ÇELİK, AKKIŞLA’DA YAPILAN ASFALT VE KALDIRIM ÇALIŞMALARINI İNCELEDİ

ÇELİK, AKKIŞLA’DA YAPILAN ASFALT VE KALDIRIM ÇALIŞMALARINI İNCELEDİ

MUHTARLAR ATATÜRK ANITI’NA ÇELENK BIRAKTI

MUHTARLAR ATATÜRK ANITI’NA ÇELENK BIRAKTI

KAYSERİSPOR’DAN TARAFTARA DESTEK ÇAĞRISI

KAYSERİSPOR’DAN TARAFTARA DESTEK ÇAĞRISI

ÇELİK  “TÜRKİYE KAYSERİ’Yİ KONUŞUYOR”

ÇELİK “TÜRKİYE KAYSERİ’Yİ KONUŞUYOR”

GİRİŞİMCİLER EĞİTİMLERİNİ HACILAR’DA ALIYOR

GİRİŞİMCİLER EĞİTİMLERİNİ HACILAR’DA ALIYOR

YOĞUNBURÇ
  • MUSTAFAACAR
    • MUSTAFA ACAR
    • MUSTAFAAC@kayserihakimiyet2000.com
    • 22 Eylül 2017 - 12:14:45

Ağustos sıcağında vitrinleri seyrederek dolaşmanın, yarattığı aşırı terleme ile gelen bitkinliği, üzerinden atmak niyeti ile meydandaki büyük, havuzlu parkta bulduğu ilk boş bank’a oturmuş, hafifçe de olsa esen, ikindi sonrası rüzgarın yönlendirmesi ile adeta dans eden, fıskiyenin suyundan bir serinlik kırıntısı umarak dinlenmeye çalışıyordu.

Akranlarından bazılarının aksine ”okey” oynamaktan hoşlanmadığı için, her tatil gününde; vakti nasıl geçireceğini bilemez, aldığı gazetenin her yanını okuduktan sonra, bulmacayı çözmeye koyulur, bilemediği kelimeleri, bir sonraki tatil gününe kadar bulmaya çalışır, hanımının tenkitlerine kulak tıkayarak, bir tiryaki sebatı ile okuyamamış olmanın, zihninde yarattığı boşluğu doldurmaya gayret ederdi.
Babası evlerini terk ettiğinde lise 2. Sınıfta, 2. Dönemin üç, bilemedin dört haftasında okula devam edebilmiş, aç gözlü ev sahibinin, henüz iki aylık birikmiş kirayı isteme adına,kapılarını gün aşırı aşındırması sonucu, gönülsüz de olsa; okuldan ayrılarak, bir mobilya atölyesinde iş bulmuş, ancak tecrübesizliğinden dolayı, kendi yaşıtı olan kalfalara çıraklık yaparak tanışmıştı, emek dünyası ile.
Aradan geçen 7-8 yıllık süre zarfında; mesleği yeterince kavramış, askerliğini yapmış, önce kız kardeşini gelin etmiş, yeterli bir birikimden sonra da kendisi evlenmeye niyetlenmişti. Dönemin şartlarına uygun olarak; ancak ayrı ev açmak kaydı ile rıza gösteren, bir ev kızı ile evlenmiş, bir yıl sonra da , annesinin adını verdiği bir kızları dünyaya gelmişti.
Yıllardır ara vermeden sürdürdüğü; ne bulursa okuma alışkanlığının yanında ,son bir kaç yıldır kendince bir şeyler yazmak huyu edinmiş ancak; yazdıklarının “bir değer taşıyıp, taşımadığı” endişesi , uzun süredir zihnini oyalamakta, müzmin bir dizi tutkunu olan eşinin, her akşam, hem de birkaç kez;
-Ne oldu yine ? daldın gittin, sualine muhatap olmakta idi.
Biten sigarasını yere atıp, ayağı ile ezerken iş arkadaşı Recep’in, bir sohbet esnasında bahsettiği, şehrin yazar ve şairlerinin müsait oldukça toplanıp sohbet ettikleri, belediyeye ait “Yoğunburç” ismi verilen, “kültür merkezi” düştü aklına; “ iyi ki hatırladım, bundan iyi fırsat olmaz” diyerek, tarifini ezberlediği bu yere doğru ayaklandı. Şehrin tam göbeğinde yer alan tarihi kale surlarını takiben, belediyenin “Kültür Road” yazılı parkelerle kapladığı, yolu izleyerek, uzaktan kasvetli bir görünüm arz eden tarihi kale burcuna ulaştı.
Kültür merkezinin bahçe kısmında; 7-8 adet demir ayaklı masa ve her masada dörder adet demir sandalye bulunmakta idi. Tamamı on kişiyi geçmeyen, değişik tip ve yaşta insanlar, kağıt bardaklarda çay içiyor, kimileri sohbet ediyor, kimi de önündeki kitap veya dergi ile meşgul görünüyordu. “ Bunlar kültürlü insanlar olmalı” diye düşündü. Mevcut heyecanı bir kat daha artmıştı.
Süslemeli demir kapıya yaslanmış, kırklı yaşlarda görünen, görevliye yanaşarak selam verdi. Yorgun bir ses ve bezgin bir tavırla selamı alan görevli, olabildiğince soğukça;
-Buyur genç, ne istiyorsun? Diye sual edince; cesaretini toplayarak;
-Ağabey! Ben şiir yazıyorum da…
-E e , ne yapalım yani ? bu şehirde de şairden geçilmiyor.
-Yok , öyle değil. Estağfirullah, ben şiir heveslisiyim, Şair olmak ne demek? Ben haddimi bilirim.
-Tamam, tamam uzatma derdini söyle.
Bizim heveslide heves mi kalır? Vaz geçmekle ısrarcı olmak arasında fikri mekik dokuyarak, tüm cesaretini topladı;
– Bir şairle mümkünse görüşüp, akıl almak istiyordum da, tabii siz nasıl münasip görürseniz.
Acaba çok mu sert davrandım diye bir an düşünen görevli, sesine bir tutam şefkat ekleyerek babacan bir tavırla;
-Anlaşıldı. Bak delikanlı burada şair çok, hepsi de güzel şiir yazar.Ayrıca kendilerince hepsi de en güzelini yazar. Şu karşı masada uzun boylu, başı kel, sırtı surlara dönük oturan var ya?

-Evet , ağabey.
-Ona var derdini anlat. O şair Nusret Çakır. Yayınlanmış kitapları var. Sana gerekeni söyler.
-Sağol ağabey diyerek, gösterilen masaya doğru ilerledi. Yaklaşık on adımlık mesafe, ulaşılmaz bir yer oldu sanki. Bu kısacık mesafede ruhunda yaşadığı med-cezir i bir kendisi bir de Allah bilirdi ancak. Şimdi masanın hemen yanında, askerlikten kalma alışkanlıkla, elleri düzgünce yan taraflarında, esas duruşta idi. Belli belirsiz, ürkek bir sesle;
-Selamün aleyküm, ağabey .deyiverdi.
Nusret bey,mırıltı halinde selamı aldıktan sonra, bu kısık sesin sahibini, ayaktan başlayıp yukarı doğru süzerken, tok bir sesle;
-Ne var? Dedi.
-Ağabey, ben şiir yazıyorum da , şey..
-Ağabey yok, ağabey yok. Hocam diyeceksin hocam. Ben yazar okulunda ders vermiş adamım.
-Tamam hocam, siz nasıl isterseniz.
– Otur bakalım anlat.
Demir sandalyeye ilişir gibi oturdu. Ancak , ellerini nereye koyacaktı? En iyisi dizlerinin üzerinde bekletmekti. O da öyle yaptı.
-Anlatsana oğlum, ne zaman nasıl başladı bu hastalık? Neler yazdın de bakalım.
– Hocam ezberimden bir dörtlük okusam mı?
– Oku, oku dinliyorum.
Bir, iki derken üçüncü mısraı okumaya başlamıştı ki,
– Kes, kes dedi Nusret bey. “Gül” dü, “Bülbül” dü bu ne lan ! yüzlerce kez kullanılmış kafiye, ha bir de “gece”, “ hece” yok olmadı “Bilmece” evladım bunlar eskitildi, gereğinden fazla kullanıldı, anlayın artık, müstağmel oldu müstağmel.
– -Hocam, özür dilerim.
– Sustular. Sessizliği bozan Nusret beydi;
– – Ne okudun, ne okuyorsun sen?
– – Hocam ben ancak lise iki ye kadar okudum, yokluktan devam edemedim.
– – Onu demiyorum oğlum ! hangi şair ve yazarları okuyorsun ? Hemen solcular gibi yokluktan dem vurma.
– – Tamam hocam. Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Oğuz Özdeş, Faruk Nafiz ve Cahit Sıtkı gibi, kimin kitabını bulursam onları.
– – Peki, ayda kaç kitap okursun?
– – Bazen bir, iki bazen hiç..
– – Yani istikrarsızsın , öyle mi?
– Bu kadar da olmazdı. Son cümle bayağı ağırına gitmişti, mevcut saygıyı bir anda devre dışı bırakarak, diklendi;
– – Hocam ayıp olmuyor mu?
– – Ayıp olan ne?
– – Hocam bana iktidarsız dediniz Oysa ben evliyim, çocuğum da var.
– – Oğlum bu “Öztürkçeciler” dili mahvettiler dili, ben “istikrarsız “diyorum, sen “iktidarsız” anlyorsun. İs tik rar sız yani; belli bir karar üzere değilsin demek istiyorum. Hay, Allah şu hale bak.
– – Tamam, hocam ben yanlış anladım. Oysa yanlış anladığı, nihayet bir cümle, hatta kelime idi. Doğru anladıkları ise; orta boy bir romanı kapsayacak yoğunlukta idi. Öyle ya, her muhitin kendince bir ağası ve çokça marabaları vardı. Her piyasanın birkaç seçkini ve çok sayıda düşkünü vardı. Tıpkı asker ocağında usta erlerin, acemilere kıdem adı altında , mahalle baskısı uygulamaları gibi. Sahi iş yerinde yokmu idi sanki; konumuna ve koltuğuna yapışık “ ben yoksam her şey eksik, ben varsam her şey tamam” zihniyetinde olanlar.
– Bu düşüncelerle, edepli bir tavırla, ayağa kalktı;
– -Hocam, dedi. Belki de buraya hiç gelmemeliydim Özür dilerim. Diyerek, şehrin meydanına doğru yürüdü. Omuzunda hissettiği ağır yükün dengesiz dağılımından olsa gerek, yürürken yalpalıyordu. İçinden Mahsuni Şerif in “ Parsel, parsel eylemişler dünyayı” türküsünü seslendiriyordu. Şair Nusret ise mevcut duruma bir anlam veremeden, boş gözlerle takip ediyordu “Şiir heveslisi” ni.16.09.2017.
 

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz