ILN00707901-KAYSERİ 6. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNDEN ESAS NO : 2017/502KARAR NO : 2017/486

ILN00707901-KAYSERİ 6. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNDEN ESAS NO : 2017/502KARAR NO : 2017/486

BAŞKAN ÇOLAKBAYRAKDAR, “KOCASİNAN, KENTSEL  DÖNÜŞÜMLE PARLAYACAK”

BAŞKAN ÇOLAKBAYRAKDAR, “KOCASİNAN, KENTSEL DÖNÜŞÜMLE PARLAYACAK”

ASAMOAH GYAN 32. YAŞ GÜNÜNÜ TAKIM ARKADAŞLARI İLE KUTLADI

ASAMOAH GYAN 32. YAŞ GÜNÜNÜ TAKIM ARKADAŞLARI İLE KUTLADI

KAYSERİSPOR, MEDİPOL BAŞAKŞEHİR’E BİLENİYOR

KAYSERİSPOR, MEDİPOL BAŞAKŞEHİR’E BİLENİYOR

YORGAN DİKİMİ NESİLDEN NESİLE MELİKGAZİ’DE DEVAM EDECEK

YORGAN DİKİMİ NESİLDEN NESİLE MELİKGAZİ’DE DEVAM EDECEK

GEÇİCİ GÜZELLİK DEĞİL KALICI GÜZELLİK
  • ALİÖZKANLI
    • ALİ ÖZKANLI
    • aliozkanl@kayserihakimiyet2000.com
    • 30 Ağustos 2017 - 13:51:10

İçimizde bulunan gerçek güzellikleri keşfederek hazineyi gün yüzüne çıkarmalıyız. Geçici güzelliklere değil, kalıcı güzelliklere hayran olmalıyız. Kalıcı güzelliği anlatan hikâyemizi dinleyelim.

* Uçsuz, bucaksız, göz alabildiğine uzanan bir sahilde irili ufaklı sayısız çakıl taşları sessiz bir şekilde yatarlarmış. Ne zaman ki dalgalar sahile vurur, o zaman neşelenir konuşmaya başlarlarmış. Dalgalar bunları yıkadıkça renklenir, güneş ışığında da parlarlar etrafa ışık saçarlarmış. Bu durumdan da gurur duyarlar:

— Biz hem renkliyiz hem parlak hem de güzeliz diye övünürlermiş. Bazen de kibirlenir, kendilerini parlak olmayan ve kendilerinden küçük olan taşlarla alay ederlermiş. Bu arada bir ses duyarlarmış.

— Güzelliğinizle asla övünmeyin. Ya bu güzelliği başka bir yerden alıyorsanız diye uyarılırlarmış. Ama bu seslere pek aldırış etmezler, renklerinden bahsederek birbirlerine sataşırlarmış. Ama o ses tekrar duyulur:

— Renkli olmak hüner değil, parlaklık ruhunuzda ise renksiz olmak size bir zarar vermez dermiş.

Çakıllar bu seslere gülüp geçerlermiş. Çakılların güzellikleriyle övündükleri bir gün sahile gelen dev makineler sahilin altını üstüne getirmiş. Çakıllar ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, adamların sevinç çığlıkları yükselmeye başlamış:

— Hep bir ağızdan “Bulduk, bulduk, bir sahil dolusu çakıla bedel olan o taşı bulduk.” diye bağırıyorlarmış. Adamların ellerinde renksiz bir taş gören çakıllar hayrete düşmüşler. Hepsi dudak bükerek alay etmek üzereyken daha güneş çoktan batmış olmasına rağmen o renksiz dedikleri taş etrafı güneş gibi parlatıyormuş. Parlak taş, bir kenara atılan çakılların şaşkınlığını fark edince:

—Yıllar boyu sizinle konuşan, size seslenen bendim diye gülümsemiş…” Sizlerden çok daha aşağılarda ve toprak altındaydım. Ama içimdeki ışığımı hiçbir zaman kaybetmedim. Ve o ışığı kimden aldığımı bildiğim için asla gururlanmadım. Bu yüzden de asırlardır sultanlara taç olup baş üstünde, yüzük olup el üstünde tutuldum.” demiş.

Önemli olan geçici güzelliklere değil, kalıcı güzelliklere değer verilmelidir. Yüz güzelliği gelip geçicidir fakat ahlâk güzelliği kalıcıdır.

Sayın Zekeriya – Saliha ERDİM çifti, “ailede sevgi” konusunda şu güzel sözlerle gönüllerimize hitap ediyorlar. “Dünya kurulduğundan beri, hayatın var olduğu zamandan bu yana insanoğlu hasretlerini ve kavuşmalarını hep sevgi ile ifade etmişler; sevmeyi ve sevilmeyi en gerekli ihtiyaçları olarak görmüşlerdir. Yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkilerin odak noktasına sevgi konulduğunda, büyük yıkılmaz bir sevgi medeniyeti kurulmuş, huzur ve saadet asrı yaşanmıştır. Sevgiden uzak kalınca da mutsuzluk ve anarşi ortamları doğmuştur.

Sevmeyi terk edenler, sevilmeyi kaybedenler bunalım ve sıkıntıya düşmüşlerdir. Sevmeyi ve sevilmeyi esas alanlar ise güven, barış ve mutluluğu inşa ve ihya etmişlerdir. Sevginin tarifini; bir şeye veya bir kişiye ilgi duymak, onu istemek, onunla olmak ve onda kaybolmak olarak tanımlayabiliriz. Sevginin ileri derecelerine aşk ya da sevda diyoruz.

Sevgi, insan ve içinde bulunduğu her şey için aydınlatan bir ışık, arındıran bir rahmet, birleştiren bir bağ, besleyip büyüten bir gıda, üretip çoğaltan bir tohum ve zengin eden bir sermayedir.”

Sevginin gücü tarif edilemez. Bazı şeyler vardır ki verdikçe azalır bazıları ise verdikçe, paylaşıldıkça, dağıtıldıkça, ikram edildikçe artar, çoğalır, bereketlenir. İşte sevgide harcandıkça artan, dağıtıldıkça çoğalan bir sermaye gibidir. İçtenlikle harcanan, ikram edilen sevgi bolluk, bereket olarak bize bire on, bire yüz, hatta bire yedi yüz olarak geri dönmektedir.

Yazar Halil CİBRAN: “Sevginin erişemeyeceği hiçbir uzaklık yoktur. Sevgiyle yola çıkan bir yolcu; engelleri aşar, menzile ulaşır ve aradığını bulur. Sevgiyle kaynayan öze, sevgiyle bakan göze, sevgiyle söylenen söze ağaçlar, taşlar, kurtlar, kuşlar bile meyleder. Sevginin çaldığı tüm kapılar açılır ve buyurun efendim hoş sefalar getirdiniz der.” diyor.

Sevginin yaşanacağı en önemli yer aile ocağıdır. Burada sevgi doyasıya yaşanmalıdır. Ailede sevgi gerektiği gibi yaşanırsa insanlar sevgiyi dışarıda aramazlar. Ailede sevginin yaşanacağının en güzel belirtisi aileye “sevgi ocağı” denmesi değil midir?

“Bir kişi Allah’ı seviyorsa; bunu ilk belirtisi eşini ve çocuklarını sevmesidir. Yahut bir kişinin eşini ve çocuklarını çok sevdiğini görüyorsanız, bunun kaynağı Allah’a olan sevgisidir.” (5)

Allah ve Resulüne duyulan sevgi sevgilerin en yücesi değil mi? Sevgimizi nasıl göstereceğiz, hangi davranışlarda bulunacağız? En başta tatlı dilli ve güler yüzlü olmalıyız. Konuşurken kimseyi kırıp incitmemeli, insanlara değer vermeli, sevinç ve hüzünlerini paylaşmalıyız. Anlayışlı ve sabırlı olmalı, fedakârlık yapmalı, hediye vermeyi, teşekkür etmeyi, özür dilemeyi ihmal etmemeliyiz.

Sevginin önüne çıkan veya çıkarılan engeller olabilir. Bunlardan biri de eskiye göre çok azalsa da bazı adetlerimizde yer alan “Sev ama sevdiğini belli etme”anlayışı, “Çocuğunu sever, öpüp, okşar, bağrına basar, kucağına alırsan şımarır, terbiyesiz olur.” mantığıdır. Anne-babaların çocuklarına karşı duygularını, sevgilerini, ilgilerini büyüklerin yanında dil veya hal ile ifade etmeleri ayıp, saygısızlık olarak görülüyordu. Artık bunlara pek itibar edilmediğini sevinerek söyleyebiliriz. Bu ve benzeri davranışlardan kesinlikle uzaklaşmamız gerekir. Bu adetlerin ne dini ne de millî hiçbir yanı yoktur.

Peygamberimiz (a.s) bütün çocukları sevdiğini, onlara selam verip başlarını okşadığını, hediyeler verdiğini biliyoruz. Çocuklarını, torunlarını sever, öper, koklar, sırtına bindirirdi. Bunları yapmayanlara da; “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”, “Allah kalbinizden merhameti almışsa ben ne yapayım?” buyurmuşlardır.

Şair-Yazar A.Vahap AKBAŞ: “Aile bireylerinin birbirini sevmesi, hoşnut etmesi, birbirinden razı olmasından Allah da razı olacaktır. İnsanların birbirlerini sevmesiyle, kucaklaşıp kaynaştıkça yaşamın zorlukları ve sıkıntıları da azalacaktır” diyor.

Öyleyse haydi! Bir sevgi medeniyeti kurmaya var mısınız? Öncelikle kendimizi severek işe başlayalım daireyi alabildiğimize genişletelim. Dairenin dışında hiç kimse kalmasın. Gönüllerden gönüllere gözle görülmeyen manevi kablolarla birbirimize bağlanalım, sevgi köprüsü oluşturalım. Allah’ın yarattıklarını açık, net, kesin ve coşkulu bir biçimde sevip; dilimizle, halimizle olabildiğince belli edelim.

Gelin! Bütün gücümüzle sevgimizi yağmur gibi yağdırarak, güneş gibi ısıtıp, ışıtarak başta evimiz ve ailemiz olmak üzere, içinde bulunduğumuz tüm çevreyi, cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirelim. Birer sevgi yumağı oluşturalım. İpleriyle tüm kalpleri birbirine sevgiyle bağlayalım.” diyor.

Eğitimi, insanda istenilen davranış değişikliğini sağlama süreci olarak söyleyecek olursak eğitimde karşılıklı iletişim ve etkileşimin önemi ortaya çıkmaktadır. Bugün uygulanan eğitim anlayışında büyükler küçükleri, öğretmenler öğrencileri etkilemeye, onları değiştirmeye çalışmaktadır. Kendileri ise onlardan etkilenmeyi ve onlar tarafından değiştirilmeyi pek düşünmemektedir. Bunun sonucu olarak eğitim, etkileşim olmaktan daha çok etkilemeye dönüşüp öğretmeye, ezberletmeye yöneltilmiştir. Bundan dolayı da öğrencilerimizde yetenekler geliştirilememektedir. Dayatma ile karşılaşan öğrenci okuldan, eğitimden ve öğretmenlerinden soğuyup  ilgisiz kalmaktadır.

Öğretmen arkadaşlar, alanları ile ilgili yayınları okumalı, güncel gelişmeleri takip etmelidir. Hızla ilerleyen teknolojiden yararlanmasını bilmelidir. Öğretmen, eğitim, iletişim, başarı, insan ilişkileri ve psikoloji ile ilgili kitaplardan mutlaka yararlanmalıdır.

Bir öğretmen düşünün, öğrencilerini tanımıyor, adını,  meraklarını, yeteneklerini, kişisel özelliklerini, huy ve karakterlerini,   gelişim özelliklerini, aile yapısını, ekonomik ve kültürel durumunu yeterince bilmiyorsa; bu öğretmenimiz; öğrencilerin derslere ilgisini nasıl artıracak?  Onları derse nasıl katacak?  Dersi, bilgiyi, çalışmayı, öğrenmeyi nasıl sevdirecek? Okuma aşkını nasıl sağlayacak? Nasıl öğretecek, nasıl eğitecektir?

Öğretmen, eğitimden, okuldan, öğrenciden ne beklediğini düşünmüyorsa, onları yetiştireyim derken yok ediyorsa, öğrencisini tanımadan, onu nasıl yetiştireceğini bilmeden eğitmeye çalışan bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenciler, bilgisiz bir bahçıvanın yetiştirdiği cılız, solgun, renksiz ve kokusuz çiçeklere benzemez mi?  O zaman da yazık bize, vah bize, eyvah bize!

“Bahçemizde özel bakım isteyen çiçeklerin varlığından habersiz olan biz öğretmenler, nasıl ki onları ilgisizlikten soldurup yok ediyorsak, özel durumlarını bilmediğimiz, sorunlarından habersiz olduğumuz nice Ahmet, Mehmetleri, Ayşe ve Fatmaları yok edip öldürüyoruz. Onları tanımıyor, bilmiyor, anlamıyoruz. Hatta dinlemiyoruz bile. İşin kolayına kaçıp suçluyor, bağırıp çağırıyor, sadece emirler vererek onlardan başarı bekliyoruz.

Bunun sonucu olarak da sevgisiz ve ilgisiz eğitimimiz hüsranla sonuçlanıyor. Topluma karşı saygısız, sevgisiz ve insanlığa zararlı insanlar yetiştiriyoruz. Bütün bunların sorumlusu kimdir acaba?  Öğretmenler mi? Anne-babalar mı? Çevre mi? Hepimiz suçluyuz. Toplum olarak hepimiz üzerimize düşen görevlerimizi yapmadık. Ondan dolayı suçluyuz.”

 

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz