserihakimiyet2000.com
    • 25 Şubat 2016 - 14:24:12

Mustafa Kemal, Masonlukla İttihatçılar ilişkilerinde alınması gereken tavrı da ortaya koymuş,  “Cemiyet’le (İttihat ve Terakki) masonluk arasında bir ilgi kalmamasını” istemişti. (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, İstanbul, 1991, s. 47 – 50). “1909 Eylül sonu ve Ekim ayında Selanik’te  Mustafa Kemal’in önerileridir. Bunda, Cemiyet’in (İ. ve T.) yasal-açık bir siyasi parti haline gelmesi, masonlukla ilişkisinin kesilmesi, askerlerin siyasetten tamamen çekilmesi bahis konusuydu.” (Kâzım Karabekir, Cihan Harbine Neden Girdik Nasıl Girdik Nasıl İdare Ettik, C. II, İstanbul, 1936, s. 100)

Bu isteklerinde Mustafa Kemal yalnız değildi . Kâzım Karabekir de zâbitlerin (subayların) siyasetle ilişkilerinin kesilmesini istemiş, fakat İttihatçılar, “onları localara kayıt ile elden çıkarmamak” için buna yanaşmamışlardı. (A.g.e., s. 100)

Mustafa Kemal’in tenkitleri ve yapılmasını istedikleri, “Diğer zâbit arkadaşlarını gücendiriyor, onları kendisinde uzaklaştırıyor ve Yahudileri itimatsızlığa sevk ediyordu. Bundan dolayı masonluk ona daha payeler vermiyor, onu aşağı derecelerde tutuyorlardı. İttihat ve Terakki Merkez İdare Heyeti de onu, müzakerelere iştirak ettirmiyordu.” (Mechin, C. I, s. 20)

“Yakınları ona güvenmiyordu. Farmason teşkilatının yukarı mekanizmasına hiçbir zaman yaranamamıştı. Komite’nin (İ. ve T. ) iç faaliyetlerinden uzak tutuluyordu.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, İstanbul, 1991, s. 20)

Koloğlu da kitabında, “Atatürk ve Masonluk” konusunu işlerken, Sonuç değerlendirmesini şöyle yapar: “1906-1908 döneminin siyasal ortamında Mustafa Kemal masonluk kanalıyla İttihat ve Terakki’ye girme önerisini kabul etmiş olabilir. Büyük bir olasılıkla tekris edilmiştir. Ancak son derece pragmatik yapısı sebebiyle iki kurumdan (İttihatçılık ve Masonluk) birincisinin hedefe götürmeye yeterli olduğunu fark etmiş, masonluğun pratikteki sınırlılığını hesaplayarak onunla ilgisini erkenden kesmiştir. ‘gayri muntazam’ (mason olupda toplantılarına katılmayan masonlara denilir) sınıfına girmiştir…

Kanımızca Mustafa Kemal’in davranışında birçok İttihatçıyla ortak bir çizgi bulabilirsiniz. Masonluğun ideallerini benimsemiş, bir kez içine girerek tanımış, siyasal eylemin ve tam bağımsızlığın öncelik gerektirdiği bir ortamda, bunu aşırı şekilcilik sayarak daha fazla ilgilenmemiştir. Ama sosyal rolünü de inkar etmediği için karşı da çıkmamıştır.” (A.g.e., s. 50)

Mustafa Kemal’in Meşrutiyet döneminde (1908 – 1918)  Masonlar ve İttihatçılarla ilişkileri böyle olmuştu.

 

Soru:Atatürk Mason localarını niçin kapattı?

      Cevap: Atatürk’ün mason localarını 1935’de kapatmasına yönelik olarak   birçok görüşler vardır. Bu görüşleri iki madde halinde sıralamak mümkündür:

1-Atatürk masonların fikir, düşünce ve emellerine karşı idi. Mason localarını bu sebepten kapattı.

2-Atatürk mason localarını, onlarla fikir, düşünce ve emel sebebiyle ters düştüğü için değil, “teknik” veya “şekli” sebeplerden kapatmıştır.

Bunları tahlile bir giriş olarak, içlerinde mason locaları da olduğu halde bütün sivil toplum kuruluşlarının kapatılışını, ülke yönetimine, diğer hiçbir siyasi partinin varlığına tahammül edilmeyip yer verilmediği halde, iktidarı tek başına götürün ve ülkenin tek hakimi Cumhuriyet Halk Partisi’nin adına “Tek Partili Yönetim” denilen ve 1923’de kurulduğu günden başlayarak 1945’de “Demokrasinin  esası ve vazgeçilmezleri ” denilen çok partili hayata ve buna bağlı olarak iktidarın seçimlerle belirlenmesine  kadar süren otoriter yönetim anlayışı içinde aramak lazımdır.

CHP’nin otoriter yönetiminin esasını, “ideolojik ve program inhisarcılığı” teşkil ediyordu.  “Yönümüz Batı’ya dönük, laik ve milli programımızı icra edeceğiz” ideolojik ve emeller yapılanması bu şekilde kendisini gösterince, “teşkilatlanma, dernekleşme ve iktidar olma” şekli unsurları da buna uygun olarak “inhisarcı” olacaktı.

29 Ekim  1923’de Cumhuriyetin ilanı ve Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’de CHP’nin kuruluşu ile  birlikte bunlarla yaşıt olarak bir çok sivil toplum kuruluşları yanında siyasi partiler de kurulmaya başlanmış, demokrasilerde olması gereken toplumun “çoğulculuk  karakteri” böyle ortaya çıkmaya başlamıştı.

Biri Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve diğeri Başbakan İsmet İnönü ikilisine inhisar eden  (Tek Adam ve İkinci adam, üçüncü olarak da Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı ilave edersek bir  “triumvirateyönetimi”nin ortaya çıkması veya  “CHP Tek Partili Yönetim” inin siyasi olarak inhisarcılığı, “siyasi farklılık” tan ileri gelen 9 Kasım  1924’de kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (Partisi) bir yıl sonra kapatmasıyla  ile ortaya çıktı.  Parti, “Atatürk –İnönü – Çakmak Triumviratesine karşı” diyebileceğimiz “Kâzım Karabekir – Ali Fuat Cebesoy – Rauf Orbay Üçlüsü” tarafından kurulmuştu.

İstiklal Savaşı kazanılmış, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasıyla devletimizin bağımsızlığı “uluslararası” kabul görmüş, 1923’de Cumhuriyet ilan edilmişti. Şimdi sıra ülkenin her alanda  kalkındırılması ve imarına   gelmişti. Bu hangi ideolojik esaslar ve kriterlere göre olacaktı? Bu alanda “Cumhuriyet Dönemi aydın ve bürokratları”, Batı tipi Osmanlı reform sürecinden gelen “Batı tipi laik ve milli bir devlet karakteri ve programı” etrafından birlik olmalarına rağmen, bunların “tatbikat” ı na gelince birbirlerinden ayrılmışlardı. Bu ayrılık, en “kalın çizgileri” ile kendisini Türk İstiklal Harbini kazanan komutanlar arasında gösteriyordu. Savaş  kazanıldıktan sonra, ülkenin yönetimi ve kalkındırılması konusunda komutanlar kendi aralarında ana hatlarıyla “Seçkinci – Devletçi –Devrimci” ve “Liberal –Evrimci “ adlarıyla adlandırılabilecek iki gruba ayrılmışlardı.

Birinci grubu, Atatürk –İnönü –Çakmak üçlüsü teşkil ederken, ikinci gurubu Karabekir –Cebesoy- Orbay üçlüsü teşkil ediyordu. Birinci grup, daha erkenden kendilerinin partisi CHP’yi kurarak ve ardından da bir “atak” yaparak 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilanına sebep olarak, “en başta ülkenin yönetiminin ne olacağı ve nasıl idare edileceği konusunda biz varız” gösterisi ile kendisini göstermiş,  “kendisini pasife alan” denilen ikinci grup ise  bu gelişmelerin biraz gerisinde kalmıştı. Daha doğrusu bu grubun, evvelden tam olarak planlanmış, geleceğin projeksiyon planlarını esas alan bir “ideolojik – program yapılanması” nın da bulunmaması, ülke yönetiminden bunları “bir adım” geriye itmişti. Nihayet bunların,  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurarak, “ülkenin nasıl yönetileceği konusunda biz de varız” diye ortaya çıktıkları görüldü.

“Terakkiperverler Grubu” da diğer grup gibi,  “Batı tipi laik – milli devrimler” in yapılmasına inanılıyordu. Aralarından önemli fark olarak “şekil –metot” farkı vardı. Birinci grubun lideri  Cumhurbaşkanı Atatürk, “Devrimler” yapılacaksa “hemen ve bir defa” da ve hatta “kan dökülerek”  bile yapılmasını isterken, ikinci grubun lideri Karabekir ve arkadaşları ise, bunlar halka anlatılarak onun da desteği almak suretiyle  sindire sindire zamana yayılarak “Evrimci” olarak yapılmasını istiyorlardı. İşte bu metot çatışması, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının 3 Haziran 1925’de  kapatılmasıyla “tasfiyesi” ne yol açtı. “Tek Partili Yönetim” de zaten bu olayla başladı.

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz