GENÇLERBİRLİĞİ SOYUNMA ODASINDA KAVGA ÇIKTI

GENÇLERBİRLİĞİ SOYUNMA ODASINDA KAVGA ÇIKTI

SUMUDİCA: “BUGÜN KAZANMAYI HAK ETTİK”

SUMUDİCA: “BUGÜN KAZANMAYI HAK ETTİK”

MESUT BAKKAL: “BATACAKSAK İKİMİZ DE BATACAĞIZ”

MESUT BAKKAL: “BATACAKSAK İKİMİZ DE BATACAĞIZ”

JULİEN HASTALIĞINA FRANSIZ KALMADI

JULİEN HASTALIĞINA FRANSIZ KALMADI

OKULLARARASI HENTBOL GENÇ KIZLAR MÜSABAKALARI TAMAMLANDI

OKULLARARASI HENTBOL GENÇ KIZLAR MÜSABAKALARI TAMAMLANDI

GİTTİ “İSTİBDAT”, GELDİ “İSTİBDAT”3
  • SÜLEYMANKOCABAŞ
    • SÜLEYMAN KOCABAŞ
    • suleymankocabas@kayserihakimiyet2000.com
    • 9 Aralık 2015 - 16:10:43

İmparatorluğun “Zümre İstibdadı” nın Elinde Batışı
Jön Türkler, 1890’lı yılların ortalarında Meşrutiyeti ilan davası uğrunda Sultan II. Abdülhamid’le mücadeleye başladıklarında, adı geçen rejim ortamında ülkede uygulayacakları iktidar programı olarak, yabancı modeller taklitçiliğinden olarak iki ana gruba ayrılmışlardı: Fransa’nın merkeziyetçilik modelini, daha sonraki yıllarda İttihatçılar adını alacak olan Jön Türkler, Teşebbüs – i Şahsi ve Ademi – i Merkeziyetçilik (Özel Teşebbüscülük ve Merkeziyetçiliğin zıddı olarak, ülkenin mutlakıyet veya özerklikle idare edilmesi) esas alan Anglo –Sakson Modelini (Amerikan –İngiliz Modeli) ise, yine daha sonraki yıllarda giderek adlarına “İtilafçılar” denilen Jön Türkler kendilerine “iktidar programları” olarak almışlardı.
Daha işin başında, Merkeziyetçilerin adamı ve lideri olarak yurt dışına kaçarak Paris’te mücadelesine devam eden Ahmet Rıza temayüz ederken, Adem-i Merkeziyetçilerin lideri olarak da “Prens” lakabıyla anılan Sultan II. Abdülhamid’in yeğeni İngiliz işgalindeki Mısır’a kaçan Sabahattin Bey temayüz etmişti.
10 – 24 Temmuz 1908 Jön Türk İhtilali ile Meşrutiyetin ilanı olayı, büyük ölçüde ve hatta neredeyse tamamen, bir “İhtilal Cemiyeti” olarak kendisini gösteren İttihat ve Terakki Cemiyetine inhisar etmişti. Bu sebepten, “Meşrutiyetin getirilmesi kahramanlığı veya inhisarcılığı” ile övünen ve dağa çıkıp isyan etmesi sebebiyle kendisine “Hürriyet kahramanı” lakabı takılan Enver Bey ve arkadaşları Talat ve Cemal Beyler (sonra paşalar) vb. ülke yönetimde de kendi inhisarcılıklarının bulunmasını istiyorlar ve hatta giderek “Vatan Kurtarma Kahramanlığı” nı bile kimseye bırakmak istemiyorlardı. Onların bu isteklerini, vatanı bölme sevdasında olan azınlık unsurların kendi emellerini gerçekleştirmek için en uygun iktidar programı olarak Prens Sabahattin’in lideri olduğu Teşebbüs-i Şahsi ve Adem –i Merkeziyet Cemiyeti’ni gördükleri ve bu cemiyet içinde toplanmaları da giderek takviye etmişti.
Ayrıca, İttihatçı – Adem-i Merkeziyetçi radikal ayrışmasını iki süper güç İngiltere ve Almanya’nın İstanbul’daki nüfuz mücadeleleri de takviye edince, Türkiye, kendisini iç politikasında birbirlerini mutlaka tasfiye etmek isteyen iki alternatif iktidar grubu ve partileri ile karşı karşıya geldi.
İnhisarcılıkları, atakları ve orduyu büyük ölçüde ellerinde bulundurmaları sebepleriyle, bu mücadeleyi giderek İttihatçılar kazandılar. 31 Mart 1909 İsyanı, 10 Temmuz 1912 HalâskâranZâbitan Grubu İsyanı, 23 Ocak 1913 Babıâli Baskını ve 11 Haziran 1913’de “yarıda kalmış darbe” Mahmut Şevket Paşa Suikastını içeren darbeler zinciri, İttihatçıların kademe kademe Adem –i Merkeziyetçiler veya daha sonra Hürriyet ve İtilaf Partisi adını alan ve adlarını kısaca “İtilafçılar” denilen bunların kademe kademe tasfiyelerine sebep oldu. Genelde, Mart, Temmuz ve Haziran aylarında yaşanan üç darbeyi, kendilerini tasfiye için İtilafçılardan bilen İttihatçılar, iktidardaki ağırlıkları sebebiyle, onları “suçlu” olarak Divan – Harpler ve mahkemelerde yargılatarak idam ve hapsettirmek suretiyle tasfiyeye başlamışlar, muhaliflerin ceza almaktan kurtulmak için büyük bir kısmı yurt dışına kaçmış, bu cezalandırmak ve kaçış işi, Mahmut Şevket Paşa Suikastından sonra iyice tamamlanınca, iktidar meydanı muhalefetsiz olarak bütünüyle İttihatçılara kalmış, adı geçen suikast sonucu “Tam İttihatçı” denilen Sait Halim Paşa’nın da sadarete getirilmişiyle İttihat ve Terakki Partisinin 4 – 5 yıl sürecek “Tek Parti Diktatörlüğü Dönemi” başlamıştır.
Özellikle, Enver Bey’in hile ve baskı ile 13 Ocak 1914’de Harbiye Nazırlığı ve Başkumandan Vekilliğine getirilmesi ve onun eliyle Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın safında 29 Ekim 1914’de I. Dünya Harbine sokulmasıyla kendisini gösteren harp ortamı, İttihatçıların “diktatörlüğü” nü iyice takviye etmiştir. Meşrutiyet rejimi uygulamanın tezahürleri, Kanun – u Esasi (Anayasa) yürürlükte olmasına rağmen hükümleri hiç dikkate alınmamış, Meclis – i Mebusan da açık olmasına rağmen “Harp ortamı” denilerek kararlarına başvurulmadığı halde ve Sultan Reşat’ın da zaten adının “Kuzu Gibi Padişah” a çıkması sonucu hiçbir etkisinin olmadığı bir ortamda, yönetim tamamen “Triumvirate” (Üçlü Otoriter Yönetim) denilen Başbakan Talat Paşa- Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa – Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa üçlüsünün eline geçmesi sonucu, Türkiye’de adına “Zümre İstibdadı” denilen yeni bir istibdat yönetimi kurulmuş, bunu Triumvirate’den Talat Paşa, en yakın çalışma arkadaşları İttihatçılar Mithat Şükrü Bey ve (Bleda) ve Rauf Bey’e (Orbay) şöyle itiraf etmişti: “Bizim bu memlekette kurduğumuz düzen olsa olsa bir aydın istibdadıdır.” (Mithat Şükrü Bleda, İmparatorluğun Çöküşü, İstanbul, 1979, s. 88, Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz Dergisi, 22 Temmuz 1962, s. 20) Yani, bir zümreye istinat eden istibdat.
Sultan II. Abdülhamid, 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde, İmparatorluğu “Yükseliş Devri” sınırlarında Jön Türklere teslim etmişti. Bunlar, tecrübesizlikleri, plansızlıkları, yanlış politikaları ve küresel emperyalist büyük devletlere (özellikle Almanya) âlet olmaları sonucu İmparatorluğu 10 yılda (1908 – 1918) yıkarak “Kuruluş Devri” sınırlarına çektiler.
İmparatorluk, 10 yılda özellikle “Zümre İstibdadı” kuran Triumvirate elinde battı. Devleti, Almanya safında, adı geçen üçlü dışında hükümetin diğer üyeleri, Meclis – i Mebusan, Padişah ve kamuoyu neredeyse bütünüyle harbe girmemize karşı oldukları halde, “Almanya savaşı kazanacak, bizde bundan faydalanarak İmparatorluğu yeniden dirilteceğiz” ham hayali ile yalnızca Enver, Talat ve Cemal Paşa üçlüsü harbe soktular.
Almanya’nın isteğine uygun olarak ordumuzu Alman subaylarına teslim ettiler; harpte savaştığımız 9 cephe tamamen Almanya’nın isteklerine göre açıldı. Milletimizin evlatları, Almanya’nın hesabına Anavatan Anadolu’nun savunulmasından çok uzak Galiçya, Romanya, Makedonya ve İran gibi alanlarda açılan cephelerde boşu boşuna kırdırıldı.
Almanlar yenilince, Triumvirate, “Bez de yenilmiş sayıldık” diyerek 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten çekilmek zorunda kaldı. Ardından bunlar, ülkeyi kötü idare etmek ve harple her şeyi tarumar etmek korkusu ve sorumluluğu sonucu yakalanıp yargılanmaktan kurtulmak için 3 Kasım 1918’de gece yarısı bir Alman denizaltısına binerek, kendisine “köle gibi” hizmet ettikleri Almanya’ya kaçtılar. İstanbul’da halk, sabah olunca İttihatçıların kaçtıklarını öğrenince onlara ateş püskürüyordu: “ ‘İttihatçı” kelimesi adeta vatan hainliği anlamına geliyor, olup bitenler karşısında iyice bezen halk, ‘vatan’, ‘millet’ lafını edenler için ‘yakalayın İttihatçıdır’ demek içinden geliyordu.” (Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C. 1, İstanbul, 1976, s. 312).

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz