709377.T.C. KAYSERİ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ.25.11.2017

709377.T.C. KAYSERİ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ.25.11.2017

BÜYÜKŞEHİR SON 3 YILDA 343 OYUN PARKI YAPTI

BÜYÜKŞEHİR SON 3 YILDA 343 OYUN PARKI YAPTI

SADECE CİNSEL ŞİDDETE MARUZ KALAN KADINLARIN ORANI YÜZDE 15,3

SADECE CİNSEL ŞİDDETE MARUZ KALAN KADINLARIN ORANI YÜZDE 15,3

İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ OSMAN ELMALI: ÖĞRETMENLİK BİLGELİKTİR

İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ OSMAN ELMALI: ÖĞRETMENLİK BİLGELİKTİR

YENİ İL SAĞLIK MÜDÜRÜ BENLİ, GÖREVİ KILIÇ’TAN DEVRALDI

YENİ İL SAĞLIK MÜDÜRÜ BENLİ, GÖREVİ KILIÇ’TAN DEVRALDI

28 ŞUBAT VEYA MÜSTEMLEKECİLİK ZİHNİYETİ
  • SÜLEYMANKOCABAŞ
    • SÜLEYMAN KOCABAŞ
    • suleymankocabas@kayserihakimiyet2000.com
    • 1 Mart 2015 - 16:52:01

Bugün   28 Şubat 2015’de  “28 Şubat 1997 PostmodernDarbesi”nin  18.Yıldönümünü. 18. yıl dönümü esprisiyle bir değerlendirme yapılacak olunursa, yaşanan darbenin bir nevi “Müstemlekecilik Zihniyeti” zemini ve statüsünde ortaya çıktığı, milletimizi millet yapan değerlerle nasıl oynandığı kendisini  görülür.

İktidarda, 12 Haziran 1996’da kurulan Refah Partisi (RP)  – Doğru Yol Partisi (DYP) Koalisyon Hükümeti vardı. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan başbakan, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller başbakan yardımcısı idi. Erbakan’ın “Milli Görüş” veya “Adil Düzen” misyonunaöteden beri “İrticai” gözle bakan çevreler, “Atatürkçülük  ve Laiklik düşmanı”  olarak niteledikleri onun, başbakanı olduğu hükümetle devleti “Şeriat Devletine dönüştürmesine izin vermeyecekleri” ni söylüyorlar ve yazıyorlardı.

Darbenin “Muhtırası”

Kendilerinin temsil ettiği “Merkez” in çöküp, “Çevrenin temsilcisi” denilen Erbakan’ın “pat” diye iktidara gelmesini hazmedememişler, “Nasıl olursa olsun, hangi yollara başvurulursa   vurulsun” denilerek onun iktidardan uzaklaştırmanın yollarını ararlarken, bu uğurda, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu’nun aylık mutat toplantısında kurulun asker üyeleri  genelkurmay başkanı ve 4 kuvvet komutanının “hükümetin hilafına rağmen” denilerek verdikleri  “18 Maddelik MGK  Kararları”, “Posmodern Darbe” nin milat başı oluyordu.

“Askerlerin ortakları” denilen,  iki parababası patronun elinde   “Tekelci – Kartelci Medya”,  siyasi  partiler ve bir kısım sivil toplum örgütleri de bu 18 maddeyi verme ortamının oluşturulmasında, koalisyon hükümeti kurulur kurulmazyalan – yanmış yoğun haber ve yorumlarıyla,“yangına körükle” gitmişler,  “İrtica hortluyor, devlet dönüştürülmek isteniliyor” sahte propagandalarıyla, askerler bir nevi bunlar tarafından tahrik edilerek 18 maddeyi hükümete karşı yine kendi tabirleriyle “Muhtıra” olarak vermesini sağlamışlar ve hatta bazılarına göre “Darbe yapıldı, hükümet bu maddeleri ya uygulamalı, ya  gitmeli” propagandası yapmaya başlamışlardı.

“Kurulu veya akredite  düzenin korunması adına verildi” denilen bu kararlar, uygulanacak kararlar değildi. Çünkü bunlar, Türkiye’de 1945’le birlikte “Demokrasiye Geçiş” in getirdiği “hürriyetler ortamı”ndakendisini ifade etmeye başlayan “Çevre” nin  dini, milli, ahlaki, sosyal, siyasi ve ekonomik kazanımlarını bir anda sıfırlayan, “Toplum Mühendisliği” statüsünde devletin başına bir nevi “Müstemlekeci aydın – bürokrat zihniyeti” ile çöreklenerek, kendilerini “Seçkinci –Devletçi –Devrimci” olarak tanımlayan  “Milletimize yabancılaşmış hâkim Merkez yönetimi” nintoplumu  kendi ideallerine göre yeniden “restorasyon”a yönelik maddelerdi.

RP –DYP Koalisyon Hükümeti,18 maddeyi uygulamada gönülsüz olduğu  için iktidardan zorla ve baskıyla  13 Haziran 1997’de düşürülmüş, ardından “28 Şubat savunuculuğu” yapan siyasi partilerin iktidara getirilmelerine rağmen, bunlar  da “zoraki ve baskı” ile olarak 18 maddenin ancak  1-2 maddesinin dışında hiçbir maddesini uygulayamamışlardı. Çünkü, uygulanmalarına imkan yoktu.

“Milli Güvenlik Kurulu Kararları” denilen ve Başbakan Erbakan’ın “Bunlar uygulanamaz” diyerek imzalamadığından bahsedilen bu 18 maddelik kararlar neden uygulanamazdı? Halkımızın yani “Çevre” nin  “Demokratikleşme Süreci”nde sivilleşme ve sivil toplum örgütleşmesi zemininde ortaya çıkan bütün sosyal ve ekonomik kazanımlarını sıfırlayacak maddelerdi. 28 Şubat Postmodern Darbesini, günü gününü tutuğu notlarla dört cilt halinde yazmış ve yayınlamış bir tarihçi araştırmacı yazar olarak,  18 Madde hakkındaki “tarihi hüküm”üm, bunların, bir nevi, milletimize yabancılaşmış, onu “fildişi kule” den idare eden“müstemlekeci aydın – bürokrat zihniyeti” ni temsil eden uygulama istekleri olmasıdır.

Nasıl Bir Müstemlekecilik Zihniyet?

Bunlar bize, dünyada  16. asrın başlarından itibaren  Batılı Küresel Emperyalist Büyük Devletlerin gittikleri Asya ve Afrika’dakisömürgeleştirdikleri ülkelerde uyguladıkları, yerli toplumların kendi sosyal ve ekonomik  değerlerini yıkarak yerlerine kendi sömürgeci değerlerini koymalarını aldırıyordu. “Küresel Sömürgeciliğin Başı” denilen ve büyük sömürgecilik kazanımlarıyla “Üzerinde  Güneş Batmayan İmparatorluk” adını alan İngiltere, ordularıyla giderken, gittiği her yere Misyoner Okulları ve Mason Localarını da beraberinde götürmüş, bunları istismar etmek suretiyle kullanarak  “Dünya Devi” olabilmişti. Bunlar için zaten “İngiliz İmparatorluğu büyüklüğünü Misyonerlik  ve Masonluğa borçludur” beylik sözü dillerden düşmemiştir.

Kenya Devlet Başkanı JomoKenyatta, “Müstemlekeci Zihniyet” in kendilerine nasıl bir statü getirdiği hakkında şunları söylemişti: “Hristiyanlar Afrika’ya geldiğinde, Afrikalıların toprakları, Hristiyanların İncilleri vardı. Hristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua – ibadet etmemiz gerektiğini öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda, onlar bizim topraklarımızı, biz de onların İncillerini almıştık.”

Osmanlı İmparatorluğunda da 19. yüzyılın ortalarında açılmaya başlanan Misyoner okulları ve Mason locaları da, adı gecen imparatorluk üzerinde yayılmacılık ve sömürgecilik emelleri güden Küresel Emperyalist Güçler adına, bunların   Afrika ve Asya’daki sömürgelerinde yapılanlarının aynısını bizim içimizde de yapmaya başlamışlardır. Milletimizin  evlatları bunların elinde kendilerineyabancılaştırılarak, yabancı değerin içimize taşıyıcıları ve giderek iktidara gelen unsurları (Merkez denilen) haline gelince, bizde daha Osmanlının  “Batılı örneklerle  reform süreci”ndeortaya çıkmaya başlayan  “Merkez” ve “Çevre” denilen birbirlerine zıt ve kavgalı oluşum ortaya çıkmış, bu oluşum,  Cumhuriyet döneminde  varlığını daha da artırarak  devam ettirmiştir.

Osmanlı’dan günümüz gelen süreçte,  28 Şubat’la milletimizin bütün değerleriyle oynandı, sosyal ve ekonomik alanlardaki bütün kazanımları sıfırlanmaya çalışıldı.  Özellikle, “Demokratikleşme süreciile birlikte  gelen” denilen,  “İnanç açımları ve kazanımları”  yanlış ve haksız olarak “irticai olmak” a tahvil edilerek tamamen geri alınmak istendi.

Milletimizin Değerleriyle Nasıl Oynandı?

Bu milletin, Kur’an –ı, Kur’an Kursları, İmam –Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı,Tarikatları, Cami,  Namaz, Ezan, Hutbe, Vaaz, Türban, Kurban, Ramazan, Cuma, Hac, Vakıfları, ekonomisine ve devlet dairelerindeki memurlarınıkadar   her şeyi ile oynandı. Çevrenin  kendi inançlarını yaşamak, geliştirmek aksiyonlarından olarak geliştirdiği bunları, yönetime hâkim Merkez, “kendisine zararlı” görmeye başlayarak budamaya, sınırlamaya veya yeniden “Merkezileştirmek, Devletleştirmek” e kalkıştı. Yani, demokrasilerde  olması gereken sivil toplum gelişim alanı “daraltılmak” a çalışıldı.

Hayatlarında hiç Kur’an okumamış ve hatta onu “çağ dışı” diye ötelemiş, namaz kılmamış, camiye, hacca gitmemiş, oruç tutmamış, kurban vb. kesmemişler, benim milletimin mukaddes kitabı, camisi, namazı, haccı, ramazanı, türbanı,kurbanı, cuması, hutbesi, vaazı vb. ile “müstemlekeci bir zihniyetin göstergesi” olarak oynardılar.

Kur’an’ın Türkçe okunmasından, ibadetlerin Türkçe yapılmasından, Kur’an Kursları ve İmam Hatip Okullarında “Şeriat Propagandası” yapıldığından bahisle, buraların “denetim altına alınması ve sayılarının azaltılması gerektiği” den bahsettiler.Kur’an kurslarının kapatılmasına gerekçe olarak sahte bir “Kur’an Kursları Andı” ortaya atıldı. Bu ant yeni değildi. 1971’de Akşam gazetesinin Marksist  yazarı İlhami  Soysal tarafından köşesinde  bahsedilmiş,  dönemin  Başbakanı Süleyman Demirel, yaptırdığı araştırma sonucu bu andın doğru olmadığını ve birileri tarafından uydurulduğunu açıklamıştı. 1971’de vukuu bulmuş ve doğru olmadığı  ispatlanmış bir ant olayı, 1997’de sanki “yeni” imiş gibi pişirilerek yeniden ortaya sürülmüş, günlerce Posmodern Darbenin destekçisi hatta mucidi Kartelci Medyanın  manşetlerinden  düşmemişti.  Antta, “Biz Muhammediler Kemalist düzeni yıkacağız” deniliyordu. Yabancı istihbarat teşkilatları tarafından Kur’an kurslarını karalamak için uydurulmuş bir ant olduğu belli idi. Çünkü, hiçbir Müslüman “Biz Muhammediyiz” demez. “Biz Müslümanız biz Müslümanlar” der.   “Muhammediler” tabirini daha çok  gayri Müslümler, özellikle Hristiyanlar kullanırlar.

Yeni milletin değerleri ve inanç açılımı ile oynamaya yönelik olarak, İmam Hatip Okulları mezunlarının üniversitelere girmesini önlemek için “puan ve alan sınırlaması” getirdiler. Bunun sonucu, bu okulların cazibesi kalmadı. Öğrenci bulunamadığından giderek birçoğu kapandı. İlahiyat Fakültelerinde İslami ders program ve konular iyice azaltıldı. Bunlara, başka dinlerde dahil edildi ve felsefi konulara ağırlık verildi.

Hesabını hangi süper zeka yapmışsa,  Türkiye’de her 5- 6 günde bir cami yapıldığından, cami sayısının 70 bini olup bu kadar camiye ihtiyaç olmadığından bahsettiler ve cami yapımının “izne  ve sınırlamak” a tabi tutulması için kanun çıkarmaya yeltendiler. Bazı köşe yazarları camiden, “ideolojik simge” diye bahsettiler ve Avrupa’daki gibi camilerin kubbesiz ve minaresiz olarak apartman tipi yapılmasını ihsas edecek kadar ileri gittiler.

Diyanet İşleri Başkanlığına bir Albayı “danışman” olarak atayarak, “Albayımız Diyanete çeki düzen verecektir” denildi. Türkiye Diyanet Vakfı sıkı denetim altına alındı.

Ezanın yeniden Türkçe okunmasını istediler ve merkezi okumaya dönüştürdüler. Hatta bazı Marksist yazarlar daha da ileri giderek, insanların uykularını yarıda kestiği  için sabah ve yatsı  ezanlarının okunmamasını, bu vakitlerde  namaz kılacakların  telefonlarını bir merkeze bırakarak, onların namaz için evlerinde telefonla uyandırılmasını isteyecek kadar ileri gittiler.

Camilerde hutbeler ve vaazlarda “Şeriat propagandası” yapıldığını ileri sürerek bunları  da Devletleştirdiler , Merkezileştirdiler.

Memurların mesai saatlerinin,  Ramazan ve Cuma saatlerine göre ayarlanamayacağından  bahisle, bunların  mesai saatlerine uydurulması istenildi ve yapıldı.

“Çağdaş kıyafet değildir, laikliğe aykırıdır” denilerek türban yasaklandı. Türbanlı kızların türbanlarını çıkarmaları için üniversitelerde “ikna odaları” kuruldu. Türbanlılar, üniversite kapılarından geri çevrildi. Çoğu öğrenci bu yüzden öğrenimlerini yarıda bıraktı.

Çevrenin sivil toplum örgütleri Vakıflara sınırlamalar getirilmeye çalışıldı.Samimi  ve masum tarikatlar takibe alındı. Bunlar için “Devrim kanunları uygulanmalıdır” denildi.

Askeriyede ve devlet dairelerinde namaz kılan ve eşinin başıörtülü olan memurlara “irticacı” damgası vurularakgörevlerinden uzaklaştırıldılar.

Kurbanla da oynandı. Kesilmemesine yönelik atmosfer oluşturulmak istendi. Akılları ve fetvaları kendilerinden makul “ulema kılıklı” bazılarından fetvalar alınarak, Kurban’ın farz olmayıp, sünnet olduğu ileri sürülerek “kesilmese de olur” denildi. Kesmek yerine “yalnızca para verileceği” nden bahsedenler bile çıktı.  Bir Marksist köşe yazarı, “Bir günde yüzbinlerce hayvan boğazlanır, kan akıtılır mı ? Bu bir vahşettir” diyerek karalama yaptı. “Kurban derileri irticacı kuruluşlara gidiyor” denilerek, bunlarıan Türk Hava Kurumu (THK) dışında bir başka yere verilmemesi için “Genelgeler” yayınladılar. Bayram günü,  vatandaşın elinden derisini  baskıyla almak için  cadde ve sokaklara mekanize polis ve asker timleri çıkardılar. Bayramı müteakip Kartelci Medya’da “Deri Savaşları Raporu” yayınlandı, Bu yıl ilk defa alınan tedbirlerle derilerin  %75’nin THK’na gittiği açıklandı.

Hac’la oynandı. Başbakan Erbakan’ın ’25 defa gitti” denilerek, Başbakan olarak hacca gitmesi, onun aleyhine günlerce Kartelci Medyanın manşetlerinden düşmedi. Haberlerinde,  aleyhine “bir defa gitmek yeterlidir, diğer gidişler Araplara para yedirmektir” şeklinde yorumlandı. Erbakan kendisini savunmak için “Suudi Kraliyet ailesinin  davetlisi olarak gittim” dedi.

Üstelik, bu milletin ekonomisiyle  de oynandı. Bir “İrticacı Sermaye, “”Yeşil Sermaye” rezaleti uyduruldu. “İrticacı Şirketler”, “İrticacı bakkallar, kebapçılar” genelgeleri yayınlanarak, buralardan alış –veriş yapılmaması istendi.

Müslümanlar “zengin olmamalı” idi. Çünkü zenginlik, “muhalefet” ve “güç” gösterisine sebep olurdu. Anadolu insanının, Çevrenin hakiki Müslüman, zengin olması ve devlet dairesinde baş olması ne demekti, bu olamazdı. Çevre, Merkez’in istediği kadar Müslüman ve zengin olmalı idi.  Anadolu insanına, ekonomik olarak, “Konya ovasında koyun gütmek” ve devlet dairelerinde “çaycı, kapıcı, evrakçı” tek kelime ile “hizmetli” olmak statüsü biçilmişti. Bunların dışına çıkanlar budanmalı idi.

Burada sıralayamayacağımız daha neler neler yapıldı. Bütün bunların geniş izahı, belgeleri ile yazıp yayınladığımız  4 ciltlik 28 Şubat kitaplarımızda anlatılmıştır.

İşte, bir 28 Şubat yıldönümünde daha bunları hatırladık ve bir nevi “Müstemlekecilik zihniyeti” ile devlet ve ülkenin nasıl idare edilmek istenildiğine şahit olduk.

Ak Partinin iktidara gelmesi sonucu, bu  zihniyet bütünüyle   sıfırlandı  ve  Çevre  veya Milletimiz  büyük kazanımlarına yeniden sahip oldu. Bunlarla, müstemlekeci zihniyet mensuplarının iddialarının aksine, “Ne Türkiye, ne Vatan ne Laik Cumhuriyet elden gitti.” Milletimiz,demokratikleşme ve çağın getirdiği değişim özelliklerine göre  yenilenmeye ve yeni atılımların  içine girdi…

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz