KALP KRİZİNDEN HAYATINI KAYBEDEN POLİS MEMURU TOPRAĞA VERİLDİ

KALP KRİZİNDEN HAYATINI KAYBEDEN POLİS MEMURU TOPRAĞA VERİLDİ

NNYÜ ELEKTRİK-ELEKTRONİK MÜHENDİLİĞİ ÖĞRENCİLERİ RÜZGAR TÜRBİNLERİNİ İNCELEDİ

NNYÜ ELEKTRİK-ELEKTRONİK MÜHENDİLİĞİ ÖĞRENCİLERİ RÜZGAR TÜRBİNLERİNİ İNCELEDİ

KAYSERİ’DE ÜRETTİĞİ SÜLÜKLERİ DÜNYAYA PAZARLIYOR

KAYSERİ’DE ÜRETTİĞİ SÜLÜKLERİ DÜNYAYA PAZARLIYOR

GÖÇER “DOĞA DERSLERİ MÜFREDATA GİRMELİDİR”

GÖÇER “DOĞA DERSLERİ MÜFREDATA GİRMELİDİR”

ÖĞRENCİLERİN İLK TİYATRO HEYECANI

ÖĞRENCİLERİN İLK TİYATRO HEYECANI

DEVLET KAPISI -HİKAYE
  • MUSTAFAACAR
    • MUSTAFA ACAR
    • MUSTAFAAC@kayserihakimiyet2000.com
    • 20 Nisan 2018 - 14:30:20

1961 yılının güz mevsimi, Otuzlu yaşlarında, uzun boylu, geniş omuzlu, iri yapılı duvar ustası Veysel; her zamanki sakin halinin aksine, heyecanla, yeşil gözleri parlayarak girdiği iki odalı gecekondu evin, mabeyn kapısında diklenerek, kendinden oldukça emin bir tavırla seslendi on iki yıllık karısına;
– Gözün aydın kadın, Ankaraya gidiyoruz.
Gazocağı pompalama işine ara veren Vesile, kocasının mevcut tavrına bir anlam verememiş olmanın sersemliği ile söylendi;
-Ne Ankara sı, o da nerden çıktı?
– Çabuk yemeği getir, hele anlatırım.
Veysel in yemekten kastı, değişmez akşam “menü” sü; bir küçük bakır tencere dolusu bulgur pilavı, üç baş kuru soğan ve mahalle fırınında pişirilmiş ev ekmeği. Yere serilen sofra bezinin üzerine kasnak, onun da üzerine bakır sini yerleştirildi , evin en büyük çocuğu 10 yaşındaki Melike tarafından. 8 yaşındaki Mustafa ile 5 yaşındaki Hatice de, ablalarının birer yanına diz çökmüş, babalarının söyleyeceklerini merak ederek bekleşiyorlar.
Veysel ,vereceği bilginin değerini bildiğinden ,ağır ağır anlatmaya başladı;
-Bundan sonra Dövlete dayıyoruz sırtımızı, hep eloğlunun taşını tuğlasını kucaklayarak geçecek değil ömrümüz. Yetti köle gibi çamurda çaylakta çekiç ti malaydı, harçtı duvardı, başkaları uğraşsın artık. Ben anamın hastalığında çok hizmetini gördüm,çok duas
ını aldım, rahmetli hep” Dövlet kapısının kulpunu tutasın, Dövlete sırt dayayasın Veysel im “ diye dua ederdi. Anamın duaları tuttu, aha da bu gün o gündür.
-Bırak şimdi ananı, ne oluyor onu anlat.
-Yahu dezzem oğlu Yasin yok mu? Ankarada Gomser, karakol gomseri, izinli imiş amele bazarında rast geldi. “Deli oğlan yanıma gel, seni mahalle bekçisi yapayım, gurtul şu inşaatten “ dedi.
-Tamam da güz vakti, nasıl gidilir, nirde galınır , hiç hesap etmen mi?
-Ettim ,ettim. Yasin gomserimin fazladan bir gicegondusu varmış, Aylık 90 liraya kiraladım, sen gafanı oralara takma.
Yaz mevsiminde kocasının inşaatlardan kazandığı ile geçinip gitmekte olan hane yi , kış gelince omuzunda taşıyan, konu komşuya diktiği dikişlerle evin zaruri giderlerini karşılayan Terzi Vesile nin, kafasına ağrılar girdi. Kocasının uçarı akıllı, sebatsız olduğunu biliyordu ama, böylesine ilk defa şahit oluyordu.
Eş, dost ve bazı komşuların, durumdan haberdar olup, her birisinin kendi görüşlerini belirtmeleri ile ,eş zamanlı olarak, iki odalı gecekondunun bir odasına kalacak eşya nın istiflenmesi, gidecek olan yatak yorgan ,karyola,dikiş makinası, kap kacak, patates , bulgur , fasulye ,nohut, ev kesimi makarna ve çorba nın denklenmesi iki günlerini aldı.Boşaltılmış olan bir oda ise bitişik hol ile kiraya verilerek, Merkez İmam Hatip Okulunun, kuzeybatı köşesinin karşı tarafındaki otobüs garajından, burunlu bir otobüsle yola koyuldular.
İlerine 80 km. mesafede olan köylerine , üç beş kez gidip gelişlerini saymazsak, bu yolculuk çocukların ilk seyahati idi. Otobüsün yarıya yakın kısmı ancak dolu idi. En arka koltuğa yerleşen çocuklar, bakımsız tozlu yollardan geçen her vasıtayı hem sayıyor, hem de muzaffer bir eda ile alkışlıyorlardı. Öyle ya kolay değil, babalarının anlatımı ile “Cennet” gibi bir yere gidiyorlardı. En başta elektrik vardı evin içinde, karanlıkta gitmeye korkulan tuvalet de, evin içinde idi. Ayrıca pencerelerinden bakınca yoldan vızır, vızır geçen vasıtaları seyredebileceklerdi doyasıya.
Otobüs, Mucur ,Kırşehir, Kaman ve Gölbaşını geçerek, bir dere kenarındaki ,büyükçe bir gecekondu görünümündeki yapı nın önünde durunca, muavinin “Geçmiş olsun” ifadesinden anladılar ki; Burası Ankara.
Büyükçe tekerlekli, tahta kanatları olan, at arabasına, otobüsün damından aktarılan, yatakların üzerine yan yana oturan çocuklar, ikindi serinliğine rağmen , üşümüyor ancak bol, bol hayret ediyorlardı.
Arabanın güzergahındaki evler; damlarındaki kiremitler ve elektrik direkleri hariç tutulursa , kendi şehirlerindeki evleri andırıyor, çocukların hayal kırıklığını artırmanın dışında bir işe de yaramıyorlardı. Boş arsalar , çöplük görünümünde yollar ve yürüyenlerin ayaklarına sıvanan çamur.
Arabacının kendisine söylenen adrese ulaştırıp, eşyaları boşaltmaya yeltenmesi ile aynı anda bir yağmur atıştırmaya başlamıştı.Kiraladıkları evin 10 tl.fark uğruna bir başkasına verilmiş olması biraz daha şaşırtsa da, yakın bir yerde tek bir odalı ,kiralık yerin mevcut olması ilaç gibi geldi gariplere.
Yasin Komiser in evi bir başkasına vermesine bir anlam veremeyen Veysel, yeleğinin cebinden peşpeşe çıkararak yaktığı “birinci” sigarasından ,içine çektiği dumanı ,bırakırken; “ Dimek ki Angara ya gelince böyle oluyor insan, diye söyleniyor, içinden geçen küfürleri ise “daha işimiz düşecek” düşüncesi ile yutuyor, yutkunuyordu.
Veysel usta; Ne bürokrasiyi bilir, ne Milli Birlik Komitesini tanır ,ne ihtilalin hangi sebeplerden vuku bulduğuna aklı erer, ne de bunlara kafa yorardı. Ancak aklının erdiği şey; hüsranla noktalanan iş aramaları neticesinde , kendi kendisini teselli adına “kader” diye kabullenmekti.
Kavrayabildiği kadar ı ile , bekçi olması zaman alacaktı.İçinden sık sık “Hele bir Dövlet gapısının gulpundan bir dutayım, siz o zaman görün veyseli” diye geçiriyor, ümidini diri tutmaya çalışıyordu.
Teyze oğlu Yasini görmeye gittiği günün akşamı, yorgun ,argın eve döndüğünde ağzını bıçak açmıyordu.
Vesile ,yumuşak bir sesle sordu;
-Ne oldu görebildin mi?
-Görmez olaydım. Biz bittik.
-Hayırdır, ne oldu da bittik?
-Ben askerlik dönüşünden beri sakallı değil miyim? Hiç kestim mi?
-Yok kesmedin.
-“Sakalını keseceksin” diyor. Ölürüm de kesmem, ha bir de diploma.
-Ne diploması, okuma yazman var ya!
-O yetmiyor. Diploma isterlermiş, İlkokul diploması.” Ben ilkokul üç’e kadar okudum, diplomam yok lakin, zehir gibi okumam yazmam var” dediysem de “olmaz” dediler.Bir de “Sen hiç sakallı bekçi gördün mü? Diye dalga geçtiler.
-Senin dezzen oğlu olacak, çeralasıca bunları bilmiyor mu imiş, memlekette niye söylememiş?
-Nebileyim, beni bunları bilir sanmış da, benim iyiliğime uğraşıyormuş da,inşaat ın rezilliğinden gurtaracakmış da.. Ağzıma geleni söyledim.” Lan senin ipininen guyuya inenin dedim.
Vesile kadın , iki elinin arasına aldığı görgülü başını ,ritmik şekilde hem sağlı sollu sallıyor, hem de yumruklayarak ağlıyordu.Bir ara ağıdı keserek dertli dertli söylenmeye başladı kendi kendine; “Ne halt etmeye geldik bu angaraya, yerimizin yurdumuzun suyu mu çıktıydı, memlekette olsak en azından gonu gomşu,yardımlaşma olurdu. Burası öyle mi ya, yol bilmezik, yordam bilmezik.
O geceyi çocuklar mışıl mışıl uyuyarak, anne baba ise uykusuz geçirdiler. Veysel arada bir göksü geçer gibi oluyor, gördüğü kabus neticesinde irkilerek uyanıyordu. Kapılar görüyordu Veysel üzerinde değişik ebatlarda DEVLET yazan,her kapıda sayısız kulplar görüyordu, her biri ellerle tutulmuş, sımsıkı kavranmış, bakıyordu birinin eli kayar mı, bırakır mı diye,hiçbir el bırakmıyordu tuttuğunu, değişik yaş ve kılıkta onlarca kişi gülüyordu veyselin haline,sırıtıyorlar,tekme bile atan vardı aralarında, kan ter içinde uyanan Veysel , kısık sesle “La havle vela kuvvete” diye mırıldanıyordu.
Veysel ne kapitalizmi bilir, ne sosyalizmi duymuş, ne sosyal adaleti tanır, ne adil bölüşümden haberdardır.Mütedeyyin görünümüne rağmen, dini bilgisi de camilerde edilen menkıbe ağırlıklı vaazlar ile sınırlı idi. İslamın ne mülk le, ne adaletle ne de emekle ilgili bakışı hakkında ,en ufak bir bilgisi yoktu.
Ancak becerebildiği; amele pazarında sabah ayazında dikilerek beklemek, pazara işçi bulmaya gelenlere hitaben”Buyur ağam duvarcı mı lazım? Örelim.” Demenin ötesinde bir dil becerisi de yoktu. Bir günlüğüne emeğini satarak, sanki bir gün sonrasında ihtiyaç duymayacak gibi mevcut enerjisini tüketerek. Öyle görmüştü ustalarından, memleket henüz işçi sağlığı ,işçi sigortası gibi sistemlere yabancı, sendika telaffuz bile edilmiyor. Her şeye rağmen mevsim şartları uygun olsa ,iş bulabilse yine de çalışıp ekmeğini kazanacak, lakin yok. İş yok ,aş yok.
Veysel usta utancından dillendiremese de, hanımı Vesile kafasında dönüş kararını vermişti.Ancak kocasına söyleyemiyor, uygun zaman ı kolluyordu. Sözde tedarikli gelmişlerdi,mevcut para bir haftalık sürede eriyip gitti. 7. günün sabahı hep birlikte düğürcük çorbalarını içtikten sonra, “Biz” dedi vesile , yutkundu. “evet ne olmuş bize “ diye çıkıştı kocası, tüm cesaretini toplayan vesile cevapladı;
– Biz. Dedi ekledi,ancak nohut fasulye ve diğer kışlıkları satabilirsek,dedi, memlekete dönebiliriz.
Her ikisine de çok uzun gelen ,bir sessizlikten sonra, gözü yere bakan Veysel in,sanki dili tutulmuş, lal olmuş koskoca adam, “tamam” anlamında başını salladı öne doğru.
Bir gün sonra öğle üzeri, bir hafta kaldıkları başkentten mahzun duygularla ayrılıyorlardı.İleride çekecekleri çileleri,yaşayacakları mahrumiyetleri tahmin bile edemeden,bu bir haftayı ,söz birliği etmiş gibi”yaşadıkları en kötü hafta “sayarak.
At arabasının tekerleğinden gelen tıkırtılar , sanki mağlubiyet marşının, kağıda dökülmemiş notaları idi.
8 yaşındaki ortanca çocuk Mustafa, memleketteki okulunda müzik dersinde olduğunu hayalinde canlandırıyordu.Öğretmeninin elinde mandolin, dilinde ise;
“Ankara, Ankara güzel Ankara.
Senden yardım umar, her düşen dara.”

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz