AMATÖR SPOR HAFTASI HENTBOL MÜSABAKALARI SONA ERDİ

AMATÖR SPOR HAFTASI HENTBOL MÜSABAKALARI SONA ERDİ

KOCASİNAN’DA ULUSLARARASI FUTBOL TURNUVASI

KOCASİNAN’DA ULUSLARARASI FUTBOL TURNUVASI

KAYSERİSPOR, KONYA MAÇI İLE YARALARINI SARACAK

KAYSERİSPOR, KONYA MAÇI İLE YARALARINI SARACAK

KAYMAKAM DURU, ÖĞRENCİLERE BAŞARININ SIRRINI ANLATTI

KAYMAKAM DURU, ÖĞRENCİLERE BAŞARININ SIRRINI ANLATTI

UYUŞTURUCU OPERASYONU: 5 GÖZALTI

UYUŞTURUCU OPERASYONU: 5 GÖZALTI

BİLİNMEYEN YAKIN TARİH ve ATATÜRK (2)
  • MUSTAFA METEİSLAMOĞLU
    • MUSTAFA METE İSLAMOĞLU
    • m-meteislamoglu@hotmail.com
    • 21 Ekim 2015 - 17:14:06

Düşündüm; yakalanır da sıkıştırılırsam, Paşa hakkında ne söylesem, inanmayacaklar… Ve durup dururken bir sürü işkencelere, hareketlere maruz bırakacaklar… İyisi mi, kalkıp bir yolunu bularak, Anadolu’ya geçeyim. Paşa ile görüşeyim, tekrar İstanbul’a döneyim… O zaman tutsalar da, önemi yok, çünkü nereden haber aldın? Deseler, aracı filan olmadığını, bizzat gidip kendisiyle temas ettiğimi ve gördüklerimi söylediğimi anlatır, tazyikten kurtulurum, diyordum.
Hemen kararımı verdim. İki gün sonra hareket etmek üzere hazırlığa koyuldum.
Fakat, tam hareket edeceğim sırada, evi bastılar.
Baskına uğradığımızı anlar anlamaz, arka odadan kendimi bahçeye attım. O tarihte, oturduğumuz evin sırasında, köşede Sulh Mahkemesi vardı. Bahçesinden oraya atladım, bodruma inerek, saklandım. Saatlerce öylece, kapandım kaldım. Sonra, etrafı kollayarak, kalabalığa karışıp, sokağa çıktım. Hava kararıncaya kadar tenha yerlerde dolaştım. Gece geç vakit, bir tanıdık aracılığıyla evin durumunun anlayıp, basanların gittiklerine kanaat getirince, döndüm.
Zübeyde Hanım hala kendine gelememişti. Zaten rahatsızdı. “Gördünüz mü olanı?.. Bunlar artık peşimizi bırakmazlar, yine gelirler. Yarından tezi yok, ben Paşa ile görüşmeye gidiyorum” dedim. Ve hakikaten ertesi günü (Bahricedit) vapuruna bindim.
Vapur, Kızkulesi önünde demirliydi. Hareket etmek için, İngiliz kontrolünü bekliyordu. Kamarama yerleştim, şöyle bir sigara yakayım, demeye kalmadı; bir de baktım, arkamdan biri omzumu dürtüyor, kimdir, diye başımı çevirince, karşımda sırıtan birini gördüm.
-Beyefendi…Uğurlar olsun…Hayırlı yolculuklar!…Haber aldım, kayınvalide hanımdan, İnebolu’ya gidiyormuşsunuz?… deyip duruyordu.
-Kimsiniz siz? Dedim.
-Tanımadınız mı beni?… Devlethanede görüşmüştük ya… Hatırlamıyor musunuz… Bendeniz Yusuf!… demez mi?
Ne bileyim ben, herif, o apoletli, parlak düğmeli, şeritli meritli, şapkalı İngiliz üniformasını çıkarmış, sivil giyinmiş. Tanıyamamıştım. Fakat ne arıyordu burada? Demek peşimi bırakmıyor!… Büsbütün kuşkulandım, ama ne yapabilirdim?…
Bir yandan da, kimseye hareketimi haber vermemeleri için sıkı sıkıya tembih ettiğim halde, evden haber almış olmasına müteessir oldum.
Naçar, zoraki bir gülümseyişle:
-Buyurun, oturun… Görüşelim… diye yer göstererek, kamaranın kapısını da hemen kilitledim.
Başbaşa kapalı kalınca:
-Kayınvalide sana yanlış söylemiş… Zaten biliyorsun, muztarip, yorgundur. Ben Anadolu’ya geçecek değilim. İnebolu’ya gitmiyorum. Trabzon tarikiyle Kafkasya’ya gideceğim. Enver Paşa’nın Yeşil Ordusu’na iltihak etmek niyetindeyim… dedim.
İnanmadığını hissettiren bir tavırla, açık konuşmak lüzumunu duyduğunu belirterek, dedi ki:
-Efendim, ben memlekete hizmet etmekten başka bir gaye peşinde değilim. Nitekim bu defa da, beni mahrem bir görevle, Mustafa Kemal Paşa’ya gönderiyorlar. Akrabalığımız olduğunu bildiklerinden bu göreve beni münasip gördüler. Sulh önerisinde bulunacağım. Sizin de teşrifinizi kayınvalide hanımdan haber alınca, fırsatın düşüncesiyle koştum geldim. Birlikte gideriz. Paşa hazretleri nezdinde siz de tasavvutta bulunarak, memlekete bu nazik zamanında büyük bir hizmet etmiş olursunuz…
Derhal sözünü kestim:
-Arkadaş, sana açık söyleyeyim, dedim, ben senden şüphe ediyorum. Ne desen nafile… Hele böyle bir zamanda ben İngilizlerle Mustafa Kemal Paşa arasına girip tavassutta bulunacak adam değilim. Sen de senin İngilizlerin de görülüyor ki, Mustafa Kemal Paşa’yı hala tanıyamamışsınız. Ben böyle şeylere karışmam. Sana da tavsiye ederim. Başından büyük işlere burnunu sokma!… Fakat mademki ısrar ediyorsun, ben de seni buraya kapayacağım. Bir yere kıpırdamak yok! Sesini çıkardığın anda, seni gebertirim!…
Bu kez o şaşırdı, ummadığı bir tuzağa düşmüştü. Hem de kendi ayağıyle… Kekeleyerek:
-Aman Mustafa Bey… Haşa minelhuzur, def’i hacet iktiza etse, ne yaparım?… diyecek oldu.
-Şuracığa! Şu köşeye yaparsın!… Başka laf istemem, ne halt edeceksen bu kamaranın içinde edeceksin!… Vapur kalkıncaya kadar dışarı çıkmak yok!… cevabını verdim.
-Bana hakaret ediyorsun, ben Mustafa Kemal Paşa’ya hizmet etmeye gidiyorum. Reva mı bana bu muamele?… Filan diye söylenip duruyordu, ama, aldırmadım.
Vapur kalktı, Kavaklar’dan sonra da kamarayı açtım:
-Serbestsin, yalnız şu andan itibaren birbirimizi tanımıyoruz. Selam sabah bile etmeyeceğiz. Haydi, çık… Ne halin varsa gör!… diye koyuverdim.
Nihayet İnebolu’ya vardık. Baktım, herif yine peşime takılmak hevesinde… Bir yandan da İnebolu’da inmem lazım, bu da kuyruk gibi gelirse, yolmayacak…. İnebolu’da, kim olduğumu, bunun da ne mal olduğunu anlatıncaya kadar zaman geçecek… Bir yolunu buldum, tekrar kamaraya soktum, içeri girmesiyle, kapıyı dışarıdan kilitlemem bir oldu. Kapının aralığından kendisine seslendim:
-Vapur kalkmadan çıkmaya teşebbüs etme,küçük bir hareketini sezersem, beynine kuşunu yersin!… Vapur kalktıktan sonra kapıyı vur, seslen, şu koyduğum yerden anahtarı alıp kapıyı açsınlar, çık!
Böylece, vapur kalkıncaya kadar bekledi, son dakikada İnebolu’ya çıktım, o da kamarada kaldı.
Artık rahattım. İnebolu’dan doğru bir haftada Ankara’ya gittim. Paşa, istasyondaki binadaydı. Yanında Çolak İbrahim’le diğer yakınları vardı. Beni görür görmez sevindi. Validesinden haber sordu. Mektubumu takdim ettim. Zübeyde Hanımın bu mektubunda, Çolak İbrahim’den bir şikayet de vardı. Kendisine ödünç vermiş olduğunu bir miktar parayı hala iade etmeyişinden bahsediyordu. Paşa, bunu okurken gülerek, Çolak İbrahim’e:
-Hele bak!… Valideyi üzmüşsün… Sen hep böylesindir zaten!… diye takıldı. Sonra bana döndü:
-Canım Mustafa Bey!… Bizim valideye ne oldu böyle?… Bak, yine neler yazmış!… diye anlattı: Meğer Zübeyde Hanım, mektubunda, Paşa’nın süt kardeşinin kocası Yusuf’a kolaylık gösterilmesinden filan bahsediyormuş. Halbuki, Paşa biraz önce Sinop’tan aldığı bir telgraftan, bu Yusuf’un orada –şüphe üzerine- tevkif ile alelacele yapılan bir muhakeme neticesinde İngiliz hafiyesi olduğunu öğrenmiş.
-Bu ne iştir böyle? Baksana, şimdi benden soruyorlar, bu Yusuf denen adamın üstünde validenin bana hitaben yazmış tavsiye mektubunu bulmuşlar… İdam edelim mi?… diye cevap bekliyorlar… Validenin böyle şeylere aklı ermez… Ne diye kalkar, böyle adamlara mektup verir?… Şimdi bu işin içinden nasıl çıkacağız!… diye üzülüyordu. Bir süre sonra öylece sinirli bir vaziyette, düşündü durdu.
Bir türlü karar veremiyordu.
Nedenini, sonra anladık: Paşa, İstanbul’dan Samsun’a giderken, yanında Halit adındaki son derece itimat ettiği, emir eri vardı.
Yolda, Sivas’la Erzurum arasında, bu askerin elindeki –içinde 500 lira bulunan- çanta kaybolmuştu. Paşa’nın haberi olmadan zavallı askeri üç gün üç gece döve döve, illa çantayı ve paraları meydana çıkaracaksın diye, fena halde tazyik etmişler… Bilahare çantayı da parayı da bulmuşlar ama, Halit’in de canı çıkmış, perişan bir hale gelmiş. Para bu olup bitenleri duyunca, fena halde müessir oluyor ve Halit’i: “haydi git, anamın yanında istirahat et…. Kendine gel!…” diye İstanbul’a gönderiyor.
Gönderiyor ama, İstanbul’daki Zübeyde Hanım da, o sırada, şuradan buradan kulağına gelen: “Mustafa Kemal Paşa’yı idam etmişler!… Öldürmüşler!…” şayialarıyle deliye dönmüş, bitkin bir halde dövünüp durmaktadır. Halit’i karşısında görünce: “Eyvah… Evladımın kara haberini getirdi!” diye düşüp bayılarak, hafif bir inme geçiriyor…
Paşa, gözleri yaşararak bunu anlattı, sonra tarif edilmez bir teessür içinde, kendi kendine söyler gibi, şöyle dedi:
-Şimdi bu Yusuf da idam edilirse, valide duyunca, bu sefer beyninden vurulmuşa döner, dayanamaz ölür, gider… Zavallı anacığımın benim yüzümden çektikleri yeter artık!… Bir de ölümüne sebep olmayayım… Çok rica ederim, bu adamı bana bağışlasınlar…
Günahkarsa bile, asmasınlar, sınır dışına defetsinler!…
İşte; o çok buhranlı ve müşkül anlarda bile, Atatürk’ün annesine karşı ne kadar bağlı olduğunu gösteren en canlı olaylardan biri de budur.

-Kandemir
Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tanıyan ülkeler, kendilerine gösterilen yerlere inşaatlarını yaparak elçilikler İstanbul’dan Çankaya’ya taşındı. Yenişehir ve Atatürk Bulvarı doldu ve Sakarya ve İzmir caddelerine taştı. “Ankara’nın taşı” diyerek Ankara’ya göç edenler, Esat, Emek, Seyranbağları ile Balgat semtlerine gecekondu yaptılar.
“Cumhurbaşkanlığı Pembe Köşkü binasının planı için Mustafa Kemal, Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’e verdiği direktifte, geniş ve büyük bir kitaplık ile rahat aydınlık çalışma odası istemiştir. Ayrıca Çankaya köşklerinde hakim renk, Mustafa Kemal Paşa’nın sevdiği pembe ve yeşilin çeşitli tonlarıdır ve müze olan Köşk’ün her odasının tavan süsleri Türk motifleri ve üslubuna göre yapılmıştır….
“Prof. Holzmeister’in öğrencisi ve asistanı tanınmış mimarlarımızdan Behruz Çinici, hocası hakkında şunları söylemiştir: “1983 yılında 97 yaşında ölen dünya çapındaki eserleriyle tanınan Prof. Holzmeister Atatürk’e aşık bir sanatçı idi… 1931-32 yıllarında Çankaya’daki Atatürk Köşkü’nü 1.5 yıl gibi kısa bir sürede bitirmiştir… Atatürk için: (Dünya’da Onun kadar büyük insan görmedim. Hayatta benim için hiçbir şey Ata’nın verdiği görevler kadar büyük olmamıştır.) Hocanın Türkiye’de inşa ettiği her eserde birikim ve deneylerini Anadolu kültür ve ilhamlariyle bütünleştirerek yeni sentezlere ulaştığı görülür… 16 yıl Türkiye’de kalmış ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 7 yıl hocalık yapmıştır.”
Çankaya Köşkünün bahçesinde bulunan ve şimdi “Devlet Konukevi” olarak kullanılan “Camlı Köşk” planı ise 1936 yılında Mimar Seyfe Arkan tarafından yapıldı.
“Bu bağ evi Çankaya’nın en eski yapılarından biridir. Tuğla duvarlar arasında direkler görülmektedir. Büyük ağaçlar, o zamanki Ankara’da çok az görülen bir manzaradır.”
Bugün Çankaya, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yarattığı onur kaynağı Ankara’nın kalbi, beyni olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de simgesidir. Bu bakımdan Çankaya’nın tarihi, Ankara tarihi ile birlikte değerlendirilmesi gerekir.
29 Ekim 1923 günü Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu.
Mustafa Kemal Paşa, kentin en yüksek yeri olan Çankaya’dan bakınca, önce bir tepe üstünde yer alan Kale’yi gördü. Sonra, ovaya doğru yayılan yerleşim alanı ve bu alanı kuşatan tarım alanlarını… Sonra da kentin geçmişini düşündü.
Kale içinde yıllarca önce Hititlerin kurdukları garnizonu anımsadı.
Hattiler’i, Hititler’i, Frigleri düşündü.
Frigler’in yıkılması ile bölgede Lidya Devleti ortaya çıktı. Bölge 7’inci yüzyılda kısmen Lidya Devleti egemenliğine girdi, ancak bu egemenlik uzun sürmedi. Lidya egemenliğine ilişkin eserler Yassıhöyük’ün yanındaki Küçük Höyük’te bulundu.
Bölge sonra Persler’in eline geçti. M.Ö.547’de Lidya egemenliği sona erdi.
Yine binlerce yıl önce, söylenceye göre tapınağa sunulan arabanın okunda kızılcık ağacının kabuğunun iç kısmından, ucu ve sonu belli olmayan bir kördüğüm var. Bu düğümü çözen tüm Asya’ya egemen olur. Filip’in oğlu İskender evirir, çevirir, düğümün çözülemeyeceğini anlar. Sonunda kılıcını çekerek düğümü keser. Böylece kördüğümü çözmüş olur.
Galatlardan sonra Romalıları, Arapları, Türkleri, Moğolları gördü.
Romalılar döneminde kentin imarına önem verildi. Kente İmparator Augustus’un adını taşıyan tapınak yapıldı. Tapınağın içine de Augustus’un ünlü vasiyetnamesi, Latince ve Yunanca nakşedildi.
Augustus Tapınağı imparator Augustus ve Tanrıça Roma diye anılır.
M.S. 1. ve 2. yüzyılda Ankara en parlak dönemini yaşadı.
Tarih öncesinden günümüze dek çeşitli uygarlıklar gelip geçti.
Sonra Kimmerler’i, İskitler/Sakalar’ı gördü. Ardından Hunlar çıktı ortaya. M.Ö.250’den M.S.216’ya dek hüküm sürdü. Hunlar, Türklük dünyasının öncüleri olarak bilinir. Hunlar’dan sonra adında ilk kez Türk geçen Göktürkler devleti kuruldu. Sonra Avarlar görüldü Avrupa’da. Hun Türkleri’nin yerini, Kuzeydoğu Asya’dan gelen Avar Türkleri aldı. 6’ıncı yüzyıl ortalarında Orta Avrupa’yı ele geçirdi. Bayan Han döneminde, 616 Temmuzunda İstanbul önlerine kadar geldi. Avarlar’ın ardından Hazarlar ortaya çıktı.
Sonra Karahanlılar’ı, Gazneliler’i anımsadı. Derken Ön Asya’da kurulan ilk ve en büyük Müslüman Türk devletlerinden biri olan Büyük Selçuklu Devleti’ni gördü. Yalnızca Selçukluları değil, Karamanoğulları’nı da gördü. Karamanoğulları, Oğuzlar’ın Kaçar boyu beylerinden olan Ahmed Sadeddin Bey’in oğlu Nure Sufi Bey’den inmiştir. Nure Sufi Bey, Eretna Bey’in halası ile evli idi. Ereğli’de hüküm süren devletin kurucusudur. Nure Sufi ölünce yerine büyük oğlu Kerimeddin Karaman Bey geçti. 2.BÖL. SONU

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz