AGÜSPOR AVRUPA’DA “DALYA” DEDİĞİ MAÇTA KAYBETTİ…

AGÜSPOR AVRUPA’DA “DALYA” DEDİĞİ MAÇTA KAYBETTİ…

KAYMOK’TAN VALİ KAMÇI’YA ZİYARET

KAYMOK’TAN VALİ KAMÇI’YA ZİYARET

KAYSERİ VE ZHENGZHOU’DAN İYİ NİYET

KAYSERİ VE ZHENGZHOU’DAN İYİ NİYET

MELİKGAZİ İLDEM BÖLGESİNE BİR PARK DAHA KAZANDIRDI

MELİKGAZİ İLDEM BÖLGESİNE BİR PARK DAHA KAZANDIRDI

PAŞAYEVA:MUSUL VE KERKÜK BİZİMDİ.SENARYOLARLA ELİMİZDEN ALDILAR

PAŞAYEVA:MUSUL VE KERKÜK BİZİMDİ.SENARYOLARLA ELİMİZDEN ALDILAR

BİLİNMEYEN YAKIN TARİH ve ATATÜRK (4)
  • MUSTAFA METEİSLAMOĞLU
    • MUSTAFA METE İSLAMOĞLU
    • m-meteislamoglu@hotmail.com
    • 29 Ekim 2015 - 13:56:36

Orta Asya’dan Göçler Malazgirt Sonrası
Bizans İmparatoru Romanos Diogenes, 200.000 kişiden oluşan ordusu ile Doğuya hareket etti. 26 Ağustos 1071 günü Van Gölü’nün kuzeyindeki Malazgirt Ovası’nda Türk ordusu ile karşı karşıya geldi. Savaşı Selçuklu Türkleri kazandı. Alp Arslan ile Romanos Diogenes arasında anlaşma yapıldı ve İmparator serbest bırakıldı.
Tarihinde bir dönüm noktası”dır. Bu zafer ile, tüm Anadolu Türkler’e açık duruma geldi.
Malazgirt Zaferi, Türkmen göçüne yeni bir boyut kazandırdı. Bizans İmparatoru Romanos Diogenes ölünce, anlaşma bozuldu. Bunun üzerine Alp Arslan tüm Anadolu’nun fethedilmesini emretti. Türkmenler, Kutalmış’ın Oğulları Süleyman, Mansur, Alp İlek, Devlet gibi beylerin yönetiminde hızla ilerledikleri görüldü. Bizans İmparatoru Mihael, Türkmenlere karşı koyamadı. Anadolu’daki Rum halkını eşyaları ile birlikte Balkanlar’a taşıdı. Anadolu’da boşalan yerlere de Türkmenler yerleşti.
“Van Gölü’nün kuzeyinde, Muş İli’ne bağlı Malazgirt derler bir destan şehrimiz vardır. Dokuz yüz yılı aşkın bir zaman önce, Anadolu’yu Türkler’e açan bir meydan savaşının Malazgirt Zaferi adıyla tarihe yazıldığı bir şehir. Geliniz hep birlikte bu destanın öyküsünü dinleyelim:
Büyük Selçuklu Devleti’nin ulu sultanı Alp Arslan, otuz bin kişilik ordusuyla Asya’dan Anadolu’ya yöneldiği zaman, atının gemini Malazgirt’te çekmişti. Aşılması lazım bir engel vardı, açılması gereken bir kilitle karşı karşıyaydı. İmparator Romenos Diogenes komutasındaki yüz bin kişilik bir Bizans ordusu Malazgirt Ovası’nda onu bekliyordu.
Alp Arslan, mağrur, kendine fazla güvenen imparatora önce barış teklifinde bulundu. Kabul edilmediğini görünce, ordusunu Malazgird’in hemen yakınında savaş düzenine soktu.
26 Ağustos 1071 Cuma sabahıydı o gün… Alp Arslan hücuma kararlıydı. Beyaz elbiselerini giyindi, silahlarını kuşandı, ordusuyla birlikte Cuma namazını kıldı. Malazgirt Ovası tekbir sesleriyle coşuyordu. Son bir geçit töreninden sonra, yiğitlerine şöyle seslendi:
-Askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, taarruz edeceğiz. Şu anda, bütün Müslümanlar’ın, minberlerde bizim için dua ettiklerini unutmayınız. Ya gaziyiz, ya şehit… Aranızdan ayrılmak isteyenler varsa, hemen ayrılsın. İşte ben şehitlik kefenimi giydim, sultan gibi değil, sizler gibi, sizinle birliğim. Dilerim Tanrı’dan zafer bizim olsun…
Sonra atının kuyruğuna bir düğüm attı, ordusunun başında, bir yay gibi gerildi, bir ok gibi ileri fırladı.
Ardından binler ve on binler… Malazgirt Ovası, toz bulut oldu göğe ağdı, şimşek oldu, karga oldu yere yağdı. Akşama doğru, melekler bir zafere alkış tutuyordu. Anadolu’nun parlak yıldızlı göklerine bir hilal doğmuş, bir yiğit sultan, bir millete bir kapı açmıştı. Malazgirt’ten… Yepyeni bir vatana açılan kapıydı bu.
Bizans’a gelince, yıkılmıştı, kökünden kopmuştu, kökeninden yenik ve ezikti. Koca imparator bir köleye esir olacak kadar küçük düşmüş, bitmişti. Alp Arslan, sordu ona:
-Zaferi sen kazansaydın, bana ne yapardın?
İmparator başı önünde, doğruyu söyledi:
-Ya başını kestirir, ya da astırırdım.
-Benim sana ne yapacağımı sanıyorsun?
-Üç şey yapabilirsin. Birincisi, beni öldürürsün. İkincisi, boğazıma bir zincir takar, şehir şehir beni süründürür, halkına teşhir edersin, üçüncüsüne gelince… Evet üçüncüsüne gelince, bunu yapacağını pek sanmamakla beraber, söyleyeceğim… Beni affeder, bir kölen, sadık bir dostun olarak memleketime iade edersin…
Sultan Alp Arslan yerinden doğruldu. İmparatoru omuzlarından tutarak ayağa kaldırdı:
-Evet, hakkında aftan başka bir şey düşünmedim. Bize yaraşanı affetmektir. Seni, memleketine iade edeceğim…
Koca Alp Arslan’dan, yiğit Alp Arslan’dan başka ne beklenirdi ki… İmparatoru affetti. Onu bir konuk olarak ağırladı, oturup barış şartlarını konuştu. Sonra da yanına güvenilir adamlarını koyarak memleketine gönderdi.
İmparator, Alp Arslan’a:
Ordularımı mağlup etmekle, beni yenmedin. Ancak, yüksek ahlakınla, insanca davranışınla beni ezdin, mağlup ettin… diyordu.
Malazgird’in sonu, Anadolu’da bir fetihler destanının başlangıcı oldu. Selçuklu Türkleri, kol kol Anadolu’ya yayıldılar. Kaleler fethettiler destan destan… Şehirler kurdular kubbe kubbe… Anadolu, yeni bir vatan oldu Türkler’e, ışıl ışıl… Bir destan, bir destan oldu. Ozanlar söyleşti. Oğuldan oğula, dilden dile… Rahmetli şairimiz Çağlar da yazdı son bir kez Malazgird Destanı’’nı. Bir yaprak çevirelim o koca eserden, bakınız nasıl kükrek, nasıl merdane:
Savaşta bırakıp arslanlığını,
Türk böyle gösterdi insanlığını,
İflasta Bizans’ın kibarlık süsü,
Meydana emsalsiz Türk hoşgörüsü.
Konuk ağırlama işi bitince,
Yine akın günü gelip yetince,
Gösterdi engin su ataklığını,
Yıkadı Bizans’ın bataklığını.
Neyse donmuş duran Bizans buzunda
Eridi Türk denizinin tuzunda,
Kayboldu tabanın tortusu izi,
Anadolu canlı Türkmen denizi.
Sanma Türkmen cenkçi, akıncı,
Sanma sade kullandığı kılıncı.
İnce hünerlerde ustadır eli,
Bilir kullanmayı, yayı pergeli.
Sanma demir gibi bükülmez katı,
İpekten incedir onun sanatı.
Bu toprağın insanları, Malazgird’e selam durur. Dinler, dokuz yüz yıl önceki şehit atalarının destan destan öyküsünü.
Malazgird bugün, şanlı bir zaferin anılarını taşıyan tarihi kalesinin gölgesinde, hızla kalkınan bir Anadolu şehri olarak serpilip gelişiyor. Şehrin yamacında bir anıt yükseliyor göğe doğru: Anadolu fethinin 900. Yıldönümü dolayısıyla dikilmiş olan Malazgird Zaferi Anıtı…”
Kızılkocaoğulları
2’inci Murad döneminde, Osmanlının doğu sınırındaki Türkmen boylarından birisidir. Canik bölgesine, 1300’lerden önce Anadolu Selçuklularının dağılıp parçalanma yıllarında, ayrı ayrı boylardan gelen Türkmen aileleri, gelip yerleşmişler. Burada “Canik Beyleri) adıyla hüküm sürdürmüşlerdir. Sonradan bölgenin batı kısmı “Candarığulları” na geçti.

Oğuz Han
Oğuz Han’ın soyu, Türk Han-Tutuk Han-Güyük Han-Dib Yavku Han-Alınca Han-Kara Han ve Oğuz Han biçimindedir. Bu soy kütüğü M.Ö. 6’ıncı yüzyılda Çin kaynaklarında da, söylentilerin aktarılması biçiminde kaydedilmiştir. Bu yüzden, tarihlendirme açısından, bu soyun yaşamının çok daha önceki yüzyıllara ait olduğu çıkarılabilir. Karanlık çağlarda Türk Han’ın, Ceyhun-Aral dolaylarında yaşayan ve akrabası olan Guz’la tılsımlı bir taş yüzünden savaştığı ve sonunda egemenliği elde ettiği söylenir. Bu, söylentiler içerisinde gerçeğe en yakın olasılık olarak belirtiliyor.
Oğuz Destanı’nın ana çizgisi, Şu ve Alp Er Tunga söylentileridir. Bu söylentiler, Türk hakanlarının o devirde İran hükümdarları ile savaştıklarını düşündürüyor.
Destanların bize işaret ettiği bölgeler ise, Çu Havzası, Balasagun ve Kaşgar’dır. Oğuzname’nin Ergenekon Destanı’nı oluşturan bölümlerinin 12’inci yüzyılda Çin Çu Devleti’ni kuran Türklerle ilgili olabileceği söyleniyor. Şu söylencesinin de bu Türkler’e bağlanabileceği belirtiliyor. Bu Türkler uzun bir tutsaklık döneminden sonra ortaya çıkmışlardır. Oğuzname’nin ilgili bölümlerinde bunların yaşayışlarına benzer destansı olaylar vardır.
Oğuzname’deki destanlarda geçen kişilerin ve olayların Hun Türkleri ile ilgili olduğu kabul edilir. Dünyaya egemenlik tutkusu, Yedetaşı’nı elde etme, Yabgu’nun yaanındaki Uluğ Türük, Hunlar’ın gerçek tarihlerinde de vardır. Bu tür benzerlikler, Oğuz Han’la Mete’nin de aynı kişi olabileceği düşünülüyor.
Oğuzname, Dede Korkut Hikayelerini de kapsıyor. 13’üncü yüzyılda yazıya geçirilen bu destan, elbette o tarihe kadar pek çok değişiklik geçirmiş ve öykülendirilmiştir. Yalnız, Uygurca uyarlamanın İslamiyet’in ve yerel etkilerin dışında kalabilmiş tek parça olduğu belirtiliyor. Bu kısa metin, Türkler’in en eski tarih ve uygarlıklarının yazısıdır. Burada Oğuz Han’ın yaşamı, başından geçen olaylar mantıklı ve gerçeğe uygun olarak anlatılıyor.
Oğuz Han, Türk hanları içinde karşımıza çıkan ilk toplayıcı, düzenleyici, görevlendirici, yani örgütçü bir Han’dır. Bu yüzden eski Türk tarihçileri, tarihin ilk evresini Oğuz Han’la başlatıp Cengiz Han’la bitirmeyi gelenek edinmişlerdir. Yine Türklerin örgütlenme biçimlerinden ilkini temsil eden bir yapı bu söylenti ve destanın, Oğuz Han’ın oğulları ile ilgili açıklamaların yapıldığı bölümleridir. Oğuz Han’ın, Gök Tanrı’nın kızı olan ilk eşinden doğma üç oğlu vardır: Bunlardan “Bozok” Yer Tanrı’nın kızından doğma üç oğlundan da Üçok. Bunların dörder oğullarından da yirmi dört Oğuz boyu türemiştir. Bunu Oğuz Han’ın kendi uyruğuna soktuğu diğer boylar tamamlar.
Atatürk’ten çok önceleri Oğuz Han vardı. İlk Hun hükümdarı Teoman’ın oğludur.
Oğuz Han, elindeki orduyu korkunç bir savaş makinesi haline getirdi. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra babasının üzerine yürüdü ve onu yendi. M.Ö.209’da Hun tahtına çıktı. Daha sonra doğudaki Tunguzları ortadan kaldırarak Hazar Denizi’ne kadar ilerledi. Bölgede bulunan Türk boylarını egemenliği altında topladı. Türk boylarını birleştirerek ilk kez Türk birliğini kurdu.
Oğuz Han, M.Ö.209-174 yılları arasında geçen 35 yıllık hakanlığı sırasında, sürekli savaş halinde oldu. Ülkesinin sınırlarını Hazar Denizi’nden Hint Okyanusu’nda, Himalayalar’dan Sibirya’ya kadar genişletti. Hun saldırılarına karşı inşa edilen Çin Seddi bile Oğuz Han’ın ordularını durduramadı. Nitekim Oğuz Han, bir seferde 320 bin kişilik bir ordu ile Çin üzerine yürüdü. Çin içlerine kadar girdi. Çin hükümdarı Kaoti, ülkesinin Kuzey bölgelerini Hunlara verdi ve vergi ödemek zorunda kaldı.
Oğuz Han’ın Türkçe’deki başka bir adı Alp Er Tunga’dır. Aynı ismin Çin kaynaklarında Mete olarak geçtiği söylenir. Oğuz Destanı’nda ise, Oğuz Han’ın atasının, Nuh (A.S.)’un oğlu Yafes’in büyük oğlu Türk’ün büyük oğlu Karahan’dır.
Oğuz Han’ın, Gök Tanrı’nın kızı olan ilk eşimden doğma üç oğlu vardır: Bunlardan “Bozok”: Yer Tanrı’nın kızından doğma üç oğlundan da Üçok. Bunların dörder oğullarından da yirmi dört Oğuz boyu türemiştir. Bunu Oğuz Han’ın kendi uyruğuna soktuğu diğer boylar tamamlar.”
Oğuz Han Destanı’nın küçük bir özeti aşağıdadır:
Günlerden bir gün Ay Kağan bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk kara saçlı, kara kaşlı, ela gözlü, kırmızı ağızlı idi. Perilerden daha güzeldi. Çocuk, anasından yalnız defa süt emdi. Bir daha emmedi. Konuşmaya başladı. Çiğ et ve şarap istedi. Kırk günden sonra büyüdü. Yürüdü. Oynadı. Ata bindi. Geyik avına başladı. Günlerden sonra, gecelerden sonra bir yiğit oldu. Bahadır oldu.
Oğuz Han denen bu bahadır bir gün Tanrı’ya yakarmakta idi. Birdenbire etraf karanlık kesildi. Gökten bir ışık düştü. Bu ışık aydan da, güneşten de parlaktı. Oğuz Han gördü ki bu ışığın içinde bir kız var. Bu kız çok güzeldi. Yüzünde ateşli, ışık saçan bir beni vardı. Kutup Yıldızı gibi idi. Gülse, mavi gök de gülerdi. Ağlasa, mavi gök de ağlardı.
Oğuz Han, bu kızı görünce aklı başından gitti. Kızı sevdi, aldı. Kız, Oğuz Kağan’a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine “Gün”, ikincisine “Ay”, üçüncüsüne “yıldız” adını koydular.
Oğuz Han, gene bir gün ava gitti. Gördü ki gölün yanında ağaç var. Bu ağacın kovuğunda bir kız oturuyor. Çok güzel bir kız. Saçlar bir ırmağın akışı gibi. Dişleri inciye benziyor. Gözleri gökten de mavi.
Oğuz Han’ın aklı başından gitti. Yüreğine ateş düştü. Onı sevdi, aldı. Bu kız da Oğuz Han’a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine “Gök”, ikincisine “Dağ”, üçüncüsüne de “Deniz” adını verdiler.
Bu çağda, sağ yönde Altın Han denen bir han vardı. Altın Han, Oğuz Han’a, elçi gönderdi. Pek çok altın, gümüş yolldı. Pek çok kız, yakut, inci gönderdi. Oğuz Han’a saygı gösterdi. İtaat etti. Oğuz Han, Altın Han’ın itaatini kabul etti. Sonra kırk gün yürüdü. Buz Dağı denen dağa geldi. Çok soğuktu. Çadırını kurdurdu.
Tan yeri ağardığı zaman Oğuz Han’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan; gök tüylü, gök yeleli, büyük bir erkek kurt çıktı, Kurt, Oğuz Han’a dedi ki:
-“Ey Oğuz, artık ben önünde yürüyeceğim.”
Bundan sonra Oğuz Han çadırları toplattı. Yola koyuldu. Ordusunun önünde gök tüylü, gök yeleli, büyük erkek kurt yürüyordu. Ordu, kurdu takip ediyordu.
Nice günlerden sonra kurt durdu. Oğuz Han da ordusunun durdurdu. Burada İtil denen bir ırmak vardı. Oğuz Han düşmanla karşılaştı. Savaş çok çetin oldu. Okla, kılıçla vuruşuldu. İtil Suyu düşman kanından kıpkızıl oldu ve Oğuz Han üstün geldi.
Gök tüylü, gök yeleli kurt gene öne düştü. Oğuz Han’ı Sind Ülkesi’ne götürdü. Oğuz Han burada da çok düşmanla vuruştu. Düşmanı yendi. Bu ülkeyi de yurduna ekledi. Geri döndü.
Oğuz Han’ın yanı ak sakallı, boz saçlı, çok akıllı ihtiyar bir kişi vardı. Anlayışlı, doğru bir adamdı. Oğuz Han’ın veziri idi. Adı “Uluğ Türk” idi.
Uluğ Türk günlerden bir gün uykuda bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay doğusundan gün batısına kadar uzanmıştı. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Uluğ Türk uyandıktan sonra, düşte gördüklerini Oğuz Han’a anlattı:
-“Ey Han’ım,” dedi. “Hayat sana hayırlı olsun. Gök Tanrı, düşümde gördüğümü yerine getirsin. Dilediği yeri sana versin.”
Oğuz Han, Uluğ Türk’ün sözlerini beğendi. Öğüdünü dinledi. Oğullarını topladı. Şöyle dedi:
-“Gönlüm av diliyor. Kocadım. Kuvvetim kalmadı. Gün, Ay, ve Yıldız; siz Doğu tarafına varın. Gök, Dağ ve Deniz; siz Batı tarafına varın…”
Bunun üzerine Oğuz Han’ın oğullarının üçü Doğu tarafına, üçü de Batı tarafına gitti. Gün, Ay ve Yıldız çok geyikler, çok kuşlar avladıktan sonra dolda bir altın yay buldular. Yayı aldılar. Babaları Oğuz Han’a verdiler. Oğuz Han sevindi. Yayı üç parça etti ve dedi ki:
-“Ey büyük kardeşler, yay sizin olsun…”
Gök, Dağ ve Deniz de çok geyikler, çok kuşlar avladıktan sonra yolda üç gümüş ok buldular. Okları aldılar. Babaları Oğuz Han’a verdiler. Oğuz Han sevindi. Okları, küçük oğullarına pay etti ve dedi ki:
-“Ey büyük kardeşler, aya sizin olsun…”
Oğuz Han bundan sonra Ulu kurultayı toplantıya çağırdı. Halkı da davet etti. Büyük meşveret edildi. Oğuz Han yurdunu oğullarına pay etti. Onlara verdi. Dedi ki:
-“Ey oğullar, ben çok yaşadım. Çok savaşlar gördüm. Çok ok attım. Çok ata bindim. Düşmanlarımı ağlattım. Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrı’ya borcumu eda ettim. Sizlere de yurdumu veriyorum. Size de yurdumu bırakıyorum. Bu topraklar üzerinde bilgelik ve esenlikle yaşayın. Gök Tanrı’nın buyruğundan da dışarı çıkmayın,” dedi ve gök renkli gözlerini kapadı.
Oğuz Han Destanı, savaşçı olan Oğuz Türklerinin atalarını cihangir bir kahraman olarak hayal ettiklerini gösterir. Aynı zamanda, Oğuz Türklerinin boy örgütünü de ifade eder.
Oğuz Türkleri Bozok ve Üçok adı altında iki ana bölüme ayrılır. Bozoklar, Oğuz Han’ın üç büyük oğluna oranla üç kola; Üçoklar da üç küçük oğluna oranla, üç kola, toplam olarak altı kola ayrılır. Her kol, dört boya bölünerek, 24 boy ortaya çıkar.
Oğuz Türklerine “Türkmen” de denir. Türkmen, büyük Türk, Ulutürk anlamına gelir. 4. BÖL. SONU

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz