GENÇLERBİRLİĞİ SOYUNMA ODASINDA KAVGA ÇIKTI

GENÇLERBİRLİĞİ SOYUNMA ODASINDA KAVGA ÇIKTI

SUMUDİCA: “BUGÜN KAZANMAYI HAK ETTİK”

SUMUDİCA: “BUGÜN KAZANMAYI HAK ETTİK”

MESUT BAKKAL: “BATACAKSAK İKİMİZ DE BATACAĞIZ”

MESUT BAKKAL: “BATACAKSAK İKİMİZ DE BATACAĞIZ”

JULİEN HASTALIĞINA FRANSIZ KALMADI

JULİEN HASTALIĞINA FRANSIZ KALMADI

OKULLARARASI HENTBOL GENÇ KIZLAR MÜSABAKALARI TAMAMLANDI

OKULLARARASI HENTBOL GENÇ KIZLAR MÜSABAKALARI TAMAMLANDI

YAZIMLARDAKİ DAĞLAR…DAĞLAR…III
  • BEYHANASMA
    • BEYHAN ASMA
    • BEYHANASMA@kayserihakimiyet2000.com
    • 18 Nisan 2016 - 16:15:47

Binlerce yıllık kültür birikiminin üzerinde biçimlenmiş olan bugünkü Anadolu kültüründe de Türk halk masallarının bir motifi olarak karşımıza çıkan Kafdağı öğesinin kökenini eski Anadolu mitolojilerinde aramak gerekmektedir. Çünkü Hazar denizinin doğusunda yaşayan Türk topluluklarının masal ve söylencelerinde bu motif yer almamaktadır. Fars mitolojisinde Kuh-i Kaf olarak geçen bu dağ masal kahramanlarını bekleyen bir sürü zorlu engelin ardında duran gizemli, albenili bir diyardır. Bu dağa ulaşmak isteyenler ejderhalarla boğuşmak, labirentleri geçmek ve devleri yenmek zorundadır.

Masallarda bu derece zorlu bir diyar olarak anlatılmasının nedeni belki de tarih boyunca bu bölgeyi istila etmek isteyenlerin uğradığı yenilgiler ve karşılaştığı zorlukların halk tarafından unutulmamış olmasıdır. Çünkü Kafkasya komşusu olduğu uygarlık alanlarının fiili istilalarına uğramış olmakla birlikte hiçbir zaman yerleşip kalınan bir fetih bölgesi olmamıştır. Kafkasya ve dağları büyük Rus edebiyatçısı Lermantov’uda çok etkiletmedir. Dağların ihtişamı aşağıdaki  “ Dilek “ adlı şiir dizelerinde yaşadığı ruh halinin de bir yansımasıdır aynı zamanda. Kafkasya’da geçirmiş olduğu dönemlerin bir neticesi olarak bu coğrafyaya tutkun olan Lermantov ayrıca, Kafkasya Şairi olarak da anılır. Kafkasya’nın dağlarını onun kadar anlayıp ihtişamını ve gizemini dile getiren bir şair de Rus edebiyatında hemen hemen yok gibidir.

 

Neden bir kuş değilim sanki?
Niye şu tepemden uçan step kuzgunu ben değilim?
Niçin süzülemiyorum göklerde?
Ve sadece hürriyeti sevemiyorum?

Batıya, taa batıya uçardım
Atalarımın tarlalarının çiçek açtığı yerlere
Boş bir şato ve sisli dağların yurduna
Unutulmuş mezarların huzur bulduğu yerlere

Eski duvarda atalarımın kalkanları
ve paslanmış kılıçları asılı
Evet, bu kılıç ve kalkanların üstünden uçardım
Üzerindeki tozu kanatlarımla çırpardım

İskoç arf’inin teline dokunurdum
Ve odalarda sesim yankılanıp giderdi;
Dinlerdim sesimi bir taraftan, bir taraftan uyanırdım
Ve sesim çıktığı gibi sönerdi.

Ah! Hayaller imkânsız, yakarışlar boşuna
Kaderin zalim kuralları varsa burada
İçimde ve vatanımın dağları arasında
Mavi denizlerin dalgaları yayılır.
Rus edebiyatında dahi olarak anılan şair Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 1829 yılında Osmanlı-Rus savaşı sırasında Kafkasya’da bulunur ve oradan Kars ve Erzurum’a geçer. Şair, “Erzurum’a Seyahat” adlı eserinde gerek Türklere karşı sevgi ve saygısı, gerekse yaralı Türk subaylarına nasıl yardım ettiğini eserlerinde de anlatır. Puşkin bu romanında heybetli Ararat dağının ihtişamından bahseder.

Koğuştan taze sabah havasına çıktım. Güneş doğuyordu. Dupduru gökyüzünde iki başlı, karlı bir dağ parlıyordu. Gerinirken: “Ne dağı bu” diye sordum.“Ararat” dediler. Seslerin etkisi ne kadar güçlü! Var gücümle baktım bu efsanevi dağa. Yenilenme ve yaşam ümidiyle onun doruğuna yanaşan Nuh’un gemisini, bir iamın öteki barışın simgeleri olarak uçup gelen kuzgunla güvercini gördüm.

İnsanoğlunun kafasını kurcalayan şeyler arasında önemli bir yeri olmuştur dağın. Birçok din sisteminin merkezinde değil midir? Çağrıştırdığı imgeler her bireyin bilinçaltına işlemiştir. Ama bütün canlıların damarlarında akan ve her birimizde benzeri heyecanlar yaratan kanın tersine, halkların çoğunun tanıyıp önünde saygıyla eğildiği kralın tersine, dağ bütün uygarlıkların dikkatini aynı ölçüde çekmemiştir. Kimileri, Yunanistan, Çin, Japonya, Kamboçya ve Endonezya’da olduğu gibi, öncelikli bir yer vermiştir ona. Kimilerindeyse, Eski Mısır’da, Almanlar ya da Slavlarda olduğu gibi daha geri plandadır…Yine de, oralarda yaşayanların içinde bile uyandırılmayı bekleyen bir “dağcı ruhu” vardır. Dağ perilerine artık inanmıyor olsalar da, birçok çağdaşımızın içinde de uyur bu ruh. Elbette bir patikanın dönüşünde, bir mağarada, keçilerini otlatan Pan’a ya da yırtıcılarla birlikte dolaşan Artemis’e rastlayamayacağımızı biliriz. Kan, özü gereği çift yönlüdür: Hem iyidir hem kötü, uğurlu ve uğursuz, arı ve bulanık. Kralınsa olumlu bir değeri vardır. Dağ, her ikisinden de aşağı yukarı aynı uzaklıkta durur. Kasvetli, olumsuz, korkutucu bir yanı vardır. Ortaya çıkışları kimi zaman dehşet vericidir: toprak kaymaları, volkanlar, çığlar, heyelanlar ve bunların getirebileceği fiziksel ve psikolojik zararlar. Vahşetin barınağıdır dağ, en ham haliyle doğadır. “Şiddet ve dehşet, der Lucretius, baltalıklarda, dağlarda ve ormanların derinliklerinde kol gezer, bu korkunç yerlerden kaçınmak da neredeyse her zaman bizim elimizdedir.” Dağa çıkmak zordur ve zirvelere el değmemiştir. Ama yararları zararlarını çok geride bırakır. Zirvelere yağmurlarla patlayan bulut kümeleri takılır; yağmur hayat veren sulara dönüşür, seller ve ırmaklar akar yamaçlarda. Kalıcılığı, dayanıklılığı ve kuvveti çağrıştırır dağ. Gözlerini yerden ayırabilen, ayakta durabilen tek yaratık gibi, insan gibi, dikeylik idealini somutlaştırır. Olağanüstü çıkışlarıyla bakışları ister istemez yukarı çeker: Şarap gibi sarhoş eder ve bu sarhoşluk cinnete de götürebilir insanı, neşeye de. Hayatını tehlikeye atan, iplere bağlı dağcı bilir bunu, ama neşesini tırmanmakta bulur. Rus ve Türk yazarların çoğu göklere çıkarmıştır dağı, ya da onunla birlikte yaşadıkları serüvenleri aktarmışlardır. İnler ve mağaralar, belli ölçülerde dağın karşıtı gibi görünseler de, onunla ilişki içindedirler. “Doğal oyuklar”, “doğal ve yapay oyuklar”, “derin çukurlar” –Larousse “in” ve “mağara” maddeleri için bu tanımları verir– aslında yükseltilerde ya da yalıyarların altındadır. Sıradağların ve sivri tepelerin yeraltındaki uzantıları ya da bunların tersine imgeleri gibi ele alındığında, çoğu zaman, insanlar ve hayvanların yükseklerde bulduğu tek ve vazgeçilmez barınağı simgelerler. Dağda yaşanan birçok hadise, bir mağarada sahnelenir. Ermişin biri dağlarda yalnızlığı, sertliği ve aşkınlığı arayacak olsa, bir mağaraya sığınır ve orada engin deneyimleriyle konaklayabilir; böylelikle hem dağ adamı hem de mağara adamı olabilir. Melekler ve şeytanlar, ayılar ve aslanlar, ölüler ve diriler de zirveler ve oyuklarda dolanır.Modern Batı edebiyatının kutsal dağlara görece çok az yer vermiş olması şaşırtıcı, oysa en azından Rousseau’dan beri, edebiyat, dorukları alışılageldik manzaralarına dahil etmiştir.

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz