Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
wezEo.png
wezEo.png

SON DAKİKA


googleplay
Kayseri Hakimiyet Gazetesi / www.kayserihakimiyet2000.com
wem8j.png
ABDULLAH AYATA

KALENDER GELECEKTEN UMUTLU-1

Bu haber 09 Mart 2019 - 17:19 'de eklendi ve 16 kez görüntülendi.
KALENDER GELECEKTEN UMUTLU-1

Atık kâğıt toplayıcısı Musa’nın atı Kalender, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte o geceki üçüncü seferlerini de kazasız belasız tamamlayıp yorgun, bitkin bir vaziyette girebilmişti barınağına. Artık akşama kadar dinlenme, yemini hak ederek yemenin huzurunu yaşayabilirdi. Her iş dönüşünde karnını doyurduktan sonra bazen ayakta, bazen yattığı yerden barınağının kırık penceresine yapıştırılmış gazete kâğıdının üzerindeki gülümseyen adam fotoğrafına bakarak kendi kendine konuşur, hayallere dalarak uyuklamaya çalışırdı… Onu bu kadar dayanıklı yapan, geçmişte yaşadığı günlerin anıları ile gelecekte düşlediği rahat bir yaşamın umuduydu elbette. Yoksa kaburgaları sayılan gövdesi, ekmek tahtasını andıran kalçaları, eğri söğüt dallarına benzeyen bacakları, bakımsız uzun yeleleri ile yaşaması mümkün değildi. Hayalleri sayesinde yaşama direncini sürdürebiliyordu.

O gün yine arpa katkılı samandan oluşan öğününü aceleyle yiyip, üzerine meyve niyetine atıştırdığı bir bağ kuru ottan sonra karşı cama yapıştırılmış gazetedeki kilolu, güler yüzlü, halinden memnun görünümlü adam fotoğrafını inceleyerek dalıp gitti, konuşup düşlemeye başladı…

Önce çocukluğuna doğru bir gezintiye çıktı. Tebessümlü gözleriyle zihin makinesinin görüntü şeridini gerilere sararak… Annesiyle babasını hatırladı mazideki bulanık görüntüleriyle… Annesinin anlattığına göre, anası ile babası fayton atlarıydı. İkisi birlikte aynı faytonda yan yana koşulmuş şekilde çalışırlar, sahipleri tarafından korunup gözetilirler, itina ile bakımları yapılıp mükemmel şekilde beslenirler, tertemiz ahırda barınıp günlük tımarları ihmal edilmez, en güzel koşumlarla süslenip fayton arabasına koşulurlardı. Çektikleri faytona genellikle iyi giyimli, hali vakti yerinde insanlar binerek evlerinin bulunduğu mahallelere doğru rahat ve huzur içinde yolculuk ederlerdi.

Bazen de el ele tutuşmuş sevdalı gençler konuk olurlardı arabanın yaylı rahat döşemelerinin üzerine. Birbirlerine fısıldadıkları aşk sözcükleri zamanı unutturur saatlerce dolaşır dururlardı. Kimi zaman da anneleriyle birlikte müşterileri olan heyecanlı çocuklar sevinçli şamatalarıyla atlara yorgunluklarını hissettirmezlerdi. Annesi ile babası aynı yerde çalışmaya başladıkları zamandan itibaren birbirlerine ilgi duymuşlar, bir müddet sonra da âşık olup doyumsuz mutlu anlar yaşamaya başlamışlardı. İki yıl sonra da birlikteliklerinin meyvesi Kalender tay dünyaya gelmişti. Sahipleri Faytoncu Recep bu doğum olayına çok sevinmiş, dinlensinler kendilerini fazla yormasınlar, düşüncesiyle bir hafta işe çıkmamış, atlara istirahat vermişti. Kalender küçükken, ailesi fayton çekerken hiçbir zaman yanlarında dolaştırılmadı. Daha pek küçük, ne yaptığını nereye gittiğini bilemez, başına bir kaza gelebilir, diye düşünülmüş olmalıydı. O günlerde hep sabırsızlıkla, özlemle akşam olup annesiyle babasının ahıra dönmesini bekler, daha onları görür görmez yanlarına koşarak kişner koklaşırlardı. Ne kadar güzeldi o günler… Ne olduysa Kalender sekiz aylıkken olmuştu. Almanya’ya işçi olarak gitme sırası gelen sahipleri Recep, faytonunu atlarıyla birlikte satmak istemiş, artık faytonculuk eskisi kadar ilgi görmediğinden yerlerini iyiden iyiye motorlu taksilerin alması nedeniyle, faytonunu evinin avlusuna çekip atlarını da ayrı ayrı insanlara ucuz fiyatlara vermek zorunda kalmıştı. Erkek atını uzak köylerden birinde kır bekçiliği yapan bir adama, kısrağı ile tayını da yakın kasabalardan birinde bağcılıkla uğraşan yaşlı bir hacı amcaya yok pahasına sattı.

Böylece Kalenderle annesi, babalarından hüzünlü bir şekilde ayrılarak Hacı Süleyman’ın bağına gitmek zorunda kalmışlardı. Hacı Süleyman’ın bağı, sarp kayalıklar arasında küçük bir tepe üzerindeydi. Arabaların inip çıkması zor olduğundan ata ihtiyaç duymuş olmalıydı. Neyse ki, adam fena adama benzemiyordu. Geçmişin hüznü yüreğine çöken Kalender, gazetedeki gülümseyen adam fotoğrafına bakarak ona hitaben konuşmaya başladı.

“Hacı Süleyman, bağ evine varınca, bizi önceden hazırladığı belli olan evinin alt katındaki bir odaya yerleştirdi. Önümüze taze yonca koydu. Annemi iple duvardaki demir halkaya bağladı. Beni bağlama gereği duymadı. Mevsimlerden bahardı. İki günlük dinlenmeden sonra, annem aşağılardan sırtına yüklenen gübre torbalarını yukarıya taşımaya başladı. Arada bir de insanların taşıyamadığı ağır malzemeleri de taşıyordu. Benim yüklerin taşınmasında anneme yardım etmek için canım çıkıyordu ama, “Daha toysun, çok küçüksün,” diyorlardı, bu isteğime ne annemin rızası vardı ne de Hacı Süleyman’ın. Birkaç hafta sonra işler iyice hafiflemişti. Havalar da ısınmış geceleri bağ evinin dışındaki duvar dibinde konaklamaya başlamıştık. Kapalı havanın bunaltısından kurtulup açık ve temiz havada sakin yaz gecelerinin tadını çıkarmak bambaşka bir keyifti o zamanlar.

O güzel yaz gecelerinde yönümü uzaklarda pırıl pırıl parıldayan şehrin ışıklarına doğru döner, gökyüzündeki yıldızlarla uzaklarda görünen şehir ışıklarını eşleştirirdim. Kendimi hep her tarafına yıldızların yapıştırıldığı parlak koşumlarla olgun bir at olarak düşler, yine yan taraflarıma parlak ışıklı kanatlar takıp havalanırdım gökyüzüne… Aydedeye gülümseyerek selam verdikten sonra Samanyolu’nda dört nala koşmaya başlar; kendi kendimle yarışırdım. Arada bir alçaklara doğru süzülüp şehir evlerinin üzerinden bulut yavaşlığında geçerek bebeklerini uyutmaya çalışan annelerin güzel sesleriyle söyledikleri tatlı ninnileri dinlerdim. Kimi zaman içindeki yolcuları emir komuta zincirindeki görev zorunluluğu nedeniyle, zoraki taşımakta olan gönülsüz koca kara tren lokomatiflerinin üzerine konup, “Tren dayı o kadar öfkelenme, senin de görevin bu. Bu iş için eritip döküp büküp bedenini bu hale getirmişler. Başka çaren mi var. İyisi mi işini severek isteyerek yap,” diyerek dönerdim bağdaki yerime…

Güz gelince bağdaki üzüm kasaları yine annemin sırtına yüklenerek indirildi aşağıdaki yola. Kış gelince yeni sahibimizin kasabadaki evine taşındık. Rahatça yiyip içip yattık. İlkbaharda tekrar çıkıldı bağa. İki yaşıma girmiş iyice büyüyüp gelişmiştim. O sene bir yaz günü bağın arkasındaki düz çayırlığa otlamamız için annemi örkleyip beni de yanına serbest bırakan sahibimiz bağına dönüp işine gücüne dalmıştı. Bir süre sonra sinsice yanımıza yaklaşan kötü niyetli iki adam annemi ipinden tutarak zoraki sürükleyerek götürdü. Ben sağa sola kaçarak ellerinden kurtuldum. Bağırmalarımı, kişnemelerimi sahibime duyuramadım. Akşama doğru bizi almak için çayırlığa gelen Hacı Süleyman, annemi bulamayınca çok şaşırdı. Çalınmış olduğunu anlayınca öfkelendi. Ertesi gün her tarafa haber saldı. Ne yazık ki hırsızlar bulunamadı. Birkaç hafta sonra ikimiz de annemden ümidimizi kestik. Önceleri çok üzülüp ağladım ama ne yapayım elimden gelen bir şey yoktu. Kim bilir hangi vicdansız boğazlayıp kaçak et olarak satıp insanlara yedirmişti zavallı anacığımı. Bu olayı ne düşünmek istiyorum ne de hatırlamak. Neyse, artık mecburen iş güç bana kalmıştı. İki sene boyunca da ben taşıdım yükleri, üzüm kasalarını… (Devam Edecek)

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA