Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

SON DAKİKA


googleplay
Kayseri Hakimiyet Gazetesi / www.kayserihakimiyet2000.com
İBRAHİM PEKBAY

VATANA İHANETLER…

Bu haber 18 Kasım 2018 - 14:41 'de eklendi ve 62 kez görüntülendi.
VATANA İHANETLER…

Çok kez yazdığım bir konuyu, bugünlerde bir kez daha yazma ihtiyacı duyuyorum, çünkü ülkemizde “VATAN HAİNLERİ” faaliyetlerinde gemi azıya aldılar.

Bizim görevimiz, milletimizi bu hainlere karşı uyarmak, uyandırmaktır.

Anadolu coğrafyası, tarihin geride kalan bölümünün hemen tamamında önemli bir yer olarak bilinmekte ve üzerinde hemen her millet ele geçirmeye, hakimiyet kurmaya çalışmışlardır.

Orta Asya’dan gelen Türk kavimleri, 1071 yılında Alpaslan ile birlikte dönülmez bir şekilde Anadolu’ya yerleşmeye başlamışlardır.

Osmanlı’nın, Osman Gazi tarafından 1299 yılında Söğüt’te kurulması ile de 1922 yılına kadar “Devlet” olarak başarıda zirveye kadar çıkmasına rağmen, 1922 yılında Cumhuriyet ile birlikte tarihe karışmış, yerine cumhuriyet rejimi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş, devam etmekte ve Atatürk’ün deyişi ile de ilelebet (Sonsuza kadar) da devam edecektir.

Bu konuda uzun uzun tarih anlatmaya gerek yok, tarih dersi de vermek niyetinde değilim. Merakı olan, açar ve okur…

Ancak ben, kısaca bilgilerinize sunacaklarım var.

Orta Asya’dan gelen Türk boyları, Anadolu coğrafyasına yerleştikten sonra da çok çeşitli Türk boyları tarafından devletler, beylikler kuruldu. Bunlardan en önemlisi Selçuklu devletidir…

Selçuklu devletinin etkilerinin en çok görüldüğü illerden biri de bizim kendimiz, yani Kayseri’dir. Bugün ilimizde bir çok tarihi eserleri mevcuttur.

Ne var ki bu devletler, Osmanlı da dahil, iç siyasi çekişmeler, ihanetler ve dış etkenler ile birlikte düşmanlar tarafından ne yazık ki tarihe geçerek ortadan kalkmıştır. En sonuncusu da Osman Gazi tarafından kurulan ve soyundan gelenlerce yönetilen Osmanlı devletidir.

Birinci dünya savaşından sonra, (Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanının tarihi bilgi yoksunluğu nedeniyle anma törenlerine katıldığı) 1918 yılında savaşın sona erdirilmesi anlaşması ile biten tarihi olaylar ile da emperyalist ülkeler Anadolu coğrafyasını paylaşmaya başladılar.

Gerek bu süreçten önce, süreç içerisinde ve sonrasındaki düşman ulusların yanında, elbette içerideki hain odakların ve yönetimlerin yetersizlikleri de sonu çabuklaştırdı.

Gazi Mustafa Kemal olarak 19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıkarak başlattığı kurtuluş savaşı, milletin umudu oldu. Ne var ki bu süreç içinde de dış güçlere karşı savaş ederken, içeride de hain odaklar ile mücadele etmek gerekti…

O süreç içindeki hainlerden biri de Dürrizade Abdullah adındaki Şeyhülislam görevindeki adam idi. Gazi Mustafa Kemal’e, Kuvay-ı milliye mensuplarına ve Gazi Mustafa Kemal’in en yakı silah arkadaşlarına karşı “Ölüm fetvası” veren zavallı idi…

O fetvayı yürürlüğe koyan ise Vahdettin idi…

Kurtuluş savaşının başarıya ulaşması ile birlikte, hainlerin hepsi de ülkeyi terk ettiler ve gittikleri yerlerde de hayatları sona erdi…

Anadolu, işte o tarihte cumhuriyet ile tanıştı, vatandaşlık bilincine ulaşması için gereken devrimler yapılmaya başlandı.

Devrimlerin önemli özelliği, vatandaşlık binincinin yerleştirilmesi, millet olmanın bilinci varılmasını sağlamak idi. O nedenle Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”tanımlaması ile her etnik kökenden oluşan milleti, her hangi bir ayrım gözetmeden vatanın sahibi olarak göstermiştir.

Ne deseydi?

“…Cumhuriyeti kuran halka…” diye başlayarak ne deseydi?

Şimdi “Andımız” üzerindeki tartışmanın, neden vatana ihanet seviyesinden olduğunu anlatmaya çalıştığımızı anladınız mı?

XXX

Bir diğer önemli konu, Türk kavimlerinin İslam ile tanışma ve o günden bu yan geçen süreç içindeki olaylar…

Türkler; 751 yılında Talas Irmağı (Güney Kazakistan) kıyısında gerçekleşen bir savaşta ilk kez birleşik Arap–Türk orduları Çin ordusunu yenince, savaşın galibiyet ile sonuçlanması, Türklerin Müslüman olmasını hızlandırmış, Karlukların ardından Oğuzlar da İslam’a geçmişlerdir.

Hz. Muhammed’in (s.a.v) 632 yılında vefatı ile birlikte “Halifelik” dönemi başlamış, din, devlet işleri ile iç içe girmişti.

Son Halife Hz. Ali’den sonra 661 yılında halifeliğin Emevi hanedanlığına geçmesi ile birlikte, din, tamamen siyaset ile iç içe olmaya başladı ve ne yazık ki bu güne kadar süre geldi.

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı en önemli devrimlerden biri de, Din işlerinin siyasetin dışında tutulması, insanların inançlarına karışılmaması ve özgür bırakılmalarını sağlamak için “Laik devlet” ilkesinin kabul edilmesidir.

İnanların, dinlerini doğru kaynaklardan öğrenmeleri için Kuran’ın ilk emri olan “Oku” emrinden yola çıkarak, toplumun okuma-yazma seviyesi yukarı çekilirken, bir tarafta Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, diğer yandan ise, dinin en büyük düşmanları ve dinden nemalanmaya çalışan “Din Adamı” kisvesi altındaki, şehyleri, tarikatları ortandan kaldırmıştır.

Atatürk, 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’da yaptığı konuşmada; “Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikatı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir. Rüesayı tarikat (Reisler, başkanlar) bu dediğim hakikati bütün vüzuhiyle (Açıklığı ile) idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapayacak, müritlerinin artık vasılı rüşt (İradelerini kullanabilen) olduklarını elbette kabul edeceklerdir. Arkadaşlar; huzurunuzda muvacehei millete (Yüz yüze) beyanı teşekkür ederken hissettiğim ve gördüğüm hususatı olduğu gibi söylemeyi tarih ve vicdan karşısında vazife bilirim.

Hükümeti Cumhuriyetimizin bir Diyanet İşleri Riyaseti Makamı vardır. Bu makam merbut (Mensup) müftü, hatip, imam gibi muvazzaf birçok memurlar bulunmaktadır. Bu vazifedar zevatın (Vazifeli kişilerin) ilimleri, faziletleri derecesi malumdur (Bilinmektedir). Ancak bu yolda vazifedar olmayan bir çok insanlar da görüyorum ki, aynı kıyafet iktisasında (Kıyafetlerinin ısrarında) berdevamdırlar (Devam etmektedirler). Bu gibiler içinde çok cahil hatta ümmi (Okur-yazar olmayan) olanlarına tesadüf ettim. Bilhassa bu gibi cühela (Cahil), bazı yerlerde halkın mümessilleriymiş (Temsilcileri) gibi onların önüne düşüyorlar. Halkla doğrudan doğruya temasa adeta bir mani (Engel) teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar. Bu gibilere sormak istiyorum. Bu sıfat ve selahiyeti (Yetkiyi) kimden, nereden almışlardır. Malum olduğuna göre milletin mümessilleri (Temsilcileri) intihap ettikleri (Seçtikleri) mebuslar ve onlardan teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi, Meclisin itimadına mahzar Hükümeti Cumhuriyettir. Bir de mahalli müntehap (Seçilmiş) belediye reisler ve heyetleri vardır. Millete hatırlatmak isterim ki, bu laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir. Her halde sahibi salahiyet olmayan (Yetki sahibi olmayan) bu gibi kimselerin muvazzaf olan zevat (Görevle yükümlü olan) ile aynı kisveyi (Giyisi) taşımalarındaki mahzuru (Sakıncayı) hükümetin nazarı dikkatine vazedeceğim (Dikkatini çekeceğim).”

İşte Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, dinden çıkar sağlayan bu kişiler, ekmekleri elden gidince Atatürk’e ve Cumhuriyete düşman olmuşlardır.

Fesli deli, Ali Erbaş, Fetöcüler, tarikat şehyleri ve Kayseri Erciyes Üniversitesindeki Veysel Aslantaş gibiler ihanet ve hıyanet içindeler…

Ve ne yazık ki bunların sayısı az değil, hatta giderek artmaktadır.

FETÖ’yü devlet içinden temizlemek için binlerce insanı işinden eden, tutuklayan, yargılayan ve hapis cezası verilenlerin dışında, bunların hala korunmalarını anlamak mümkün değil…

İşte Millet olarak bunların karşısında uyanlık olmak, ilime sarılmak ve mücadele etmektir.

Değilse tarih, batmış devletler çöplüğüdür.

 

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA