ENDONEZYALI ÖĞRENCİLERDEN KUR’AN ZİYAFETİ

ENDONEZYALI ÖĞRENCİLERDEN KUR’AN ZİYAFETİ

PTT’NİN 177’NCİ YIL DÖNÜMÜ ETKİNLİKLERİ KUTLANDI

PTT’NİN 177’NCİ YIL DÖNÜMÜ ETKİNLİKLERİ KUTLANDI

İL VE İLÇE NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNE YENİ PERSONEL

İL VE İLÇE NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNE YENİ PERSONEL

KÜLTÜR ŞEHRİNE YAKIŞIR REKOR

KÜLTÜR ŞEHRİNE YAKIŞIR REKOR

KAYSERİ TİCARET ODASI AB BİLGİ MERKEZİ İKLİM HAFTASINI KUTLUYOR

KAYSERİ TİCARET ODASI AB BİLGİ MERKEZİ İKLİM HAFTASINI KUTLUYOR

BİLİNMEYEN YAKIN TARİH ve ATATÜRK (7)
  • MUSTAFA METEİSLAMOĞLU
    • MUSTAFA METE İSLAMOĞLU
    • m-meteislamoglu@hotmail.com
    • 9 Kasım 2015 - 15:46:50

Kocacıklıların Rumeli’deki Varlıkları
Anadolu’daki oymak adları ve yer adlarında da görüldüğü üzere, Kızıl Oğuz Türkmenleri’ne “Kızıl-kocalu”, “Kızıl-koçalı”, “Kocacıklılar” “Kocacıklar”, “Kocacık Türkmenleri” ve “Kocacık Yörükleri” gibi adlar veriliyor.

1’den devam
Rumeli’ye yerleştirilen “Kocacık Yörükleri”, 16. ve 17.yüzyıllarda kendileri için bağımsız “tahrir defterleri” düzenlenen altı Yörük grubundan birisidir. Arşivlerimizde doğrudan Rumeli’deki Kocacık Yörükleri ile ilgili olan ve yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zamanı (1543-1666) gösteren dört adet defter vardır. Bunlardan ikisi tam ve bağımsız, örgütün henüz kuvvetli olduğu zamanlara (1543 ve 1584) özgüdür. 1641 ve 1666 yıllarının durumunu bildiren diğer ikisi eksik ve diğer defterlerin içinde vardır. Bunlar, örgütün bozulmaya başladığı döneme aittir.
Rumeli’deki Kocacıkların başlarında, hakkında tarihi bir bilgiye sahip olmadığımız “Koca Hamza Yörükleri”dir. Daha önceleri “Koca Hamza Yörükleri” olarak anıldıkları, sonradan çoğunlukta bulundukları yerlerde Kocacıklar olarak tanındıkları biliniyor. 1543 yılında 132, 1584 yılında 179 ocak olarak görülen ve altmış yıl sonra 18 ocağa düşen Kocacık Yörükleri’nin nüfuslarındaki önemli artış 1572 ile 1575 yılları arasında olmuştur. Kayıtlara göre yerleştikleri ve kendi adları ile yazıldıkları yerler şuralardır:
“Hırsova, Tekfurgölü, Varna, Pravadi, Aydos, Ruskasrı, Ahyolu, Karinabad, Şumnu, Burgaz, Kızılağaç, Yanbolu, Eskibaba, Kırk Kilise, Edirne, Filibe, Silistre, Hacıoğlu-Pazarcık, Akkerman, Bender, Kili”. Kısmen Naldöken ve Tanrıdağı Yörükleri’nin de bulunduğu Doğu Trakya, Bulgaristan ve Doğu Rumeli’nin doğu tarafları, bütün Dobruca ve Bender, Akkerman yörelerinde (Eski Paşa Livası ile birlikte Kırk Kilise, Çirmen, Vize, Silistre, Bender, Akkerman Sancakları) yaşayan Kocacıklar, onlardan az miktarda olmakla birlikte oldukça önemli bir grup teşkil etmişlerdir. Bu bölgede başlarında “subaşı” olarak 1543 yılında Mustafa (bz) bali Bey, 1572 yılında Mahmut, 1584 yılında Mehmet ve 1603 yılında Muharrem Beyler görülmektedir.
Kocacık Yörüklerinin yerleştikleri yerler, Karadeniz sahilini, takriben, Filibe istisna edilirse, nihayet, 250 kilometrelik bir saha içinde uzanan şerit içinde, bugünkü Türkiye’den Edirne ve Kırklareli vilayetleri, Bulgaristan ve Doğu Rumeli’nin doğu tarafları ve Silistre dahil olmak üzere boydan boya Dobruca ve nihayet Kuzeyde Kili, Bender, Akkerman üçgeninin bulunduğu mıntıkalardan ibarettir. 16’ıncı yüzyılın ikinci yarısında en çok yoğunluk gösterdikleri bölge Yanbolu, Varna, Şumnu arasıdır. Sonra Hırsova gelir ki, bu miktar, bu mıntıkada yazılan Naldöken, Tanrıdağı, Selanik Yörükleri toplamından daha fazladır ve bu grup içerisinde Yanbolu’dan sonra da fazla bulundukları yerdir. 16’ıncı yüzyılın ikinci yarısında, bugün çoğunu tespit edemediğimiz, Kocacık Yörükleri’nin ikamet ettikleri 1600’den fazla meskun mahal bulunmaktaydı. Kendi isimleri ile kayıtlı oldukları 1543 Tarihli Tahrir Defteri’ne göre, bizzat kendi hatıralarını taşıyan şu köy ve sancak adlarını tespit edebiliyoruz:
“Kocalar” (Ahıyolu), “Kocagöl”, “Koca-kurd”, “Koca-oğulları”, (Akkerman, Bender, Kili), “Koca-halil” (Babaeski), “Kızılca”, “Kocaşlı”, “Koca-göl” (Dobruca), “Kızılca-veli”, “Kızıl-hisarlık”, “Kocuk-bilal” (Hırsova), “Koca-tarla” (Kırkkilise), “Kızılcalı” (Provadi), “Koca-ömer” (Rus Kasrı), “Kızılca”, “Kızılca-ismail”, (Varna), “Kızılcıklı”, “Kocalar”, “Kocalı-musa Kocalı” (Yanbolu), “Yenice-kızılağaç (Sancağın adı).
Kocacık Yörükleri kendi defterlerine yazıldıkları bu yerlerin dışında da buralardaki yoğunlukta yazıldıkları bu yerlerin dışında da buralardaki yoğunlukta olmasa da, önemli miktarda bulunuyorlardı. “Evlad-ı Fatihan Teşkilatı”nın kurulmasına kadar özellikle, “Selanik Yörükleri” ve “Ofçabolu Yörükleri” olarak yazılan ve kayıtları tutulan grupları içinde Kızıl Oğuz ya da Kocacık Yörükleri de vardı.
Fethinden itibaren yoğun bir şekilde bütün Makedonya ve Teselya bölgesinde, nispeten az miktarda olmak üzere de Bulgaristan ve Dobruca’da iskan edilmiş olan “Selanik Yörükleri”, Teselya’da; en çok Yenişehir’de, Flrorina, Serfiçe, Avrethisarı, Ustrumca’da, Dobriça’da da Silistre’de yaşıyorlardı. Toplam 500 ocak olan Selanik Yörükleri, 1543 Tarihli Tahrir Defteri’ne göre “ocak” sayılarıyla birlikte şu mıntıkalarda bulunuyorlardı:
Manastır (7), Pirlepe (13), Florina (36), Serfiçe (33), Fener (23), Badracık (5), Çatalca (60), Yenişehir (117), Kelemeriye (35), Pınardağı (8), Yenice-Vardar (2), Avrethisarı (47), Usturumca (28), Demirhisar (8), Filibe (10), Kızıl-ağaç, (2), Yenizağra (1), Eskizağra (6), Akçekazanlık (19, Hasköy (1), (Lofça), Yanbolu (1), Tatarpazarı (7), Pravadi (3), Silistre (26), Tekfurgölü (2), Varna (4), Hırsova (29, Şumnu (2), Çernova (4), Tırnova (3).
“Ofçabolu” bugünkü Makedonya Cumhuriyeti sınırlarındaki Üsküp ile İştip arasında az arızalı ve göçebe yaşayış tarzına elverişli bir bölgenin adıdır. Buraya “Mustafa Ovası” da denilmektedir. Merkez kasabası İştip’tir. Gerek burada, gerek Pirlepe ve Tikveş civarında bulunan, daha 19.yüzyılda bile varlıkları tespit edilen Yörükler, 16. Ve 17.yüzyıllarda “Ofçabolu Yörükleri”ni teşkil ediyorlardı. Bunlar imparatorluğun eski Kosava ve Manastır vilayetlerinde bilhassa dört yerde yoğun bir halde, Bulgaristan ve Dobruca’da da bazı yerlerde tek tük olarak görülmektedir. 1566’da 97, 1608’de 88 ocak olarak tespit edilen Ofçabolu Yörükleri, 1566 Tarihli Tahrir Defteri’ne göre Üsküp (18), Ostruva (14), İştip (31), Pirlepe (35), Tatarpazarı (19, Filibe (1), Yanbolu (2), Silistre (1), Tırnova (2) ve İhtiman (2)’da bulunuyorlardı. Burada kayıtlara geçen “ocak” sayıları yoğun olarak yaşadıkları yerleri de göstermektedir.
Yukarıda değinildiği üzere, Rumeli’yi Türkleştiren bu Yörük unsurlar, 1691 yılından sonra “Evlad-ı Fatihan” ismiyle yeniden örgütlenmişlerdir. Hasan Paşa tarafından yapılan “tahrir”e göre, 1691 (1102) Tarihli Evlad-ı Fatihan Defteri’nde tespit edilebilen “Kızıl Oğuz” veya “Kocacık” Yörüklerinin adını taşıyan kaza ile köy adları ve bu köylerin çıkarmakla yükümlü oldukları “yürük piyadeleri” sayısı şu şekildedir (parantez içindeki isimler köylerin bağlı oldukları kazaları göstermektedir):
Yenice-i Kızılağaç 14, Kızılcıklı 2 (Çırpan), Kızılca-ali 8 (tatarpazarı), Koca-beğli 1 (Filibe), Kızılca-kasaplı 7 (Uzunca-ova Hasköy), Kızıllu 5 (Kavala), Kızıl-doğan 9 (Toyran), Kızıllı 14 (Nahiye-i Bazargah), Koca-ahmedli 66 (Cuma-pazarı, Sarı-göl), Kocalı Mahallesi (Radovişte 50), Koca-Ömer ma’a Kaba-ağaç 11, Kızıl–ağaç 1 (Gümilcine), Koca-mahmudlu 1 (Yenice-karasu), Boynu-kızıllı 14 (Çağlayık), kızıllık 26 (Serez), Koca-doğan 3 (Hacı-oğlu-pazarı), Kara-koca 5, Kızılcıklı 43, Koca-oğulları 7 (Silistre), Koca-ali ma’a Dede 3, Koca-doğan 1, Kızıllar 9, Koca-pınarı (Hezergrad), Kara-koçılı (Kara-kocalı ?) 18, Kocaman 1 (Ruscuk), Kocacıklu 4, Bayır-kocalar 4 (Şumnu).
Atatürk’ün Dedesinin Köyü Kocacık
Mustafa Kemal Atatürk, dünyaya gözlerini açmadan önce Makedonya’da Kocacık diye anılan bir köy vardı. Söylencelere göre, “Kocacık“ sözcüğünün aslı “Kocaceng” tir. “Büyük Savaş” anlamına gelir. Türklerin Balkanlar’a geçişinin ardından Arnavut Kralı İskender Bey ile Türkler arasında burada çok büyük bir savaş olmuş.
Bu savaşa da “Büyük Savaş” anlamına o günün diliyle “Kocaceng” denilmiş. Zamanla halk söyleyişinde görülen değişmeler sonucu “Kocaceng” sözcüğü önce “Kocacenk”e, sonra da “Kocacık”a ve Rumeli ağzıyla “Kocacik” biçimine dönüşmüştür.
Yine Kocacıklılara göre, Kocacık’ın en eski adı “Orovnik” tir. Sözcük, eski Makedonca’dan geliyor, ama halk anlamını bilmiyor.
Daha sonraları Emathia prensi Gjon Kastrioti’nin oğlu Gjergj Kastrioti, küçük yaşta Osmanlı sultanı 2.Murad’a rehin verildi. Müslüman oldu ve Edirne’de iç oğlanı olarak yetiştirildi. Sultan 2. Murad kendisine Büyük İskender’in adından esinlenerek İskender adını ve bey unvanını verdi. İskender Bey Osmanlıların 1443 yılında İzladi’de (Zlatica) uğradığı yenildi sırasında, Müslümanlara karşı savaşan Arnavut soydaşlarına katılmak üzere askerleriyle birlikte Osmanlı ordusundan kaçtı. Ardından yeniden Hıristiyan oldu ve ailesine ait mülkleri geri aldı.
1444 yılında Arnavut soyluları arasında bir birlik kuran İskender Bey, aynı yıl bu birliğin başkomutanlığına alındı. Kocacık (Svetigrad) ve Akçahisar kalelerini aldı. 1444-1446 yılları arasında, Osmanlıların Arnavutluk üzerine düzenledikleri 13 akını başarıyla püskürttü. 1450 yılında Kroya Kalesi’ni kuşatan 2. Murad’ın orduları karşısında gösterdiği üstün direnişle bütün Batı dünyasında adını duyurdu. Sonraki yıllarda Napoli ve Venedik ile papalıktan da destek gören İskender Bey, Papa 3. Calixtus tarafından papalık orduları başkomutanlığına atandı. 1451 yılından sonra 2.Mehmed’in (Fatih) düzenlediği akınlar sonucunda Osmanlılara bağlılığını bildirmek zorunda kaldı. 1463 yılında Venedik’le kurduğu ittifakın desteğiyle Osmanlılara karşı yeni bir saldırı başlattı. Yaşamını sonuna değin Osmanlılara karşı direnen İskender Bey’in ölümünden kısa bir süre sonra Kroya Kalesi düştü. 1478 yılında Arnavutluk, Osmanlı egemenliği altına girdi.
Öğretmen Selim Maksut’un anlatımına göre Kocacık halkı Konya’dan gelmiş. Köyün adı çok eski tarihlerde “Kocacenk” idi. Civarda yaşayan insanlar da burada yaşayanları “Konyarlar” olarak tanıyordu. Köy yakınlarındaki büyük çarpışmadan dolayı köye bir ara Kocacenk denilmiş. Daha sonra Kocacık olarak anılmış. Makedonca resmi adı da aynı imiş.
Atatürk, Kocacık ve Konya
Atatürk atalarının Konyalı Yörükler oluşundan çok mutluydu. Bir gün ilk Konya milletvekillerinden Naim Hazım Onat’a “Konya benim dedelerimin öz vatanıdır. Onlar, Rumeli’ne Konya’dan göçmüşlerdir” dedi.
Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey, o dönemin Manastır Vilayetinin Debre-i Bala Sancağı’na bağlı Kocacık nahiyesinde dünyaya gelmişti. Makedonyalı Türk araştırmacı-yazar İlhami Emin ve tarihçi Numan Kartal’ın belirttikleri gibi, dedesi Kırmızı Hafız Ahmet Efendi’nin annesi; “Gulalar”, babası; “Pınarlar” ailelerinden geliyordu. Hafız Ahmet Efendi, kardeşi Hafız Mehmet Emin’le birlikte 1850 yıllarında ticaret amacıyla önce Manastır’a sonra da Selanik’e gelerek yerleştiler. Ali Rıza Bey, Manisa’dan göçen Yörüklerden olan Sarıgöl Köyü’nden Zübeyde Hanım’la 1871 yılında evlendi. Altı çocukları oldu, dördü öldü. 1881 yılında doğam Kemal, 1888 yılında 47 yaşında iken ölen babası Ali Rıza Beyin ayrılığıyla öksüz kaldı ve babasızlığın acısı ile büyüdü.
Yıllar sonra eşi Latife Hanım ile birlikte Konya’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, yaşı seksene ulaşmış, dinç, nur yüzlü, tok sözlü bir ihtiyar olan Abditolu Hacı Hüseyin Ağa ile karşılaştı. Abditolu Hacı Hüseyin Ağa, Konya’nın Sadırlar (Sedirler) Mahallesi’nde iki odalı kerpiç bir evde, karısı Akife Ana ile beraber oturuyordu. Üç oğlundan ikisi şehit olmuştu. En küçüğü olan oğlu Ahmet (Küçükkoç) Abditolu Köyü’nde oturuyor, 3 yıl önce kente göç eden babasının harcını köyden karşılıyordu. Konya Çiftçiler Birliği, bu okuyup yazması yok, fakat tecrübeli ihtiyarı Konya çiftçilerinin temsilcileri arasına seçmişti. Sıra, Çiftçiler Birliği’ne gelip de Hüseyin Ağa diğer birkaç çiftçi ile birlikte Atatürk’ün huzuruna kabul edildiğinde, kollarını iki yana açarak büyük bir samimiyet ve safiyetle:
-Hoş geldin benim aslan Paşam, hoş geldin yavrum, diyerek Atatürk’ü kucaklamıştı.
Atatürk, beyaz sakallı, nur yüzlü bu ihtiyarın yüreğinden kopan samimi davranışından çok duygulanmış,hatırını sormuştu:
-Sağol baba! Kaç yaşındasın?
-Seksene girdik diyelim oğul.
-Çocukların var mı?
-Üç oğlandan biri sizlere ömür Çanakkale’de, öteki Sakarya’da şehit oldu, en küçüğü köyde, eker, diker, bize bakar. Sen sağ ol da yavrum, bize de baba diyen bulunur elbet.
-Bundan sonra ben de sana baba diyeceğim. Benim babam olur musun?
Atatürk’ün samimi sözü, uzun boylu, iri yapılı ihtiyar köylüyü yüreğinden sarsmıştı. O, Paşa’sından böyle bir yakınlık beklemiyor, hatta eskimiş çuha poturu, belini saran yün kuşağı ve ayağındaki yamalı kunduraları ile yanına giremeyeceğini sanıyordu. Ama şimdi karşısında Milletin kurtarıcısı sevgili Paşa’sı kendisine “babam olur musun?” diyordu. Gözlerinden yaşlar beyaz sakalına doğru süzülürken bir şeyler söylemek istedi. Boğazı düğümlendi. Söylemeye mecali kalmayınca da Paşa’sını bir kere daha kucakladı, neden sonra “oğlum” diyebildi.
Olay Konya’da kısa sürede duyuldu: Abditolu Köylü Hacı Hüseyin Ağa Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın babalığı oldu” haberi her tarafa yayıldı, gazetelere geçti.
Hüseyin Ağa’ya Atatürk’ün bu iltifatı, başta Konya Valisi Kazım Müfid Bey olmak üzere, Konya Belediye Başkanı M. Muhlis (Koner), Konya ileri gelenleri tarafından da benimsenmiş, Hüseyin Ağa’ya, gerçekten Atatürk’ün babalığı, Atatürk’ün sevdiği köylü gözüyle bakmaya başlamışlardı. O gün akşam Atatürk için Konya Belediyesinin verdiği yemeğe Hüseyin Ağa da davet edildi. Hüseyin Ağa’ya yeni bir şalvar, üstüne de siyah bir salta giydirilmiş, başındaki abani sarıklı fesi yenilenmiş, Atatürk’ün yanına oturtulmuştu. Hüseyin Ağa’yı Latife Hanım da çok sevmiş, onun saf, külfetsiz ve samimi sözlerinden çok hoşlanmıştı. Hatta ertesi günü Atatürk’ün konuk olduğu köşke (bugün Atatürk Müzesi), Hüseyin Ağa’nın eşi Akife Ana da getirilmiş, Latife Hanım’la tanıştırılmıştı. Akife ana kocasından daha saf, tam bir Anadolu kadını idi. Latife Hanım’ı “gelinim” diyerek kucaklamıştı.
Atatürk ve eşi Konya’dan ayrıldıktan sonra, Abditolu Hüseyin Ağa’nın Konya’da ayrı bir ağırlığı ve önemi olmuştu. Oturduğu Sedirle Mahallesindeki evine giden sokak düzlenmiş, mahalleye çeşme yaptırılmıştı. Özellikle, yeni Belediye Başkanı Kazım (Gürel) Hüseyin Ağa ile çok ilgileniyor, bir dediğini iki etmiyordu.
Hüseyin Ağa artık Belediye Başkanının yanına teklifsiz girip çıkıyor, Babalık Gazetesi’nin sahibi Yusuf Mazhar’a uğruyor, onunla sohbet ediyordu. Bir keresinde Belediye Başkanı Kazım Gürel, onu trenle Ankara’ya götürmüş, Çankaya’da Atatürk’ü ve Latife Hanım’ı ziyaret ettirmek istemiştir. Ne var ki Atatürk ve eşi o günlerde bir yurt gezisine çıkmıştı. Hüseyin Ağa Atatürk’le görüşememiş ama, karısının Latife Hanım için ördüğü işlemeli yün çorabı da Köşk’e bırakmış, Konya’ya dönmüştü. O günlerde kendisine:
– Hüseyin Ağa, Ankara’yı, Atatürk’ün Köşkü’nü beğendin mi? diye soranlara:
– Gaç hey len! Köşk dediğin ne ki, deliyi bağlasan durmaz, dediği Atatürk’ün kulağına kadar gitmiş, Atatürk bu sözden çok hoşlanmıştı.
Bir gün bir haber Konya’da dalga dalga yayılmıştı. Atatürk 3 Ocak 1925 günü Konya’ya geliyordu. Bu Atatürk’ün Konya’ya altıncı gelişiydi. O gün Atatürk, beraberinde eşi Latife Hanım ve yaverleri olduğu halde Konya Garında Konya Valisi İzzet bey, Belediye Başkanı Kazım (Gürel), Ordu Komutanı Fahreddin (Altay) ve Kolordu Komutanı Naci (Eldeniz) paşalar, tarafından karşılanarak kendileri için ayrılan Köşk’e misafir edilmişlerdi. Atatürk bu gezisinde Konya’da 10 gün kalmış, şehirde ve çevrede bazı ziyaretler yapmıştı. Bu ziyaretlerden biri de Atatürk’ün Latife Hanım’la birlikte Hüseyin Ağa ve karısını evinde ziyaret etmesi, sonradan çeşitli şekillerde anlatılmış, buradaki konuşmalar saptırılmış, Atatürk’ün Hüseyin Ağa’nın evinde Konya’nın meşhur sedirler böreğini yediği söylenmiştir. Bu söylentiler Selçuk Es ve Mehmet Ali Apalı adlı iki Konyalı tarafından hatıra olarak da yazılmıştır. Oysa, Atatürk’ün Hüseyin Ağa’yı evinde ziyaret ettiği zaman, o gün orada Babalık (Konya) Gazetesinin bir muhabiri de bulunmuş, muhabir bütün olup bitenleri, konuşmaları, Hüseyin Ağa ve karısının şivelerini de aynen kaydederek ertesi günü gazetesinde yayınlanmıştır. Onun bu ilginç yazını, yine Babalık Gazetesi’nin yazarlarından Afif Evren, bu ziyaretin 26 ncı yıldönümü olan 6 Ocak 1951 tarihinde aynen yayınlanmıştır. Şimdi bu yazıyı, olduğu gibi kelimesi kelimesine size aktarıyoruz:
(Hüseyin Ağa sevinçten uçacak gibi… Mahalleye yayılan bu sevinçli haber üzerine, iştiyaklı ve heyecanlı bakışlarla etrafta toplanan kadınlar, çocuklar, Gazi’yi (Atatürk’ü) bekliyorlar. Kulaktan kulağa fısıldaşmalar:
– Kız kim gelip batır?
– Anadolu’yu kurtaran paşa!
Otomobilin aslan homurdayışını andıran sesi duyulunca Hüseyin Ağa dışarı fırladı. Artık misafirler gelmişlerdi. Ağa, otomobilin kapısını açarken dedi ki:
– Paşa! Çok büyüsün; bizler gibi fukaranın gönlünü almak için fakir evimize geldin. Zahmet ettin. Bizim evimiz seni misafir etmeye layık değil… Ama görüyorsun ya! Şu etrafta toplanan analar, hemşireler, ihtiyarlar cümlesinin kalbi seni misafir etmeye hazır. Bizim eksiklerimizi görme!
Ve derhal Latife Hanıma döndü:
– Var ol, kızım, dedi… Allah size uzun ömürler versin. Validen işte kapıda… Seni bekliyor. Konya’ya geldiğin günden beri kızımı görür müyüm, diye ağlar. Hele bir bilsen onu… şimdi ne kadar sevinecek.
Kapıdan içeri giriliyordu. Altmış ile yetmiş yaş arasında, fakat dinç, tam manasile saf Türk anası. İri vücuduyla Gazi’yi karşıladı:
– Paşam, hoş geldin! Allah ömrünü uzatsın…
Misafirler, bir kattan ve iki odadan ibaret olan binaya üç basamaklı bir merdivenden çıkarak girdiler. Oda, tam manasıyla bir köylü, bir çiftçi odasıydı. Bütün sadeliği gösterir bir tarzda minderler döşenmiş, cicimlerle bezenmiş; beyaz badanalı, aydınlık ve tertemiz bir oda… Bir Türk köylüsünün ruhu, kalbi kadar saf, şen ve ferah bir ev…
Reisicumhur, sedirin sağ tarafına bağdaş kurarak oturdu. Latife Hanım da diğer köşeye çekildi.

Fahreddin (Altay) Paşa, Belediye Reisi Kazım Bey (Gürel) ve refikaları hanım, Fırka mutemedi İsmail Hakkı Bey ve diğer zatlar etrafındaki minderlere oturdular.
Gazi, Hüseyin Ağanın eşini sol tarafına, Latife Hanımla kendi arasına oturttu. Hüseyin Ağanın eşi, Latife Hanımın başını, bütün ruhundaki bir analık samimiyeti ile okşadıktan sonra elini tuttu:
-Aççık ateşin var, hasta mısın? (Tabii olarak zevcine döndü) Aman Hacı! Bizde göya ev sahibiyiz; sedire geçtik oturduk. Ya sen kalk, ya ben. Misafirlere kahve pişirelim.
Hacı Hüseyin Ağa:
-Sen kalk, bişiriver! Dedi.
Kadıncağız kuvvetli adımlarla odadan çıktı.
Biraz sonra bu koca nine, bu asil Türk ve şehidler anası, elindeki tepsinin içinde, beş bardak ayran olduğu halde, içeriye girmişti.
Kadın girince Gazi dedi ki:
-Hanım, sen otur bakalım, gel… Dağıtırlar.
Hazır olanlar arasındaki Müfettişlik yaveri mülazim Talat Bey kalktı. Misafirlere ayranları dağıttı.
Hacı Hüseyin Ağa, (Diz çökmüş ve ellerini dizlerinin üstüne koymuştu):
-Paşa! Bilmem, aklım ererde mi söylerim, ermezde mi söylerim! Biz seni söyle, iki üç senede bir görmekle doyamıyoruz. Şurada her vakit otursan, rahat etsen… Onlara da haber göndersen de buraya gelseler!
Gazi:
-Onlar kim?
Hacı Hüseyin Ağa:
-Hep işte o hökümattakiler filan. Onları çağırıver buraya, gelsinler vesselam!
Gazi:
-Hacı, aklın eriyor; hem, pek eyisine eriyor!
Hacı:
-Vallahi paşam, bilmem eriyor mu? Siz okuyup yazma biliyorsunuz.
Bunun ardından Gazi, konuşmanın mecrasını değiştirdi ve dedi ki:
-Nasıl, köyünüz buraya kaç saat? Selametle gidip geliyor musunuz? Hırsızlık filan var mı?
-Köyümüz buraya beş saat. Abditolu…Elhamdülillah selametle gidip geliyoruz. Bir şey yok…
Hacı Hüseyin Ağa, Latife Hanıma:
-Kızım, dedi. Hani geçen sene sana çorap getirediydim. İşte onları bu validen ördüydü. Himci gine hzırladı.,
-Teşekkür ederim Hacı Efendi!
Hüseyin Ağa, Gazi’ye dönerek, güya Latife hanıma çorap hediye edildiği halde Gaziye verilmezse gücenir zanniyle:
-Oğlum, dedi. Senin çorapların da hazır, sana da hazırladılar!
Hacının çocuk saflığını andıran bu sözleri bilhassa Gazi’ye çoraplar için verdiği teminat, herkesi, güldürüyordu. Hemen sözünü değiştirerek ilave etti:
-Ak oğlum… Sen bana darılmışsın doğru mu? Göya geçen sene Ankara’da bişşiy dimişim. Sen bundan bana darılmışsın; doğru mu? Bunu o müzevir gazatacılar yazmış! Eğer hatırına bişiy geldiyse vaz geç oğlum, bana darılma!
-Ne söylemişsin; gazeteciler ne yazmış?
-Ben, sana göya Ankara’da deliyi bağlasan durmaz, dimişim. Ben bunu başka maksatla söylemedim. Paşa, bütün akıllıları buraya toplamış, buraya deli giremez dimek istediydim. Canım şu gazatacılar da amma (tuhaf) adamlar ha! İnsanın arasını açmaya çalışıyorlar. Bilmem nereden duyuyorlar, nasıl da duyarlar? Yoğsa içimizde mi bir müzevir var? Korkarım, bugün konuştuklarımızı da yazarlar.
Gazi sordu:
-Hani, mahallenizde bataklık vardır, diyordun. Yolunuzu gördüm, iyi… Bataklık filan yok!…
-Yaz olsa da bir görsen! Belediye yaptırdı ama bitiremedi. Parası yok ki belediyenin… Yitmeyor. Bütün parayı Ankara’ya çekme oğlum. Aççık da burada bırak da Belediye şunları yapsın.
-Peki Hacı… Size yardım ederiz.
Hacı Hüseyin Ağa bu vaadi alınca biraz daha ileri gitti. Mahallelerinde bir cami yaptırdıklarını, imamın maaşının altı lira olduğunu, geçinemediğini, başka bir yere kaçacağını ve hiç olmazsa maaşına biraz zam yapılarak yirmi liraya çıkarılırsa durabileceğini söyledi ve rica etti.
Gazi, hocanın (mahallede namaz kırdırmaktan başka vazifesi) olup olmadığını sordu.
Hüseyin Ağa:
-Efendim… dedi, hutbe okur, katiplik ider. 7. böl. sonu

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz