Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

SON DAKİKA


googleplay
Kayseri Hakimiyet Gazetesi / www.kayserihakimiyet2000.com
ALİ RIZA NAVRUZ

TANDIR KEYFİ ve EDEBİYATIMIZDA TANDIRNÂME

Bu haber 31 Ocak 2019 - 12:02 'de eklendi ve 14 kez görüntülendi.
TANDIR KEYFİ ve EDEBİYATIMIZDA TANDIRNÂME

Bizde tandırın tanınması Selçuklulara dayanıyor gibi. Hindistan ve Pakistan yapımı filmlerde de gördüm sanki tandırı.

Demek oluyor ki kök daha da derinlerde. Eskiden kışlar çok soğuk geçerdi bilirsiniz. Bu soğuk kış günlerinde dört köşeli, dört ayaklı bir masa bu meşhur tandırın üzerine konurdu. Onun üzerine de ninemlerden kalan şal yorgan örtülürdü. Isınmak isteyen evin ahalisi bu yorganı dizleri üzerine çeker, ayaklarını masaya doğru uzatarak ısınmaya çalışırdı. Hele de dışarıda kar ya da yağmur yağıyorsa o anda değme sen keyfe..!

Belki de tandır sözünü ilk defa duyacak olanlar vardır çevrede. “Olmaz mı? Öyle de olanlar az mı?” Hem herkes bizim gibi köylü mü? Yeri gelmişken söyleyeyim; geçenlerde “kim milyoner olmak ister” yarışmasında bir üniversite öğrencisi “iğde” meyvesini bilemedi. Bir diğeri “kangal”ın ne olduğunu telefon hakkını kullanarak ninesine sordu… Eşeğe “dur, duuuur” diye seslenen şehirli bebeler gördü bu gözler. Oysa o yaşlarda biz at yarışı yapıyorduk akranlarımızla. Eşeğe “çüş”, öküze de “ho” demesini biliyorduk! Bilmem şimdi maksadımı anlatabildim mi?

Dönelim işin edebiyat kısmına şimdi. Tandırın etrafında şal yorgan altına sıralanırdık: Ninemlerden kalan şal yorgan var ya/Çek üstüme ipeklisi fasarya/Dudağı çatlamış suya kanar ya/İşte öyle sana kanayım anam… Ama bu şal yorgan altındaki tandır sefasında geçen süreyi değerlendirmesini de bilirdik. Bizler sonuç olarak; doğum, ölüm, evlenme, sevda, savaş gibi olaylar ile ilgili inanışlar içeren tandırnâmeler okurduk/ anlatırdık birbirimize. Karacaoğlan’dan bahseder, O’nun Elif’ine saygı duyardık cümleten. Kesikbaş menkıbelerini dillendirirdik çoğu zaman. Hayal de olsa bazı kereler Hazreti Ali’nin Düldül isimli atına atlar, Zülfikar’ını da kuşanarak belimize Hayber kalesindeki küffar üzerine yürürdük. Küffar elbette ki pare pare olurdu o meydanda… Bizler Manolya çiçeğinin nasıl bir naza büründüğünü de bilirdik elimizde. Birbirimize bilmeceler sorar, gözlerimize bakarak da ahvalimizi yorardık! Elimizde tandırdan biraz önce çıkmış içli keteler. Anamın on parmağında on hüner! “Anamı sevdim, tek anamı! Bir de/Bir de, mercimekli bulgur pilavını…”

Bazı akademisyenler; “bilgisiz insanların inandığı saçma bilgiler, hükümler toplamı” deseler de, hatta “boş ve lüzumsuz sözler” olarak değerlendirseler de tandırnameler; edebiyatımızda adından çok söz ettirmeyi başarmıştır. Bazı mansıb-ı mekân sahibi olmuş meşahir-i üdebâ; küçük ve değersiz olarak görse de tandırnameleri, bu edebiyat ürünleri halk edebiyatımıza hatırı sayılır katkılar sağlamıştır. Hatta Ziya Gökalp’a göre de milli edebiyatın kuruluşunda büyük bir rol üstlenmiştir de…

Tandırlar ve tandır başları, çeşme başları kadar aktif diyebileceğimiz sosyal mekânlardır bana göre. Dostluklarımızın, yarenliklerimizin ve sırlarımızın da mekânıdır denebilir.

-.-

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA