ENDONEZYALI ÖĞRENCİLERDEN KUR’AN ZİYAFETİ

ENDONEZYALI ÖĞRENCİLERDEN KUR’AN ZİYAFETİ

PTT’NİN 177’NCİ YIL DÖNÜMÜ ETKİNLİKLERİ KUTLANDI

PTT’NİN 177’NCİ YIL DÖNÜMÜ ETKİNLİKLERİ KUTLANDI

İL VE İLÇE NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNE YENİ PERSONEL

İL VE İLÇE NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNE YENİ PERSONEL

KÜLTÜR ŞEHRİNE YAKIŞIR REKOR

KÜLTÜR ŞEHRİNE YAKIŞIR REKOR

KAYSERİ TİCARET ODASI AB BİLGİ MERKEZİ İKLİM HAFTASINI KUTLUYOR

KAYSERİ TİCARET ODASI AB BİLGİ MERKEZİ İKLİM HAFTASINI KUTLUYOR

TÜRKİYE’NİN 177 YILLIK (1839 – 2016) YABANCI MODELLER TAKLİTCİLİĞİ PARONAMASI I
  • SÜLEYMANKOCABAŞ
    • SÜLEYMAN KOCABAŞ
    • suleymankocabas@kayserihakimiyet2000.com
    • 21 Ağustos 2016 - 16:34:54

TÜRKİYE’NİN 177 YILLIK (1839 – 2016) YABANCI MODELLER TAKLİTCİLİĞİ PARONAMASI I
TÜRKİYE’NİN “YABANCI MODELLER TAKLİTÇİLİK HASTALIĞI” VE BİR TÜREVİ OLARAK “SOL TAKLİTÇİLİK HASTALIĞI”
Süleyman KOCABAŞ Araştırmacı Yazar
kocabassuleyman@gmail. com

Osmanlı Döneminde “Batı’dan Yabancı Modeller Taklitçiliği Hastalığı”

Ünlü yazarımız, Kemal Tahir’in ünlü bir sözü vardır: “Biz, 100 yıldan beri kendimizden yana olamadık, hep başkalarından yana olduk.”
Osmanlı Devleti dönemine bir dönüp bakalım: “Hızla yıkılmakta olan Osmanlının kurtuluşuuğrunda” denilerek “kurtuluş yolları” aranırken, başvurulması gereken “en doğru yol ”, kendi yerli ve milli modelimizi ıslah ve modernize etmek yerine (Tanzimat Döneminde bunu Batı’dan “Türk dostu” olarak bilinen Avusturya –Macaristan Başbakanı KlemensMetternich (1773 – 1869) tavsiye etmişti), milli – yerli değerleri inkar ile “Topyekun Batı Taklitçiliği” ne saplanılması (Bunu da yine aynı dönemde Batı’dan “gizli ‘imperialiste’ (emperylist) emellerle denilerek İngiliz Başbakan Henry Palmerston (1784 -1865) tavsiye etmişti) sonucu, “Batı’dan Yabancı Modeller TaklitçiliğiHastalığı” kendisini göstermişti.
Osmanlı’dan günümüze bizde “kurtarıcılar” çok olmuş, hepsi de yerli – milli olmadığı için savundukları ve “uğrunda çıldırdıkları” yabancı modeller taklitçiliğiyle ülke, devlet ve milletimize “huzursuzlukların devamı ve yıkımdan” başka bir şey getirmemiştir.
Osmanlı döneminde “kurtarıcı tellallarımız” dan birisi, “Prens” lakaplı, “Ülkenin kurtuluşu uğrundadayısına karşı mücadele eden” denilen, Sultan II. Abdülhamid’in yeğeni Prens Sabahattin olmuştur. Sabahattin Bey’in, “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” isimli kitabı, “Osmanlıda Batı Taklitçilik Hastalığı” nı en iyi nüksettiren bir kitaptır. Prens’in kendisi de zaten Batı taklitçidir. Kitabında, “Toplumumuz ve devletimiz ancak Anglo – Sakson modelini uygulamakla kurtulur” ana temasını işler. Bu model, “Batı Modelleri” nden birisi olarak “İngiliz – Amerikan Modeli” dir. Esası, “ Teşebbüs – i Şahsive Adem- i Merkeziyet” tir. Yani, ülkenin yönetim anlayışına “bölgesel özerk yönetimler” ve ferdi teşebbüsler ağırlıklı yönetim anlayışı hakim olursa “kurtuluş” olur. İngiltere – Amerika böyle kalkınmış, yükselmiştir. Osmanlının da kurtuluşu ve kalkınması böyle olacaktır.
Prens Sabahattin, Meşrutiyet Türkiye’sinde (1876 – 1923) bu uğurdaki ideolojisi ve programını anlatmak, iktidara gelmeye talip olmak için “Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti” ni ve ardından siyasi partisi “ Osmanlı Ahrar Partisi” ni kurar. Bu parti, daha sonra kendi mizacına uygun bir kısım partilerle birleşerek “Hürriyet ve İtilaf Partisi” (kısaca İtilafçılar) adını alacaktır.
Prens Sabahattin, kitabında Batıdan taklitçi bu modelini savunurken, Prens’in grubu dışındaki Jön Türklerin (kısaca İttihatçılar) kendileri, “kurutuluş uğrunda” Batı taklitçiliğinden olarak “Merkeziyetçilik ve Terakki”yi esas alan ve “Kara Avrupası” na inhisar eden “Fransız –Alman modeli”ni taklit ederler. Bunların teşkilatı ve siyasi partisinin ismi de “İttihat ve Terakki Cemiyeti –Partisi” (kısaca İttihatçılar) ve liderleri genelde Ahmet Rıza Bey’dir.
Prens Sabahattin Grubunun taklit ettiği modelin ideologları Frederiç le Play ve ErmondDemonlis olurken, İttihatçıların taklit ettiği modelin ideologları ise AugusteComte ve Emile Durkheim’dir. Bunları, kendilerinin “rehberleri” olarak görürler
Uzatmayalım, Osmanlı Devletinin “Batıdan Taklitçilik Hastalığı” nın odakları olan “İttihatçılar” ve “İtilafçılar” ın elinde nasıl battığını biliyoruz.
Artık bugün “bilmek istediğimiz” konu, Osmanlı’daki “Batı – Yabancı Modeller Taklitçiliği Hastalığı” nın günümüz Türkiye’sine de intikal ettiği halde, bundan nasıl kurtulacağımız, milli – yerli – ilmi kendi modelimizi nasıl kuracağımız meselesidir.
Günümüz Türkiye’sinde “milli – yerli – ilmi modelimizi” kurmanın yollarını kesen hastalıkların başında “Dünyadan sağ ve sol yabancı modeller taklitçiliği hastalığı” karşımıza çıkmaktadır ki, bu yazımızda “Sol Taklitçiliği Hastalığı”ndan bahsedeceğiz. Günümüz itibariyle, bu hastalık, dünya siyasi konjonktüründeki büyük değişmelere bağlı olarak devrini büyük ölçüde tamamlayıp tarih olduğu için, o hastalıklı günleri yaşamayan genç nesillerimize, bunlardan ibretler ve dersler almak amacıyla dile getirilecektir.

Günümüz Türkiye’sinde “Dünya Komünist –Sosyalist Yabancı Modeller Taklitçiliği Hastalığı”

Biz Türk milleti olarak zaten “Taklitçi bir millet” gibi “kötü bir tablo” karşımıza çıkıyor. Tarih boyunca sanki bu bizim genlerimizde var. “Yabancı Modeller Taklitçiliği” bizde, “Soğuk Savaş Döneminde” (1960 – 1980), “dünyanın sağ ve sol siyasi konjonktürü’ den taklitçilikle, taklitçileri içimizde fazlasıyla vardı. Hele “Sol yelpazemiz” de, dünyada ne kadar sol çeşitliliği modeli ve fraksiyonu varsa, içimizde hepsinin taraftarları, kuruluşları ve partileri var olmuştur.
Bunlar, Osmanlıdaki örneklerinde olduğu gibi, “taklit ettiğimiz modeller, Türkiye’nin şartlarına uyar mı, problemlerimize çözüm olur mu ?” diye enine, boyunu düşünmeden, bunların kritiğini yapmadan ve daha sonra kendi yaptıklarının “otokritiği” ne hiç yanaşmadan körü körüne mücadelelerin içinde hem kendilerine hem de milletimize büyük zararlar vermişlerdir. Bunlar, şunlardır:
“Kübacılar”: “Abilerimiz” dedikleri Che Guevera ve Fidel Castro idi. Bu “Abilerinin savaş, gerilla teknikleri” onların da “yolu, rehberi” olmuş, “işçi ve köylülerin kurtuluşu için” diyerek “ Bolivya, KübaDağları”nı taklitle “Nurhak Dağları” na çıkmışlardı. İşin ilginci, bunlar Nurhak Dağlarından köylüler ve işçiler tarafından toplanarak emniyet kuvvetlerine teslim edilmişlerdi. Buna, “tarihin en kötü ve ibretlitaklitçiliği ve hezimeti ” derler. Bunların ana yayın organları “Türk Solu” idi ve bir çok “türevi” dergi ve gazete vardı. Bunların “Devrimci Örgütleri – Partileri” denilen, başkanı “sol gençlik liderleri” nden Deniz Gezmiş olan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve lideri yine “sol gençlik” liderlerinden olan Mahir Çayan’ın Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP –C) idi. Bunlar, iktidara gelmeyi seçimlerde değil, Küba ve Bolivya’daki gibi “Komünist Halk Savaşı” nda gördükleri için Nurhak Dağlarına “gerillacılık oynamak” için çıkmışlar ve boylarının ölçülerini almışlardı.
“Vietnamcılar”: “Amcaları” Vietnam’ın Komünist diktatörü HoŞiMinh idi. Çıkardıkları gazeteler ve dergilerde ondan hep “Ho Amca” diye bahsederlerdi. Hedeflerini “Ho Amcanın izindeyiz” şeklinde sloganize etmişlerdi. “Güney Doğu Asya – Hint Sosyalizmi taklitçisi” bunların da “Sosyalist Devrimci” karakterli bir yığın yayın organları ve kuruluşları vardı. Liderleri, komünist gerillacı lider Mamuzmuni’nin “kötü bir taklitçisi”, “Türkiye’nin kurtuluş için” diyerek Tunceli dağlarına çıkan ve burada öldürülen İbrahim Kaypakkaya idi.
“Sovyet Sosyalist Rusofiller”: “Yoldaşlar” ı , “1917 October Devrimi” inin lideri ve “Sovyet SosyalistCumhuriyetleri Birliği” ninkurucusu Viladimir İliç Lenin idi. Çıkardıkları gazete ve dergilerde ona büyük övgüler yağdırırlar, onun şansında emellerini “Yoldaş Lenin Yolumuzu Aydınlatıyor” diye sloganize ederlerdi. “Lenin’e koşut” olarak da “Komünizmin kurucuları” denilen Karl Marx ve Frıedrıch Engels’in yanında Lenin’den sonra Sovyet Diktatörü olan Josef Stalin’e de bağlı idiler. “Yoldaşlarımız” dedikleri bunların, bütün kitaplarını Türkçeye çevirmişler, birer “ilahiyat kitapları” özelliğinde okuyorlardı. Bunların daha erkenden 1920’de kurulan ve ilk Genel Başkanı Mustafa Suphi olan partileri “Türkiye Komünist Partisi” ve yayın organı “İleri” dergisi idi. Varlığını günümüzde de sürdüren bu partinin bir türevi ilk Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar ve ondan sonra Behiçe Boran olan Türkiye İşçi Partisi ve yayın organı “Ant” dergisidir.
“Rusofiller” den olarak, irili –ufaklı daha bir çok partiler kurulacak, sürekli kapanacak, mahkeme kararlarıyla kapatılacak ve yerlerine yeni “marjinalleri” kurulacaktır. Bir örnek: Hikmet Kıvılcımlı’nın “Vatan Partisi” gibi.
“Komünist Çinciler”: “Başkanlar” ı “Çin Devrimi”nin lideri ve “Çin Halk Cumhuriyeti”nin kurucusu Komünist lider Mao Zeitung idi. Çıkardıkları gazete ve dergilerde “Başkan Mao’nun Yolundayız” derlerdi. “Başkan Mao” nun bütün eserlerini Türkçeye çevirmişler, “amentü kitapları” gibi okuyorlardı. Bunların yayın organları “Aydınlık” gazetesi ve dergisi, partileri Doğu Perinçek’in Genel Başkanı olduğu “Türkiye İhtilalci İşçi – Köylü Partisi” ve daha sonra “İşçi Partisi” idi.
Çin’de de komünizm çökünce, taklitçisi Doğu Perinçek nezdinde de bir nevi çöktü. Kalıntıları kaldı. Bu kalıntıları, günümüzde Kemalizm’lesoslandırılarak “Ulusalcılık ” a dönüştürüldü ve “İşçi Partisi” “Vatan Partisi” adını aldı.
“Arnavutlukçular”: “Hocaları”, “Komünist Arnavutluk” un kurucusu “Enver Hoca” idi. “Hocaları” nın partisinin ismi “Emek Partisi” ve yayın organı “Emek Dergisi” idi. “Bizimkiler” de ondan taklitle kurdukları siyasi partilerinin ismini “Emek Partisi” koymuşlar, onun yayın organı olarak “Emek Dergisi” ni çıkarmışlardı. “Enver Hoca” nın bütün kitaplarını Türkçeye çevirmişler, bir “Müslüman Hoca” nın yazdığı “Müslümanlık kitapları” edasıyla inandıkları din “Komünizm dini” nin kitapları olarak okumuşlardı. “Arnavutluk Emek Partisi Programı” nı da Türkçeye çevirmişler, kendi “Emek Partilerinin Programı” olarak kabul etmişlerdi. Bu arada buna “nazire” olsun diye kısaca hatırlatalım: Almanya’da Adolf Hitler’in Partisi Nazi Partisi’nin “Nazi Partisi Programı” kitabı da aynı adla Türkçeye çevirip, siyasi partilerinde uygulamaya çalıştıkları “Sağ Kulvar” denilen kulvarda bulunan başka “Yabancı Modeller Taklitçileri” de vardı.
Arnavutluk dün bizim “Bosna Vilayeti” ne bağlı bir “ilçemiz” idi. “Bu milletin evlatları” na ne olmuştu da kendi ülkeleri Türkiye karşısında “aşağılık duygusu” na düşerek dünkü ilçemiz toprakları üzerinde kurulan “Küçük Arnavutluk” u taklit eder hale gelmişlerdi? Dergileri, “Emek Dergisi” nde hep “Hocamız Enver Hoca” diye bahsediyorlar, “Komünist Arnavutluk” un “kalkınmışlık” ta “Türkiye’den ileri” olduğunu çekinmeden ve utanmadan yazıyorlardı. Bunun böyle olmadığını, Rusya ve peykleri yanında Arnavutluk’ta da komünizmin 1990 kışında çöktüğü sırada öğrendik. “Aç Arnavutluk Halkı” kışı, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın gönderdiği büyük bir gemi dolusu unu ve patatesleri yiyerek çıkarabilmişti.
“Milli Sosyalistler”: Bunların lideri, Türkiye İşçi Partisi’nin “Sosyalist Genel Başkanı” denilen Mehmet Ali Aybar’dı. Aybar, bir nevi “Macaristan ve Çekoslovakya Modelleri” nin taklitçisi olarak kendisini göstermişti. “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği” ekseninden koparak, buraya bağlı olmaksızın kendi “Milli Sosyalizm” lerini kurmak uğrunda Macaristan’da 1956’a ImreNagy’ın liderliğinde “Macar İhtilali” ve Çekoslovakya’da 1968’da AleksandrDubçek liderliğinde “Çek İhtilali” olmuş, Sovyet Rusya, bunları, “eksen değiştirmeye izin vermeyeceğim” diyerek anında askeri müdahalede bulunarak bastırmış, kendi peyki statüsünde tutmaya devam etmişti. Aybar tarafından, özellikle genel başkanı olduğu günlerde çıkan “Çek İhtilali” ne destek verilmiş, burasını yeniden işgal eden Sovyet Rusya’ yı kınanmış, “kendi ülkelerinin şartlarına göre” diyerek her milletin “milli sosyalizmi” ni kurma hakkına saygı gösterilmesi gerektiğini dile getirmişti.
Aybar’ın “Yabancı Modeler Taklitçiliği” kokan “Milli Sosyalizm”, bazı yerli değerler ve statülerle, özellikle de iktidara gelmeyi “komünist halk savaşı” yla değil, demokratik serbest seçimler sonucu esas alan ”iktidar yolu” metodunun, parti programı olarak Marksizimlesoslandırılmasından doğan bir rejim anlayışı idi.
Aybar, Sovyet Rusya tarafından Çekoslovakya’nın işgalini kınayınca, başına gelmedik “bela” kalmadı. Kötü bir Sovyet taklitçisi “Rusofiller” onu şiddetle tenkit etmişler, “Milli Sosyalizm” denilen bir “ucube” olamayacağını, “Tek ve geçerli Sosyalizmin Sovyet Sosyalizmi olup, (Enternasyonal Sosyalizm) ona bağlanılması” gerektiğinden söz etmişlerdi. Bu sebepten, “Rusofiller” giderek TİP’in başından Aybar’ı uzaklaştırarak yerine Behice Boran’ı getireceklerdir.
“İslami Sosyalistler”:Yüce dinimiz İslamiyet’i, kendisine yabancı bir inanç anlayışı ve modeli olan Sosyalizmle soslandırmaya kalkışılarak , “İslami sosyalizm” gibi bir “ucube” ortaya çıkarılmıştır. Bunun Batı’da fikir babası Fransız eski Marksistlerinden RogerGrady olmuştur. Arap ülkelerinden ise, Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi, “Yeşil Devrim” adı altında “İslam Sosyalizmi Devrimi” yaptığından bahsetmiş, hatta bunu, az – çok “Türkiye’ye ihraç” gibi garip bir faaliyetin içinde bile bulunmuştur. “Bizimkiler” de biraz da bunlardan taklitçilikle, “Nurettin Topçu – Hüseyin Hatemiçizgisinde”, yayın organları Hareket dergisinde “İslami Sosyalizm” i işlemişler, telif ve çeviri kitaplarını yayınlamışlardır. Doğan Avcıoğlu Grubu’nun “Sol Kemalizm” i de bunlara yatkın olmuştur.
“Sol Kemalistler”: Bunların lideri Doğan Avcıoğlu idi. Onun ve çevresinin “arkasından gittikleriveya model aldıkları liderler” ise, Mısır’ın Nasır’ı, Libya’nın Kaddafi’si, Suriye’nin Hafız Esad’ı, Irak’ın Saddam Hüseyin’i idi vb. Bunlar, ülkelerinde Sosyalist karakterli, tek partili iktidarlarına, yaptıkları “askeri devrimler” le gelen “Arap Sosyalist Baas Partileri” nin liderleri idiler. “Sol Kemalistler”, “Yolumuzu CemalAbdülnasırlar aydınlatıyor” diyebiliyorlardı. Ayrıca, Afrika’nın Kongo’sunun (bu günkü Zaire) Lumumba’sından tutunuz da, Güney Amerika devletlerinin bilmem nesine kadar varan bir “Üçüncü Dünya Ülkelerinin Sosyalizmini taklitçilik” statüsünde, bunların iktidara gelme yollarından olarak, seçimlerle değil, darbelerle gelmeyi amaçlayan Avcıoğlu ve ekibi, Sosyalist Arap, Afrika ve Güney Amerika eksenli bu “Yabancı Modeller Taklitçiliği” modelini, yayın organları Yön ve Devrim gazetelerinde anlatıyorlardı. Kemalizm’i Marksizm – Sosyalizmle soslandırarak izah ettikleri için adına “Sol Kemalist ideoloji ve programı” denilen bununla, “Kemalist Ordu” da da taraftar bulmuşlar, darbe için asker – sivil işbirliğinin kurduğu “9 Mart Sol Cuntası” bu süreçte ortaya çıkmış, onun Türkiye’yi yeniden “Devrim Partisi ve programı” adı altında tek partili döneme dönüştürecek darbesinin yolu, 12 Mart 1971 darbesiyle kesilmişti.
“Ortanın Solcuları – Sosyal Demokratla vb.”: Bunlar, “Tarihi, yabancılaşmadan yabancılaşmaya savrulan bir parti olan” denilen Cumhuriyet Halk Partisi’ne inhisar edenlerdir. Bunlar, 1960 – 1980 zaman diliminde “Sol Kulvar” da “Yabancı Modeller Taklitçiliği” nden olarak kendilerini, “Sosyalizm” “Sosyal Demokrasi”, “OrtanınSolu”, “Demokratik Sol”, “Öz Yönetim”, Anadolu Solu” (?), “Yeni Sol” vb. olarak adlandıran ve tanımlayanlardır. “Rehberleri”olarak gösterdikleri liderler, Şili’nin Salvador Allende’si (Seçimle gelen Sosyalist Devlet Başkanı), Almanya’nın WilyBrandt’ı (Sosyal Demokrat Başbakan), Amerika’nın Eleanor Roosevelt’i (Bu ülkede Ortanın Solcusu Başkan), İsveç’in OlofPalme’ si (Sosyal Demokrat Başbakan) , “ Öz Yönetimli” Yugoslavya’nın Josef Tito’su (Devlet Başkanı), İngiltere’nin Margaret Teacher’idir (İngiliz Başbakanı) vb. Adına, “aşırı sol olmayan, ılımlı sol” denilen ve Marksizm –Sosyalizmle soslandırılmış bu “ Sol taklikçilikler” in içimizdeki siyasi partisi, genel başkanları Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra sırasıyla İsmet İnönü, Bülent Ecevit ve Deniz Baykal olan Cumhuriyet Halk Partisi’dir (CHP). Dışarıdan çevirdikleri ve içeride yazdıkları, sosyalist, sosyal demokrat, ortanın solcusu, demokratik solcu, öz yönetimli, yeni solcu vb. kitaplar da bunların “başucu kitapları” olmuştur.
“CHP solculuğu”nun devamından olarak, Bülent Ecevit, daha sonra kendi partisi “Demokratik SolParti”yi kurarak yoluna devam edecektir.
CHP bizde zaten, kurulduğu 1923’den beri “bir yabancılaşmadan bir başka yabancılaşmayasavrulan bir parti” olarak kendisini göstermişti. 1923 – 1946 zaman dilimini kapsayan tek partili iktidarı döneminde, o yılların dünya siyasi konjonktürüne “Taklitçi Yabancı Modeller” olarak hakim olan İtalya’nın Faşizmi, Almanya’nın Nazizmi, İspanyanın Falanjizmi ve Rusya’nın Sosyalizmi taklitçiliğinin karması “otoriter yönetimi” yle ülkeyi idare etmeye çalışmış, bu “faşizm taklitçi yönetimi” nin ardından 1960 – 2010 zaman diliminde “Ortanın Solcusu – Sosyal Demokrat – Yeni Sol” yabancı modeller taklitçiliğine “tekamül” etmişti.

Sonuç: “Çöken Tarihimiz” Nasıl Ayağa Kaldırılacak?

Bütün bu olup bitenlerden sonra, “Allahım, ne oldu, nasıl oldu da 2 – 5 bin yıllık, 20 büyük imparatorluk ve 80 küçük devlet ve medeniyetler kurmuş tarihin en büyük milletlerinden Türk Milletinin evlatları, milletlerine bu derece yabancılaşarak ve kayıtsız kalarak, kendi milletlerinden yana değil de yabancı milletlerden ve modellerden yana olabilmişlerdir?” demek geliyor ki insanın içinden, bu bizim için “Tarihimizin çöküşü” anlamına da gelir ki, onu yeniden ayağa kaldırmak için “milli –yerli –ilmi düzenimizikurmak” tan başka çare yoktur.

HALİL İNALCIK’LA HATIRALARIM VE TARİH BİLMENİN ÖNEMİ
Süleyman KOCABAŞ
Araştırmacı Yazar
kocabassuleyman @gmail. com
Tarihimizi Bilmeyen Devlet Adamları ve Politikacılar
25 Temmuz 2016’da ülkemizde bir çınar devrildi. Bir ışık, yıldız kaydı, kayboldu. Kaybettiğimiz merhum Prof. Dr. Halil İnalcık’tan bahsediyorum. Geçen yıl 100’üncü doğum yıldönümü kutlanmıştı. Hocamız İnalcık gerçekten “yaşlı bir çınar” gibi devrildi. Uzayda sönmesi gecikmiş yıldızlar gibi söndü gitti. Allah rahmet eylesin.
Benim Hoca ile ilk görüşmem ve tanışmam bir konferansına sebebiyle oldu. Konferans sonunda kendimi tanıttım ve imzalı kitaplarımı verdim. Tebrik etti, memnun olduğunu söyledi.
İkinci karşılaşmam, 1990’lı yıllarının ortalarında Türk Tarih Kurumunda oldu. Âdetimdendir, her yıl bu kuruma uğrar, yeni kitaplarından imzalı hediyem olarak kütüphanesine bağışlar, hazırlamakta olduğum yeni kitaplarım için arayıp da bulamadığım kitapların bir kısmını burada bulur, fotokopilerini alırdım.
Yine böyle bir ziyaret yılımdı. Yeni kitaplarımı vermek için kütüphane sorumlusu hanımefendinin kapısını çalarak içeri girdiğimde karşımda Halil İnalcık’ı gördüm. Hoca çok heyecanlı konuşuyor, bağırıp çağırıyor, “olmaz böyle rezalet”, “olmaz böyle şey” diye kızıp köpürüyordu. Yaşlı ellerinin titrediğini, yüzünün sarardığını gördüm. “Hocam, aman sakin olun, bu yaşta bu heyecanı vücudunuz kaldırmaz” diyerek ilk mukabelede bulundum. “Gel Süleyman otur, ben kızmayım da kim kızsın?” dedi. Hanımefendiye anlattıklarını kısaca bana da anlattı. “Biraz önce Meclis’ten geldim” dedi. Türkiye Büyük Millet Meclisini ziyaret etmiş, çok ilgi görmüş ve iyi karşılanmış. Bakanlar, milletvekilleriyle görüşmüş, konuşmuş. Onların tarih bilgilerini yoklamak için sorular sormuş. Hiç birisinden tatmin edici, doğru cevaplar alamamış. “Hocam, neler sordunuz, sorduğunuz sorulardan birisini söyler misiniz?” dedim. 10 kişiye “ Kıbrıs’ı kimden aldık?” sorusunu sormuş. Bunlardan yalnızca birisi “Venedik Cumhuriyeti’nden aldık” doğru cevabını vermiş. Diğer dokuz kişi, hani Kıbrıs Meselemizde Rumlar – Yunanlılara ihtilaflı haldeyiz ya, buna bakarak “Yunanlılardan aldık” yanlış cevabını vermişler. Hoca, en çok buna kızıp- köpürüyor, “Bir gün Kıbrıs meselesinin müzakeresi Meclis’e gelirse, Kıbrıs’ı kimden aldığımızı bilmeyen bakanlar, milletvekilleri bu mesele hakkında doğru- dürüst nasıl görüşler ortaya koşabilirler?” diye Meclis’e sitem ediyordu.
Kıbrıs’ı adada oturan Rumlar ve Yunanistan’dan (Zaten Yunanistan, Kıbrıs’ı alındığımız tarih 1571’de bize bağlı idi) değil Katolik Venedik Cumhuriyeti’nden almıştık. Üstelik de adayı alışımızın sebeplerinden biri olarak da bizi buraya ada Rumlarının “kurtarıcı” olarak davet etmesi olmuştu. Belki çok az kimse bilir. Lala Mustafa Paşa, Kıbrıs’ı fetih ettiğinde yönetim merkezi Lefkoşe’de Venedik bayrağını indiren ve yerine Osmanlı bayrağını çeken bir Rum papaz olmuştu. Katolik Venedik Cumhuriyeti, Roma’daki Papa’nın emrinde, tebaası Ortodoksları zorla Katolikleştirmek işitiyor, bunu kabul etmeyen Ortodoks Rumlara zulmediyordu. Rumlar, tebaasına din ve mezhep hürriyeti veren Osmanlı yönetimine bu sebepten imreniyor, onun yönetimine girmek istiyordu. Zaten Osmanlı Devleti Rumlar ve Yunanlıların yaşadığı Yunanistan’ı ve Ege Adalarına da Venedik’in elinden almış, Yunanlalar ülkelerine Osmanlıyı “kurtarıcı” olarak davet etmişlerdi.
Ümitsiz, Heyecansız ve Aşksız Hayat Olmaz
Halil İnalcık hocamız, kültür hayatımıza onlarca değerli ve kalıcı eserler kazandırdı. Özellikle, Osmanlıyı gerçek ve yeniden keşfedilmiş anlamıyla onun eserlerinden öğrendik.
Geçen yıl Hoca’nın 100’üncü yıldönümü kutlanmıştı. Bu vesile ile bir röportajında çok dikkatimi çeken şunları söylemişti: “Ben eserlerimin çoğunu 80 yaşından sonra yazdım.” Bizde tekaüt yaşı 65’dir. Tekaüt Arapça bir kelime olup anlamı “işe yaramaz, miadını doldurmuş” demektir. Memur emeklilerimiz için biz şimdi buna “Emekli olmak” diyoruz. Gerçekten ben kendi yaşımla da test ettim. 65 yaş sanki, insan hayatında bir “sınır”, bir “milat başı”. 65 yaşını aşınca insan gerçekten çaptan düştüğünü, vücudunun yorulduğunu ve veriminin düştüğünü açık açık görüyor. Ama, şu da var: Gençliğinizden beri kendinize biçtiğiniz bir hedefiniz uğrunda, ümitleriniz, heyecanlarınız ve aşkınız devam ediyorsa, 65 yaş bile size vız gelir.
“Ümitsiz, heyecansız ve aşksız hayat olmaz” derler. Yüzüncü yıl vesilesiyle İnalcık hocaya sormuşlardı: “Sizi 100 yaşına kadar yaşatan sır nedir?” Buna adı geçen cevabı vermişti. Yaptığınız işin heyecanın duymuyor, onun uğrunda aşkla ve şevkle çalışmıyorsanız başarılı olamazsınız. Bu, aynı zamanda beyninizi ve vücudunuzu çalıştırmanıza sebep olduğu için genç ve dinç kalmanıza sebep olur. Bunlarla Hoca, 80 yaşından sonra bile dinç kalmayı ve en verimle eserlerini bu “tam olgunluk çağı” nda vermeyi başarmıştı. Bizde 80 yaşı ki, yine insan ömründü bir diğer “milat başı” olarak , “Bir ayağı çukurda denilir. Yani mezarda.
Tarih Bilmenin Önemi
İnalcık hocanın, milletvekilleri ve bakanların tarih bilmemesine kızıp köpürmemesi yersiz değildi. Çünkü, ülkeyi yönetmeye talip liderlerin ve politikacıların iyi ve zengin tarih bilgisine sahip olmaları zorunludur. Tarih ilmine, milletlerin ve toplumların bir “Tarih Laboratuvarı” gözüyle bakmamız mümkündür. “Geçmişte olup bitenleri bize öğreten bilim dalı” şeklinde tarif edilen tarih ilminde, bize yaşanan olaylar, bütün olumlulukları ve olumsuzluklarıyla anlatılır. Onu okuyanlar için olumsuzlukları- ndan dersler alınarak bir daha bunların tekrarlanmaması ve yine olumluluklarından da dersler alınarak “iyi birer tarih tecrübesi” olarak bunların devam ettirilmesi ve üzerlerine “yeni iyiler” in konulmasına çalışılır ki, tarihte “tekamül” hep böyle ortaya çıkmıştır.
Tarihte başarılı olmuş, milletlerine hamleler yaptırmış, destanlar yazdırmış büyük liderlerin yetişme durumlarına bir bakalım. Bunlardan İngiliz Başbakanı Winston Churchill’e sormuşlar: “Nasıl başarılı devlet adamı oldun?” Şu cevabı vermiş. “Önce tarih okudum, tarih öğrendim, sonra devlet adamı oldum.” Churchill ki, İngiliz ve dünya tarihine, Donanma Komutanı ve Başbakan olarak tarihte İngiltere’ye I. ve II. Dünya harpleri “zaferlerini kazandıran devlet adamı” olarak geçmiştir.
Churchill’in dışında tarihe “başarılı devlet adamları ve liderleri” olarak başka kimler geçmiştir? Birkaçını ve herkesin bildiği ünlülerini hatırlatalım: Fatih Sultan Mehmet, I. Napolyon, OttovonBismark, Sultan II. Abdülhamid ve Mustafa Kemal Atatürk. Bunlarını hayatlarını okuyanlar hep şunları bilirler: Bu büyük liderler birer iyi okuyucu idiler ve zengin özel kütüphaneleri olan kimselerdi. Zengin tarih bilgisi sayesinde 1453’e kadar İstanbul’u fethetmek kimseye nasip olmadığı halde Fatih Sultan Mehmet’e nasip olmuştur. I. Napolyon, Fransa’nın sınırlarını Moskova’ya kadar uzatmaya çalışmış, Mısır’a kadar uzanmıştır. Tarihte hiçbir Almanın başaramadığı “Alman Birliğinin Kurulması veya Büyük Almanya” Bismark tarafından kurulmuştur. “Osmanlı İmparatorluğu 20. Yüzyıla çıkmaz batar” denilen bir ortamda, onu 1876 – 1909 yılları arasında hüküm süren saltanatı müddetince 33 yıl yaşatmayı başaran Sulta II. Abdülhamid’in “deha diplomasisi” olmuştur ki, onunla çağdan dünyanın en büyük “iki diplomatından biri” denilen Bismark, “Sultan Abdülhamid benden daha büyük diplomattı” diyebilmiştir. Osmanlı Devleti’nin yıkıntısı üzerinden, Türk İstiklal Harbi’ni kazanarak “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ni kuran ise, Mustafa Kemal Paşa olmuştur.
Mustafa Kemal, daha tahsilinin ilk yıllarından beri kendisini iyi bir okuyucu olarak geliştirmiş, bilgisini artırmak için Türkçeyi yeterli bulmayarak genç subaylık yıllarında bir Fransız kadını kendisine öğretmen tayin ederek ondan Fransızcayı öğrenmiştir. Cephelerdeki çadırlarında bile ömrü okumakla geçmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, cumhurbaşkanı olduğu yıllarda, Çankaya köşkünde ünlü sofrasının müdavimlerinden Vasfi Bey, onun kitap okumaya devam ettiğini görünce takılır: “Paşam, cephede savaşları, İstiklal Harbini kitap okuyarak mı kazandın? Üstelik cumhurbaşkanı da olmuşsun, bundan sonra çıkacağın bir makam yok. Yeter artık, kitap okumayı bırak” dediğinden ona şu cevabı vermiş: “Ben okumasa idim, bütün bunları yapamaz, cumhurbaşkanı olamazdım. Başarılarımı okumama borçluyum. Daha askeri ortaokul –lise yıllarımda ailem harçlık gönderirdi. Bunu hiçbir yere harcamadan kitap alır okurdum.”
Atatürk’ün de zengin özel kütüphanesi vardı. Kitaplarını satır satır okumuş, altlarını çizmişti. Hatta bu altlarını çizdiği ve onun hangi kitaplar ve satırlardan etkilendiğini ortaya koymak için “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” dizisi adı altında birkaç dizine kitapların tıpkı basımları yapılmıştır.
Bu diziden anladığımıza göre, Atatürk, “ İhtilal” olarak en çok 1789 Fransız İhtilalinin Nasyonalizm (Milliyetçilik), Laisizm (Laiklik) ve Liberalizm fikirleri ve “sosyologlar” dan olarak da insanı “Merkez” alan ve “Hayatı dünyalılaştıran” denilen Pozitivizm isimli felsefe – fikir cereyanının kurucusu Fransız düşünür AugusteComte’den etkilenmiş ve TC Devletini bunların fikri ve siyasi temelleri üzerine kurmuştur.
İnalcık Hoca’nın Verimli ve Örnek Profesörlüğü
Bizde üniversite öğretim üyeleri profesör olunca, genelde sesiz kalırlar ve kendilerini pasife çekerler. Bununla ilgili bir hatıramı da anlatmak istiyorum. 2000’li yılların başında idi. Erciyes Üniversitesi Sağlık ve Kültür Daire Başkanlığında memur ve kültür programları yapımcısı dostum Yaşar Elden, Kayseri Elif televizyonunda haftalık programlarından olarak, “Niçin Kitap Okumuyoruz? Kitap Okuma Alışkanlığını Nasıl Kazandırabiliriz?” isimli bir program yapmış, programına Erciyes Üniversitesi Sağlık ve Kültür Daire Başkanı Hüseyin Cömert, aynı üniversitenin Yapı İşleri Daire Başkanı Fikret Yağmur ve Talas İlçe Milli Eğitim Müdürü Osman Sel’i canlı yayında konuk etmişti. Söz sırası Osman Sel’e geldiğinde şunları söylemişti: “Geçen gün Kıvılcım kitabevinde bir masa etrafında arkadaşları oturuyorduk. Söz okumadan açılmıştı. Karşımda oturan profesör dostuma sordum: ‘Hocam, son bir ay içinde hangi kitabı okudunuz?’ ”. Hoca şu cevabı vermiş: “Ben profesör oldum. Artık Kitap okumaya ihtiyacım yok.”
Bu program, özellikle profesörün sarf ettiği söz sebebiyle üniversiteyi ayağa kaldırmıştı. Rektör Prof. Dr. Zeki Yılmaz’ı arayan birçok profesör, “Yaşar Elden programında bizi aşağıladı” diye şikayet edince, Elden’i makamına çağıran Yılmaz, “Bizi yerden yere vurdun” diyerek ona sitem etmiş ve yayın kasetini istemiş. Hukuk Müşaviri kaseti incelemiş ve suç unsuru bulamamış.
Bu programda olup bitenler bana şunu da hatırlattı: “Öğretim üyeleri, acaba profesör olana kadar kaç kitap okuyorlar, kaç kitap veya makale yazmışlar. Bir doçentin profesör olma kriterleri nelerdir?”
Bunan da cevabını yine Erciyes Üniversitesi içinden buldum. Bunula ilgili hatırım da şöyledir: Yine Rektör Yılmaz’ın günlerinde idi. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi profesörlerinden bu fakültenin dekanı dostum Prof. Dr. Ali Toksarı’yı ziyarete gitmiştim. Masasının üstü çok kalabalık harıl harıl çalışıyordu. Beni görünce, “Hocam, işlerim çok yoğun, buyurun oturun çay ısmarlayayım için” dedi. Yoğunluğu sebebiyle kısa bir çay faslı ile ziyaretimi bitirecektim. Çayımı içerken Hocaya sordum: “Hocam ne bu telaş?” Şu cevabı verdi: “Kusura bakma, yarın bir doçentin profesör olması için jüri toplanacak, profesörlük oluru raporunu yazmak için beni görevlendirdiler. Akşama bunu yetiştirmeye çalışıyorum” dedi. “Hocam” dedim. “Bir doçentin profesör olması için kriterler nelerdir?”. Cevabı şu oldu: : “En az iki makale yazıp, bir kitap yayınlaması lazım.”
Benim bu sırada yayınlanmış 40 kitabım (2016 itibariyle kitap sayımız 75 oldu) ve 150 makalem vardı. Hocaya dedim: “Hocam, iki makale ve bir kitapla profesör olunuyorsa herhalde ben 40 kitabım ve 150 makalemle 40 kere profesörüm.” Hoca da bana takıldı: “Süleyman, sen zaten beni gözümde yıllardır profesörsün. Ama, etiketin yok, sen alaylısın” dedi.
“Alaylı” deyince ben de hemen hocaya takıldım: “Tarihte büyük buluşlar ve büyük zaferlere imza atanların çoğu alaylıdır. Bizde “alaylı”, özellikle askeri bir terim olup, askeriyede, Harp Okulundan mezun olmayıp da erlikten başlayarak kendilerini ispatlayanların orgeneralliğe kadar yükselmesine denilir. “Mesela bizde bunlardan birisi, İstiklal Harbimiz zamanında I. Ordu Komutanı Orgeneral Nurettin Paşa’dır. Büyük Taarruz başlayınca, emrindeki birliklerle Balıkesir –Bursa – İnönü “Kuzey Cephesi” hattında Yunan ordusunu yan tarafından vurarak çökertti. Çöken Yunan ordusu kaçmayı başladı. Bursa – Manisa hattında onu atlı birlikleriyle kovalayarak İzmir’de denize döktü. 7 Eylül 1922’de İzmir’e giren ilk komutan ve paşa Nurettin Paşa’dır. Ardından Mustafa – Kemal – Fevzi Çakmak – İsmet İnönü üçlüsü 9 Eylül’de İzmir’e geldi” dedim.
İstiklal Savaşımız kazanıldıktan sonra komutanlar arasında “Zaferi sen kazandım, ben kazındım” polemiği başladı. “Nurettin Paşa, ben kazamdım” deyince, İstiklal Savaşının Başkomutanı olarak Mustafa Kemal Paşa, zaferin nimetini kimseye kaptırmamak için, “Hayır, sen değil ben kazandım” dedi. Hatta “Nutuk” u bunun için de yazdığından bahsedilir. “Nutuk” un neredeyse yarısı Mustafa Kemal Paşa’nın Nurettin Paşa’yı “gözden düşürme polemiği” nden ibarettir. Nurettin Paşa da ona cevap verdi. Bunların yayınlanması yasaklandı.
Nurettin Paşa’nın büyük hizmetleri olmuştur. Bu inkar edilemez. Mustafa Kemal Paşa da başkomutan olarak savaşın topyekun planlayıcısıdır ki, onun da hizmetleri küçümsenemez.
Yazımızın bu ara başlığından varmak istediğimiz hüküm şudur. Bizde maalesef birçok profesör, profesör olduktan sonra, “Artık akademik rütbe almada son basamağa gelmişim” düşüncesiyle olacak ki kendilerini sessizliğe ve pasifizme almaları oluyor. Kendileriyle karşılaştığım çoğu profesör dostum ise, , kitap yazma işi söz konusu olunca bana hep şunları söylediler: “Hocam, nasıl kitap yazalım, haftada 30 saat ders ve önünüzde dağlar kadar yazılı kağıtları. Üstelik, rektörlük ve dekanlığın verdiği bir sürü angarya görevler. Bunların arasında kaybolup gidiyoruz. Gel de kitap yazmaya vakit bul!” Bu cevapları karşısında hocalara hak verdim doğrusu. Bana da hep sorarlar: “Hocam, çok velut yazarsınız. Biz kitaplar yazamıyoruz. Siz nasıl yazıyorsunuz? Bunun sırrı nedir?” Onlara cevabım şu oldu: “Ben, bağımsız ve serbest bir yazarım. Bu işi iaşe ve ibadem için değil, içimden gelerek milletime hizmet etmek heyecanı ve aşkıyla yapıyorum. Kendimden başka hiçbir yere bağımlı değilim. Bu bakımdan bütün zamanların araştırma yapmak ve kitap yazmak için boştur. Ama, benim gibiler alaylı olduğu için pek hesaba katılmıyor.”
Değerli hocalarımız, bu cevabımı olumlu karşıladılar ve “alaylı, hesaba alınmama” fikrime çoğu katılmadı. “Hocam, siz bizden daha verimli bir yazarsınız, bizim yazamadıklarımızı siz yazıyorsunuz. Kendi kendini yetiştiren bir bilim adamı olarak bizim gözümüzde değerlesiniz. Kitaplarınızı öğrencilerimize tavsiye ediyoruz ve kitaplarımızda kaynak eserler olarak kullanıyoruz” dediler. “Yalnız” diyerek ilave ettiler: “Sizin gibi başarılı serbest yazarlara bir formül bulmak lazımdır, fahri doktorluk veya profesörlük verilebilir, derslere misafir veya sözleşmeli öğretim üyesi olarak girebilirsiniz” dediler.
İşin içinde “fahrilik” olunca bunun bizde nasıl işlediği aklıma geldi: Ömrümde şimdiye kadar pek az yazar, şair ve sanatçıya fahrilik unvanları verildiğine şahit oldum. Bizde genelde, üniversiteleri ziyaret ettiklerinde fahri doktorluk, profesörlük hep ya darbe liderlerine ya cumhurbaşkanlarına ya da başbakanlara vb. verilir. Seyrek olarak da işadamları alırlar. 12 Eylül 1980 darbesinin lideri Orgeneral Kenan Evren’e verilen plaket, doktora vb. sayısı 7 çuval dolusu olmuş. Ölmeden önce, “Bu kadar şeyi nereye koyayım ne yapayım” diye sızlanarak, bunları delikli bir taşa bağlatıp Ege denizine attırmış. Herhalde, “Kıymetini halk bilmezse balık bilsin” diye. Gazeteler bunun haberini yapmıştı. Ben de bunlardan öğrendim. Evren ve darbe yapan dört kuvvet komutanı arkadaşı “Anayasal düzeni değiştirmek” suçundan yargılanarak idam cezasına çarptırıldılar (bizde idam olmadığı için ağırlaştırılmış müebbet çevrildi), rütbeleri söküldü. Bundan dört ay önce de Anayasa Mahkemesi bu kararı onayladı. Acaba o 7 çuval dolusu plaketleri, fahrilikleri vb. verenler şimdi ne haldeler? Geri isteyebilecekler mi?
Mahkeme süreci devam ederken, 5 darbeci komutandan hayatta kalan son iki komutan Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 10 Mayıs 2015 ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya 9 Temmuz 2015’de öldüler. Evren, cumhurbaşkanı olması sebebiyle, “Devlet Töreni” ile kaldırılması gerekirken, rütbe ve unvanları alındığı için bu yapılmadı. Her iki cenaze de Genel Kurmay Başkanlığının basit bir töreni ile kaldırıldı.
Biz toplum ve millete olarak çok garip ve acayip bir toplum ve milletiz. Yukarıda unvanlarını sıraladıklarımıza plaketler, fahrilikler vb. genelde “hak ettikleri ” için değil, onlara yaranmak ve onlardan üniversiteleri, şehirleri adına ödenekler, kendilerine unvanlar vb. koparmak için verilmiştir.
Türkiye’de bunlar yaşanırken yabancı ülkelerde durum nasıl oluyor aklıma gelmedi değil. Bunun da cevabını bir hatıram olarak dostum ve meslektaşım Ziraat Yüksek Mühendisi hemşerimiz Kemal Sandık’tan öğrendim. 1999 – 2002 zaman dilimindeki Anasol – M Koalisyon Hükümeti (Anavatan Partisi – Demokratik Sol Parti – Milliyetçi Hareket Partisi koalisyon hükümeti) zamanında ABD’ye Türkiye’nin “Tarım Ataşesi” olarak atanmıştı. Türkiye dönüşü beni ziyaret etti. Yazdığım ve yayınladığım 50 kitabımı görüp inceleyince, “Üniversitede sana bir kürsü (yeni adı, bir bölüme yerleştirme) verdiler mi?” dedi. “Hayır” dedim, “Beni meslekten bir tarihçi değilim, senin gibi Ziraat Yüksek Mühendisiyim. Etiketim yok. Bu yüzden vermezler” dedim. Kendisi Amerika’da inceleme yapmış. “Amerika’da durum böyle değil” dedi. Etikete bakmazlarmış. İstersen çoban ol yaptığın işin sonucu ve kalitesine bakarlarmış. Hakkında hemen bir komisyon toplanır, kararını verir, seni getirmek istediği bir yere, makama getirirmiş. “Amerikan başarısı ve mucizesi” nin sebeplerinden birisi de bu imiş. Sayın Sandık’la, “Bizim bu seviyeye gelmemiz için daha çok ekmek yememiz lazımdır” esprisiyle şakalaştık.
Merhum hocamız İnalcık, profesör olduktan sonra kendisini sessize ve pasife almadı. En değerli, kaliteli ve kalıcı kitaplarını profesör ve hatta emekli olunca yazdı. Onun statüsünde verimli ve kitaplarının çoğunu profesör olduktan sonra yazan, İsmail Hakkı Uzun Çarşılı, Süheyl Ünver, Enver Ziya Karal, Osman Turan, Hilmi Ziya Ülken vb. gibi bir dizine de olsa örnek profesörümüz vardır. Bunları kitaplarıyla daima anılıyorlar, eskimez eserlerinin yeni yeni baskıları yapılıyor. Bunların dışında, çeşitli sebeplerden “verimli olamamaları” sebebiyle ölmüş ve isimleri unutulmuş nice binlerce tarih profesörü var. Günümüzde bir profesörümüzün başı ne kadar yoğun da olsa, ülkesine en azından birkaç kalıcı ve klasik eser kazandıracak zamanı mutlaka vardır ve yoksa aranıp bulunmalıdır. Bu uğurda 101 yaşında dünyasını değiştiren İnalcık Hoca onlara için en iyi bir örnektir. Türkiye’de ilim ancak böyle gelişir.
İnalcık Hoca’yla Son Görüşmem
İnalcık Hocayla olan hatıralarımı daldan dala atlayarak yazıyorum. Onunla dolaysız – dolaylı olduğu için ve biraz da olup bitenlerden ders almak amacıyla yazdım.
Hocayla son karşılaşmam, Erciyes Üniversitesinde Rektör Prof. Dr. Fahrettin Keleştimur’ un rektörlüğü zamanında oldu. Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu öğrenci girişinde kitaplarımı imzalıyordum. Öğrenciler, “İnalcık Hoca, okulumuza gelip konferans salonunda konferans verecek” dediler. Buna çok sevindim. Etrafında büyük bir kalabalık kapıdan girince beni gördü ve selam verdi: “Süleyman kolay gelsin, konferansımdan sonra gelip kitaplarından alacağım” dedi. İhtiyarlamıştı. Kollarından iki kişi tutarak götürüyordu. “Hocam, siz zahmet etmeyiniz, konferansımızdan sonra ben gelir veririm” dedim.
Konferansını izledim. Mutant olduğu üzerine Osmanlı tarihinden bahsetti. Gençlere öğütler verdi. “Bakınız, ben bu yaşımda bile sizlere faydalı olmak için kitaplar yazıyorum, konferans vermek için yollara düştüm. Dinçliğimi, yaptığım işin ümidi, heyecanı ve aşkını yaşamama borçluyum. Sizler de beni örnek alarak yaşınıza başınıza bakmadan çok çalışınız. Bu ülkenin büyük hizmetlerinize ihtiyacı vardır” dedi.
Konferanstan sonra hocayı bir odaya aldılar. Yanında Rektör ve hocalar vardı. Odaya ben de girerek yeni kitaplarımı imzalı olarak takdim ettim. “Seni çok takdir ediyorum, yeni eserlerini bekler, başarılarının devamını dilerim” dedi. Bu arada, Mısır’da El –Ezher üniversitesi hocalarından Prof. İbrahim Abdullah Ashap tarafından Arapçaya çevrilen ve Kahire’de yayınlanan “Sultan II. Abdülhamid Şahsiyeti ve Politikası” isimli Arapça kitabımı da takdim ettim. Buna da çok sevindi. “Bir Türk yazarının kitabının yabancı ülkelerde okunması bizim gururumuzdur” diyerek beni taltif etti. Elini öperek ve uzun ömürler dileyerek yanından ayrıldım.
İnalcık Hoca, kendisinden birçok bakımlardan örnek alacağımız bir hoca olarak ahirete intikal etti. Allah rahmet eylesin…

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz