AGÜSPOR AVRUPA’DA “DALYA” DEDİĞİ MAÇTA KAYBETTİ…

AGÜSPOR AVRUPA’DA “DALYA” DEDİĞİ MAÇTA KAYBETTİ…

KAYMOK’TAN VALİ KAMÇI’YA ZİYARET

KAYMOK’TAN VALİ KAMÇI’YA ZİYARET

KAYSERİ VE ZHENGZHOU’DAN İYİ NİYET

KAYSERİ VE ZHENGZHOU’DAN İYİ NİYET

MELİKGAZİ İLDEM BÖLGESİNE BİR PARK DAHA KAZANDIRDI

MELİKGAZİ İLDEM BÖLGESİNE BİR PARK DAHA KAZANDIRDI

PAŞAYEVA:MUSUL VE KERKÜK BİZİMDİ.SENARYOLARLA ELİMİZDEN ALDILAR

PAŞAYEVA:MUSUL VE KERKÜK BİZİMDİ.SENARYOLARLA ELİMİZDEN ALDILAR

BİLİNMEYEN YAKIN TARİH ve ATATÜRK (8)
  • MUSTAFA METEİSLAMOĞLU
    • MUSTAFA METE İSLAMOĞLU
    • m-meteislamoglu@hotmail.com
    • 15 Kasım 2015 - 17:28:51

Gazi gene sordu:
-Hutbeden ne anlıyorsun Hacı? Doğru söyle!
-Ne anlayım oğlum; okuyorlar, biz de dinliyoruz. Ben cahil adamım. Tabii anlayan anlar. Sizler anlarsınız.
-Ben de anlamıyorum.
-Nasıl anlamazsın? Geçencek, (Elhamın, kulhünün) manasını bana virdin. O gündenberi düşündükçe hep ağlarım. İki üç gün önce hocalara gittim. Onlara didim ki: Haydi bakalım… Düşün önüme! Sizi Paşaya imtiham (imtihan) ittirecem. Bak. Korkularından yanına yanaşamadılar, gelemediler.
-Canım, hutbeden hiç de mi bir anladığın yok?
-Arada bir devlete dua idiyorlar. Onu anlıyorum. Paşam, çok ileri gitme! Beni karının yanında imtihan idip durma!
-Mahallenizde mektep yok mu?
-Haa… İyi aklıma getirdin oğlum. Geçen sene yalvardık, yakardık bizim evin yanında bir mektep yapmaya karar virdiler. Bohçaya (bütçe) iki üç bin lira koymuşlar, o da yitişmemiş, altı bin lira ilazımmış. Bu sene gine yakaracaz. Sen de bir himmetle de şu mektebimiz yapılıvirsin!
-Köyünüz nasıl? Bir arzunuz var mı?..
-Köyümüz çok iyi. Hökümatta işlerimiz iyi görülüyor. Doğrusunu istersen, eskisi gibi değil! Ancak şu Ziraat Bankası’ndan köylüye biribirine kefil olmadan para virmiyorlar. Konya’da anılır bir tüccarı kefil istiyorlar. Ak oğlum! Bunu bize düzelttirivir! Herkes tüccardan kefil bulamaz. Bana kalırsa, Sandık azalarını çiftçiden yapsan! Onlar, para virecek, viremeycek çiftçiyi pek iyi bilirler. Gine sen bilinya! Başka kaygımız yok. Elhamdülillah gavur korkusu filan da kalmadı. Rahat yiyip içip dua idiyoruz. Allah gavurun kalbine bir korku virdi.
Gazi, bu defa, Hüseyin Ağa’nın eşine dönerek sordu:
-Başka oğlunuz var mı?
-Üç oğlumuz vardı.
Bunlardan ikisi; memlekete gavur gelmişmiş, devlet emretti; muharebeye gittiler. Orada şehid oldular. Birinden beş, diğerinden dört çocuk kaldı. Köydekinin de dört çocuğu var. O iki şehidin karılarına, yavrularına sağ kalan bu oğlumuz bakıyor. Şükür olsun kimseye muhtaç değiliz, geçiniyoruz, dedi.
Bu söyleyişte öyle bir saffet ve rikkat vardı ki, odadaki herkes duygulanmıştı.
Gazi diyordu ki:
-Türk yavrularının bu yüksek duygulu anaları oldukça, istikbalimiz müemmendir. Bu ali hissi tenmiye etmek (artırmak) lazımdır. İşte bu kadın efendidir. Evet, hakiki bir kadınefendi.
Gazi tekrar sordu:
-Hacı Hüseyin efendi sizi almadan evvel bir haremi daha varmış, doğru mu?
-Evet Paşam! Evvel bir karısı vardı, öldü. Benim hemşirem Hacının kardeşi Ali Efendiydi. Ben kız kardeşimin yanına varıp geldikçe bu Hacı bana gönül komuş. Babamdan istedi. Babam virmek istemediydi ya… O, ta sonra beni aldı!…
-Nasıl, iyi geçinebildiniz mi?
-Evvelki karısı aççık ıncıkcaydı; hem, ekmeği filan kitlerdi. Amma ben idareli olduğumdan gürültüye meydan vermedim. İyi geçinmeye çalıştım. Evvelki haremiyle Hicaza gidinceye Kadar pek datlı geçindik.
Latife hanım:
-Sizi mi çok severdi, evvelki haremini mi? dedi.
-Ben feriktim; beni çok severdi. (Son alınan kadına Ferik denilirdi Genç tavuk demektir.)

Bu aralık Latife hanım, Hüseyin Ağanın eşine sordu:
-Hacı efendi sizi aldığı zaman, bir kadaif hikayesi olmuş. Şu nasıl oldu?
-Kızım, başını ağrıtmazsam anladıyım. Mademki istedin söyleyim. Eski zamanda bizim evlere kadif senede bir iki kere girerdi. Bir gün Hacı bize kızmış. Anasına dimiş ki: “Sana kdif gönderecem. İyi bişiremediler diye şu karılara adamakıllı bir dayak atacam.”
Kadif geldi; Ramazandı. Biz de bişirdik, aakşama hazırladık. Hacı namazdan geldi; bir surat, bir surat. Hiçbirimizin yüzüne bakmayor, somurtuyor. Yimek yimemek istiyor. Kaynanamız yalvardı, gine yimedi. Biz tuttuk, yimeği güzelce bir yidik. Üstüne de kadifi yidik. Amma içimden duttu. Hacının şöyle yüzüne bir baktım; O da gözünün altından bir baktı; gülüştük! Kaynanam “hadi oğlum, hadi! Sende avrat döğecek göz yok! Boşuna kadiften de oldun!” didi…
Ak paşam! Biz Türküz, köylüyüz, kusurumuzu bağışlayın!
Gazi:
-Ne demek, hepimiz Türküz! Türkler dünyanın en büyük milletidir. Beyhude yer sıkılacak bir şey yok!
-Bilmem ya! Şehirliler bize kenar mahallelidir diye gelmezler!
Latife Hanım:
-Beğenmemek ne demek? Milletin anasını köylüler teşkil eder. Siz teşkil ediyorsunuz!
Bu sözler üzerine, Hacı Hüseyin ağanın eşinin yüzünde büyük bir sevincin eseri, görünüyordu.
Gazi kalkmak istedi. Hüseyin Ağa yalvarıyordu:
-Ak oğlum, lokmaya kalalım. Bir köylü yimeği yi!…
-Ayran içtik, kahve içtik; Hacı efendi! Bak, başka işlerimiz de var. Bize müsaade et de gidelim.
Büyük misafir artık bu küçük köylü evinden çıkmıştı. Binanın dışına, sokağa, mahallenin, civar mahallelerin çoluk çocukları, kadınlar, genç, ihtiyar, her cinsten, her tabakadan birçok adam toplanmıştı. Gazi Paşa ile Latife Hanım dışarıya çıkınca; “paşa hangisi, karısı hangisi?” diye soruyorlardı. O dakikada verilen bir göz işareti kafi geldi.
İşte bu dakika, bir sürur ve heyecan anı idi! Görseniz, bilseniz bu kalabalık ne yaptı; hemen bütün kadınlar, genç ihtiyar, paşaya hücum eder gibi yaklaştılar, etrafını bir kale gibi kuşattılar. Kimi yüzünü, kimi eklini öpüyordu. İhtiyar kadınların ağızlarından şu sesler yükseliyordu:
-Paşa! Biz de şehidler anasıyız! Sizi gördük; duramadık! Bundan sonra, ölsek de; gözlerimiz kapalı gitmeyecek! Allah size uzun ömürler versin!…
O zaman, dikkatli bir nazar değil, alelade bir bakış da görebilirdi; O metin adam; Gazi titriyordu; ve gözleri çok yaşarmıştı!
Her fenalık ve karanlık uzak bu samimiyetlerin ifade ettiği mana; ne yüksekti. Bütün orada bulunanlar, hep o saf, temiz ve ulvi manzaranın karşısında gözlerinin yaşlarını siliyorlardı. Birçok kadınlar sevinçlerinden hüngür hüngür ağlıyorlardı. Çocuklar ve miniminiler, neden ve niçin olduğunu bilmeden masumane bir sevinç içinde ellerini çırpıyorlar, çırpıyorlar, zıplıyorlardı.

Artık otomobillere binilmişti. Hacı Hüseyin Ağa, elinde (tülü) denilen bir örme seccade ve iki çift çorapla geldi. Latife Hanıma dedi ki:
-Kızım şu hediyeni al!…

Otomobiller yürüdü. Bütün nazarlar ve bütün bu mahallenin saf gönlü, temiz kalbi, küçük evin büyük misafirlerini takip ediyor ve onlara selametler temenni ediyordu.”
Atatürk ve eşi Ankara’ya döndükten sonra, yeri geldikçe dostlarına Hüseyin Ağa’dan, bu saf, temiz yürekli Anadolu köylüsünün basit gibi görünen, gerçekte zekice, derin bir görüşün ifadesi olan sohbetlerinden söz etmişlerdi. 27 Mayıs 1925 günü, Milli Savunma Bakanı Recep (Peker) ile Genel Kurmay İkinci Başkanı Kazım (Orbay) Paşa, Atatürk’ü ziyaret ederek, ertesi gün Konya’da bazı incelemeler yapacaklarını, bir emirleri olup olmadığını sormuşlardı. Atatürk onlara: (Benim Konya’da bir babalığım var, Hacı Hüseyin Ağa, Onu görünüz ve selamımı söyleyiniz. Bir de sorunuz bakalım. Benim İstanbul’a gitmemem için hala diretiyor mu?…) demişti.
Milli Savunma bakanı Recep (Peker) ve Kazım (Orbay) Paşa Konya’ya gelmiş ve incelemelerini yaptıktan sonra Konya Belediye Başkanı Kazım (Güler)e Hüseyin Ağa’yı görmek istediklerini söylemişlerdi. Kazım (Gürel) 29 Mayıs 1925 günü, Konyalı Mecidiyezade Afif Bey’in Meram’daki Gül Bahçesi’nde bir öğle yemeği hazırlatmış, yemeğe Hüseyin Ağa’yı da davet etmişti.
Recep (Peker) Hüseyin Ağa ile tanıştıktan sonra Atatürk’ün selamını söylemiş, aralarında şu soru geçmişti:
-Hüseyin Ağa, sen Hükümet İstanbul’a gitsin, diye propaganda yapıyormuşsun, doğru mu bu?
-Yok efendim yok, biz onun zararını biliriz. İstanbul’lular deveyi havutuyla (semeri) yutarlar. Biz oradakilere varımızı-yoğumuzu verdik, yine doyuramadık. Aman Hükümet İstanbul’a gitmesin. Gidecekse Konya’ya gelsin.
-Kaç çocuğun var Hüseyin Ağa?…
-Üçdü dört oldu. Dördüncüsü Gazi Paşa oğlum…
-Beni de oğulluğa kabul eder misin?
-Ederim de acep nirelisin derim. İstanbullusun desem, İstanbul’dan senin gibi bir babayiğit çıkmaz. İstanbullular hani biraz cıvık olur ya!…
-Sen davetlim olarak Ankara’ya gelmez misin?
-Gelirim de, evde benim bir akıl danem var. Ona danışmadan gidemem. Sen bize gel…
Ertesi gün Recep (Peker) ile Kazım (orbay) Paşa, Hüseyin Ağa’yı, evinde ziyaret etmiş, uzun sohbetler yapmışlardı.
Hüseyin Ağa’nın İstanbul hakkındaki sözleri İstanbul basınında geniş yankılara yol açmıştı.
Başata Cumhuriyet Gazetesi olmak üzere öteki gazeteler “İstanbul’un deveyi hamutu ile yutacak bir canavar olmadığını” savunuyorlardı. Konya’da günlük olarak yayınlanan Babalık Gazetesi’nin bir muhabiri, durumu Hüseyin Ağa’ya iletmiş, bu yazılara ne diyeceğini sormuştu. Hüseyin Ağa şu cevabı veriyordu:
-Gazatacılardan hem korkar, hem de onları severim. Bir defa onlar tekin adam değil… Hele şu yazdıklarına bak: İstanbullularla benim aramı açmak istiyorlar. Eğri oturup doğru konuşalım. Bütün millet, niçin bizi kurtaranları seviyor. Gazimizi neden bağrımıza basıyoruz. Bizi hem düşmanlardan, hem de İstanbul’dan kurtardığı için… İstanbul, bizi yidi bitirdi, sonra da düşmanın kucağına attı. Kör olasıcalar düşmanla beraber canevimize kastetti. Gazi Paşa başımıza geçti de canımızı zor kurtardık. Eski devirler geçti oğlum. Söyleyin o gazatacılara ağzımı açtırmasınlar, oturdukları yerde otursunlar.
Hüseyin Ağanın bu sözlerinden sonra, gazetelerden çıt çıkmamıştı.
12 Haziran 1925 günü Konya Belediye Başkanı Kazım (Gürel) Ankara’ya gitmişti. Atatürk’e Konyalıların saygı ve bağlılıklarını iletmişti. Atatürk Kazım Gürel’e teşekkür ettikten sonra Hüseyin Ağa’yı sormuş, selamlarını söylemişti.
Bu haber 4 Haziran 1925 günlü Babalık (Konya) Gazetesinde manşetten verilmişti.
Konya’nın 20 km. güney doğusundaki 150 evlik Abditolu Köyü’nde 1846 yılında doğan ve Atatürk’le karşılaştığı zaman 80 yaşına ulaşmış bulunan Hacı Hüseyin Ağa, Osmanlı Devletinin son 6 padişah devrini yaşamış, 1877-1878 Türk Rus Savaşlarına katılmış, Gazi Osman Paşayı tanımış, yaşlılığı dolayısıyla Balkan, Çanakkale, Kurtuluş Savaşlarına katılmamışsa da bu cephelerde oğullarını şehit vermiş, iri yapılı, gür sakallı bir Anadolu köylüsüydü. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, köyünden birkaç arkadaşıyla Hac’ca gidip gelmişti. Köyünde Kerimlerin Hacı Hüseyin Ağa olarak tanınıyordu. İlk eşinin üzerine ikinci defa Konya’da Sadırlar mahallesinde Akife adında bir hanımla evlenmişti. Bu hanımın Konya’da aynı mahallede kerpiçten iki odalı bir evi vardı. Hüseyin Ağa ve eşi bu evde oturuyorlardı.
Atatürk’ün Konya’da Hüseyin Ağa’yı tanıyarak ona (Manevi babamsın) demesinden, sözlerinden hoşlanmasından sonra, Konya’da Hüseyin Ağa’nın hayatında bazı değişiklikler olmuştu. Konya Valisi İzzet Bey, Belediye başkanı Kazım (Gürel) kendisine saygı gösteriyor, bir dediğini iki etmiyorlardı. Şapka İnkılabında başındaki abani sarıklı Konya fesini ilk atanlar arasına girmiş, Vali’nin gönderdiği keçeden yapılmış fötre benzer şapkayı başına geçirmişti. Belediye başkanının hediye ettiği pardesüyü yaz kış sırtından çıkarmıyordu. Çoğu zaman mahallesinden şehre iner, doğru babalık Gazetesi sahibi Yusuf Mazhar’ın idarehanesine gelir, kahve içer, sohbet ederdi. Hatta Belediye başkanı onu Belediye Meclisi Üyesi de seçtirmişti. Resmi bayramlarda Vali, Belediye başkanı onu da protokol davetlileri arasına almışlardı.
Atatürk, 17 Ekim 1925 günü Konya’ya tekrar geldiği zaman, Atatürk’ü Afyon’da karşılayan Konya Heyetinin içerisinde keçeden yapılmış yeni fötr şapkasıyla dimdik heykel gibiydi. Trende Atatürk Hüseyin Ağa’yı yanına oturtmuş, konuşmuşlardı. Bu konuşmayı Babalık (Konya) Gazetesi (Gazi Paşa Nezdinde Hacı Hüseyin Ağa Neler Görüştü) başlığı ile birinci sayfadan vermişti. Şöyle yazıyordu:
“Gazimizin Konya’yı şereflendirdiği günlerde dikkat çekici intibalardan biri de şüphesiz ihtiyar Hacı Hüseyin Ağa’nın Paşa Hazretleri ile görüşmesidir. Hacı Hüseyin Ağa duygularını şöyle anlatıyor:
-Paşamızı, sevgili Cumhurreisimizi görmek hepimiz için farzdır. Paşamızı gönülden seven biz Konyalıları Gazi yakından bildiği için bizi görmeye geldi. Memnun olduk, Allah razı olsun. Ebediyen yaşasın. Biz ta Afyon’a Paşamızı karşılamaya gittiğimiz zaman ben orada bekledim. Ve herkesten sonra Paşama sarılarak gözlerinden öptüm. Kendimi zaptedemedim. Ağlayarak ellerini tuttum. Bir insan için bundan daha büyük, daha mübarek ne olabilir.
Yolda, Konya’ya gelirken Paşa Hazretlerinin vagonunda oturdum. Konuşmaya başladık:
Dedim ki:
-Sen nasıl düşündün bu şapkayı? Pek güzel düşünmüşsün. Duyduğum anda hemen bir şapka alıp başıma geçirdim. Çok memnun oldum.
-Musul meselesi ne oldu? Diye sordum.
-Arzumuza göre neticelenecek, hiç merak etme, dedi. Sevindim.
-Gazi Paşa oğlum, Ankara’da çiftlik de yaptırmışsın, memnun olduk sevindik. Aygırlar, kısraklar da buldun mu? Diye sordum.
-Hazırladım. Çoğaltacağım ve hep köylere yollayacağım, dedi.
Ve böylece sohbetler devam etti.
Atatürk, 18 Mayıs 1926 günü Konya’ya geldiği zaman Konya’da bir gece kalmış, Hüseyin Ağa ile ayakta birkaç dakika görüşmüş, halini hatırını sormuştu.

Atatürk Konya’ya dokuzuncu olarak 18 Şubat 1931 günü gelmiş ve Konya’da 11 gün kalmıştı. Bu uzun süren misafirlikte Hüseyin Ağanın Atatürk’le görüşemediğini görüyoruz. Hüseyin Ağa bu tarihte 85 yaşında ve hastadır. Oğlu Ahmet onu köyüne götürmüştür. Nitekim Hüseyin Ağa1935 yılında köyünde vefat etmiştir. Karısı Akife, Ağa’nın vefatından sonra Konya’ya gelmiş, birkaç ay sonra o da 1935 yılında Konya’da ölmüştür.
Sözlerimizi bitirirken şunu demek istiyoruz. Atatürk, Hüseyin Ağa’nın şahsında, Anadolu köylüsünün saf yüreğini, temiz sevgisi ve saygısını, üstün samimiyetini bulmuş, onun açık sözlülüğünden, dünya görüşünden hoşlanmıştır. Hüseyin Ağa ve ailesi ise Atatürk’ün bu ilgisi ve yakınlığını hiçbir zaman kötüye ve çıkarlarına kullanmamışlardır. Hüseyin Ağanın, Abditolu Köyü’nde çiftçilik yapan hayattaki tek oğlu Ahmet Küçükkoç ise, 1961 yılında köyünde sessiz sedasız vefat etmiştir. 8. böl. sonu

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz