709377.T.C. KAYSERİ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ.25.11.2017

709377.T.C. KAYSERİ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ.25.11.2017

BÜYÜKŞEHİR SON 3 YILDA 343 OYUN PARKI YAPTI

BÜYÜKŞEHİR SON 3 YILDA 343 OYUN PARKI YAPTI

SADECE CİNSEL ŞİDDETE MARUZ KALAN KADINLARIN ORANI YÜZDE 15,3

SADECE CİNSEL ŞİDDETE MARUZ KALAN KADINLARIN ORANI YÜZDE 15,3

İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ OSMAN ELMALI: ÖĞRETMENLİK BİLGELİKTİR

İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ OSMAN ELMALI: ÖĞRETMENLİK BİLGELİKTİR

YENİ İL SAĞLIK MÜDÜRÜ BENLİ, GÖREVİ KILIÇ’TAN DEVRALDI

YENİ İL SAĞLIK MÜDÜRÜ BENLİ, GÖREVİ KILIÇ’TAN DEVRALDI

“KIŞLADA ZÂBİT BABİÂLİ’DE KÂTİP”
  • SÜLEYMANKOCABAŞ
    • SÜLEYMAN KOCABAŞ
    • suleymankocabas@kayserihakimiyet2000.com
    • 20 Eylül 2015 - 17:40:11

Giriş
Yazımıza, Sultan II. Abdülhamid’den bir alıntı ile başlamak istiyoruz:
“Osmanlılar öteden beri cengaverlikle vakit geçirdiler. Cengaverlikten başka meslekleri lüzumsuz işler olarak gördüler. Keşke öyle olamasa daha iyi olurdu. Öyle olmuş. Sanayi ve ticareti küçümsemişler. Bunun için bu cihetten kalkınamamışlar. İşte Venedik üserası (esirleri) İstanbul’da her birisi bir sanat tutmuş, İstanbul’da sanayi ve ticareti tamamen ellerine almışlar. Bu saltanatlarını hâlâ da sürdürüyorlar…
Memleketimizin Avrupa memleketleri gibi imar olunmamasına, halkın cahil kalmasına sebep başlıca askerliktir. Ecdadımız memleketler fethetmiştir. Fakat etrafındaki düşmanlardan bir gün rahat yüzü görmemişlerdir… Sürekli savaşla vakit geçirmişlerdir. Maarife, imara bakmaya zaman kalmamıştır. Bizde askerlik hem Müslümanlara tahsis olunduğu için en cahil ve en fakir de Müslümanlardır. Diğer unsurlar bir derece rahattır. Hem okuyabilmişler hem de ticaret ve sanatı ellerine almışlardır. Yabancılara imtiyazlar ise ihsan kabilinden değildir…
İşte dediğimi gibi, bizi başlıca kalkınma ve ilerlemeden alıkoyan askerliktir. Rusya 30 senede bir harp açmış (12 Türk – Rus Harbi çıktı). Yalnız bu da değil. Karadağ, Sırp, Bulgar, Yunan… bunlar tıp mikrobu olduğu gibi, bunlar da bir mikroptur. Büyük devletlerin aletleridirler. Her biri bir büyük devlete arkalarını dayamışlardır. Bulgarlar Rusya’ya, Yunanlılar, Fransa ve hatta İngiltere’ye meyletmişlerdir” (Metin Hülagü, Sultan II. Abdülhamid’in Son Günleri Hususi Doktoru Hüseyin Atıf Bey’in Hatıraları, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 141, Abdülhamid’in Selanik’te sürgünde iken özel doktoru Hüseyin Atıf’a söylediklerinden)
“Kışlada Zâbit, Babıâli’de Kâtip”
“Kışlada zâbit, Babıâli’de kâtip”,bu deyim, Osmanlı’nın son yüzyılında halk arasında sık sık söylenen ve geçerliliği olan bir söz olup, Osmanlı Devleti’nin asli unsuru ve kurucusu Türklerin cazip meslekler olarak nelere ilgi duyduklarının bir göstergesi olmuştur. “Tarihte Türkler, asker ve bürokrat bir millettir” derler. Bu da doğrudur. Tarihte 16 büyük imparatorluk ve 80 küçük devlet kurarak, bu alanda dünya milletleri arasında rekor kırmaları, onların göçebe ve cengaver millet olmalarından ileri gelmiştir.
Tarihte, yerkürenin doğu- batı doğrultusunda Çin Seddinden tutunuz da Avrupa’nın ortalarında İtalya ve Viyana’ya kadar cengaverlikleriyle neredeyse 2000 yıl süren bir süreç içinde Türklerden başka hiçbir millet böyle çok geniş alanda büyük bir atılım gösterememiştir. Yerkürenin Güney –Kuzey doğrultusundaki Türk yayılmacılığının uçları ise, Moskova önlerinden Afrika içleri Çad’a, Afrika’nın Doğu’sunda Kenya’ya ve Kuzey sahillerinde Fas –Atlantik’e kadar geniş bir alanda Türk cengaverleri boy göstermişlerdir. İşte 16 büyük devlet ve 80 küçük devletçik bu adı geçen hitterlantlarda kurulmuş, bunların en uzun ömürlüleri Selçuklu ve Osmanlı Devletleri olmuştur.
Günümüz İtibariyle yaşayan bağımsız Türk devletlerini sayacak olursak 7 devletten ibaret bunlar şunlardır: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Bunların yanında, nüfuslarının çoğunluğu ve toprağı Türk olup da bağımsız olamayıp “özel statüleri” bulunan diğer Türk yurtları da şunlardır: Yunanistan’da “Batı Trakya Türkleri Türkleri”(Lozan Antlaşması ile verilen özel statülü), Rusya’da Gagavuz, Kırım, Dağıstan, Yakut özerk bölgeleri ile Çin’de Çinlilerin adına “Sincan” dedikleri “Doğu Türkistan Özerk Türkleri”.
Kısa Bir Tarih Felsefesi
Tarihte Türklerin, hiçbir milletenasip olmayacak şekilde adı geçen çok geniş hitterlantlarda yüzyıllarca hüküm sürmeleri, göçebe ve cengaver (savaşçı) millet olmalardan ileri gelmiştir. Haliyle böyle toplumlar, teşkilatçılıkta da mahir oldukları için bir avuç Türk cengaveri bile yabancısı olarak gittiği fetih bölgelerinde, kendi askeri ve bürokrasisi ile çoğunluğa azınlık hükmedicisi olarak büyük ve küçük devletler kurmayı başarmıştır.
İbni Haldun’un bir tarih felsefesi niteliğinde olan “Mukaddime” isimli kitabında geniş olarak yer aldığı üzere, göçebe ve cengaver toplumlar, yerleşik düzene geçmiş toplumlara hükmederler. Çünkü, yerleşik düzen (daha doğrusu şehir yerleşimi ve medeniyeti) insanları “rehavet” içine ittiği için onların savaşçı veya cengaverlik ruhlarını törpülediğinden, göçebe olup cengaverlikleri veya savaşçı ruhları törpülenmemiş azınlık cengaver unsurların saldırılarına genelde dayanamazlar ve onlara teslim olurlar.
Yine tarih felsefesi yaparak devam edecek olursak, göçebe ve cengaver toplumlar, medeniyet, kültür, sanat, ilim vb. yönlerinden yerleşik toplumlardan zayıf olduklarından bunlar cengaverlikleriyle yerleşmeye başladıkları yerleşik toplumların medeniyet ve kültürlerinin etkisinde kalarak giderek onlarla bütünleşirler veya onların yoğun etkisinde onların içinde asimile olup asliyetlerini kaybederler.
Çin seddinden hareketle Karadeniz’in Kuzeyinden Şamanist göçebeler ve cengaverler olarak gelen 10 Türk kabilesinin (Hunlar, Avarlar, Uzlar, Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar, Bulgarlar, Pomaklar, Macarlar ve hatta Finliler) Karadeniz’in kuzeyinde, Balkanlar ve Orta Avrupa’da bin yıla yakın varlık gösterdikten sonra yerleşik Ortodoks toplumları Slav, Bizans ve Katolik Franklar içinde Hristiyanlaşarak asimile olup gitmişlerdir. Onlardan bugün itibariyle isim olarak Macar, Bulgar, Fin ve Pomak isimleri kalmıştır.
Orta Asya’da Müslüman olduktan sonra bu sefer de yine göçebe oluşları ve cengaverlikleriyle Karadeniz’in güneyinden Ortadoğu, Anadolu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya gelen Müslüman Türklerde de bu özelikleri sebebiyle kısmen bir “asliyet kaybı” yaşanmıştır. Bunun en bariz göstergesi, kendi alfabelerini değiştirerek İslam Medeniyetinin Alfabesi Arap alfabesini almaları ve dillerini bile adı geçen medeniyetin din –ilim dili Arapça ve edebiyat dili Farsça istila etmiştir.
İslam Medeniyetinin merkezi Ortadoğu’da Arap hakimiyeti zayıflayınca bunun yerini Orta Asya’dan gelen taze bir güç olarak Müslüman Türk gücü almış, bu coğrafya ve hitterlantlarında Selçuklu ve Osmanlı gibi çağları içinde dünyanın iki süper devletini Müslüman Türkler kurmuşlardır.
Bu iki süper Türk devleti bünyesinde Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya gelen Türklerde görüldüğü üzere tam bir Türk asliyeti kaybı olmamış, din esasına dayalı Selçuklu ve Osmanlı’nın “ümmet düzeni” içinde uzun bir dönem Türkler “Etrak” diye küçümsenseler de bu yalnızca kısmen yönetim ve bürokrasiye inhisar etmiş, köyler ve kırsal alanda halk Türk kimlikle asliyetlerini İslamiyet’le telif ederek korumuş ve hatta bu sebepten Türklerin Müslüman olmalarına “Millet olma süreçlerini tamamlamak” olarak (Her prototip kavmin, millet olma sürecini tamamlarken pağan – ilkel dinlerinden modern dinler Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığa geçişleri zorunlu süreci) bakılmış, “Tarihte Türkler Müslüman olmayıp başka dinlere girselerdi asliyetlerini kaybederlerdi” denilmiştik ki, bu doğrudur.
Sanayi ve Ticaretin Azınlıklara Bırakılmasının Osmanlıya Verdiği Zararlar
Sultan II. Abdülhamid’in hatıralarında ticaretimize hakim unsurlar olarak “Venedikliler” dediği, tâ İstanbul’un fethi yıllarından beri gelen “Lövantenler” di. Avrupa’da Venedik Cumhuriyeti halkı genellikle ticaretle temayüz etmiş, Bizans İmparatorluğu zamanında bile Doğu ile ticaret bunların tekelinde idi. Fatih Sultan Mehmet, 1453’de İstanbul’u fethedince ülke ticaretine zarar vermemek için bunlara dokunmadı. Onlara özel imtiyazlar tanıyarak varlıklarını sürdürdü. İstanbul’dan, İzmir’den ülke ticaretinin büyük bir kısmını bunlar yaptılar. Bunları, denizci bir millet olan Osmanlı Devleti’nin Rum tebaası tüccarlarının varlığı takip etti.
19. yüzyılın başlarında Avrupa’da “Sanayi İnkılabı” gerçekleşip, Avrupa’nın fabrikasyon sanayi emtiası Osmanlı ülkelerini istilaya başlayınca, Avrupa sanayici ve tüccarlarının içimizdeki komisyoncuları Rum, Yahudi ve Ermeni azınlıkları oldular. Onlar bu yolla Müslümanlara nazaran daha da zenginleştiler.
Türkler cengaverlikleri sebebiyle vakit bulamadıklarından el sanatlarına da fazla ilgi duymamışlar, bunlar Anadolu’da genelde Rumlar ve Ermenilerin elinde kalmıştır. Sultan’ın hatıralarında belirttiği gibi Türklerin cengaverliği ülke ve devlet çevresinde düşmanlarını artırmış, bunlarla savaşmaktan başka işlere vakit bulunamamıştır. Osmanlı’nın “Yükseliş Devri”nde Batı’da devamlı Avusturya, doğuda İran’la savaşılmış, “Duraklama Devri” ise her 30 yılda çıkan ve Osmanlı yıkılana kadar sayıları 12’ye ulaşan Türk –Rus Harplerine sahne olmuş, bunlara, Rusya’nın kışkırtmaya başladığı “İç İsyanlar” da kendisini gösterince, Anadolu’daki Türk insanı, neredeyse daha da artarak savaşçı olarak kalmaya devam ettiğinden ülke bu sebepten Sultan’ın de belirttiği gibi ülke insan gücümüzün savaşlarda tüketilmesi yüzünden ülke “imarsız” kalmıştır.
“Buğdayla Koyun Gerisi Oyun”
Cengaverlikleri sebebiyle Türkler tarım alanında ise, bütün cabalarını, “asgari geçim şartları” denilen buğday ve koyun yetiştirmeye hasretmişler, “İnce tarım işleri” denilen sebze ve meyve yetiştiriciliğini de neredeyse tümüyle azınlıklara bırakmışlardır. Türklerin ziraat etkinliklerini vecizeleştirmek için “Buğdayla koyun geresi oyun” denilmiştir. Yerleşik Türk halkının ve cengaver Türk ordusunun beslenmesi için buğdaya, protein ve giyim ihtiyacı için de koyuna ihtiyacı vardır. Bu asgari geçim şartları tümüyle gayri Müslim azınlıklara bırakılmamış, bu iki alan zorunlu olarak Türklerin “ekonomik alanı” olmuştur. Yukarıdaki vecizeye uygun olarak Türkler arasında “Dünya sarıöküzün boynuzunda” denilmiştir ki, bunun anlamı öküzün Türk çiftçisinin “her şeyi” olmasından kaynaklanmıştır. Buğdayını ekeceği tarlasını öküzü ile sürer, tohumu onunla eker, orağı ile biçtiği sapını harman alanına kağnısına koştuğu öküzü ile getirir, öküzü ile düven sürüp daneyi saptan ayırır, samanını evine öküzü ile çeker vb. Öküz olmazsa bunların hiç birisi olmaz.
Osmanlı ümmet sistemindeki gayri Müslimler, adına “cizye” denilen bir “askerlik bedeli vergisi” ödemeleri sebebiyle bunlar askere alınmadıklarından savaşlarda kırılmamışlar, çoğalmışlar, savaşlarda asıl Türk unsuru bulunduğu için onların kırılması sonucu sayıları gittikçe azalmış, üstelik, azınlıkların kazandıkları büyük ekonomik zenginlikler ve ayrıca da okullaşmanın (özellikle Misyonerlerin açtıkları okullarla) onlarda daha yüksek olması sebebiyle kültür olarak da Türklere nazaran atak yapmaları, giderek bu ekonomik – eğitim zenginlikleri sonucu, fakir Türkleri küçümsemelerine sebep olmuş, bunun etkisiyle de Osmanlı’dan ayrılmak için Romen, Sırp, Karadağ, Yunan, Bulgar, Ermeni isyanları başlamış, cengaver Türklerin bir de bunlarla “ek mücadelesi” Anadolu’daki Türk varlığını iyice eritmiş, öyle ki, Osmanlı Devleti I. Dünya Harbi yenilgisinden çıktığında köy ve kasabalarda çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlardan başka neredeyse hiç yetişmiş erkek insan unsuru kalmamıştı.
Osmanlı Devletinin asli kurucusu ve sivil – asker yöneticisi Türkler, sanayi, ticaret, ince tarım ve el sanatlarını gayri Müslimlere bırakmanın cezasını canlarıyla ödediler. Türk milleti, ekonomi, sanayi, ticaretve el sanatlarının ne demek olduğunu neredeyse Türkiye Cumhuriyeti Devleti döneminde azınlıklar ayrılıp Türkler kendileri ile baş başa kaldıkları yıllarda öğrenmeye başladılar. Hatta bu dönemde bile içimizde kalan azınlık artıklarının hakimiyetleri ve Türklerin “gavur sanatları” dedikleri azınlıkların elindeki el sanatlarını küçümsemeleri zihniyeti daha uzun süre varlığını devam ettirdi. 1960’lı yıllarda bile Türk ticari hayatının % 80 – 90 ‘ı hâlâ İstanbul’a inhisar eden Yahudi, Ermeni ve Rum azınlığın elinde idi. 1960 yılının sonlarında İstanbul’da yüksek öğrenimine başladığımda elime İstanbul Sanayi Odasına kayıtlı sanayici ve tüccarların isim ve adres listesini içeren bir kataloğu geçmişti. Saydığım işadamı ve tüccar 3500 kişiden tam 3375’si Yahudi, Ermeni ve Rum isimli kimselerdi.
“Hristiyanları Dini Çürük, İşleri Sağlam, Bizim Dinimiz Sağlam, İşlerimiz Çürük”
Cengaver Türk insanı, 1950’li yıllarda bile henüz tam olarak uyanmamıştı. İlçem Kayseri’ye bağlı Develi’de bütün el sanatları hâlâ Ermenilerin elinde idi. Babam Mustafa Kocabaş’la Develi’ye gittiğimizde, kaplarımızı bir Ermeni kalaycıya kalaylar, öküzlerimizi bir Ermeni nalbant nallar, babam elbiselerini bir Ermeni terziye diktirir, sapan uç demirimizi bir Ermeni demirciye yaptırır, eşeğimizi bir Ermeni’nin hanına bağlardık vb. 1952’de köyümüz Sindelhöyük’e bir oda yaptırmıştık. Müslüman bir marangoz bulunmadığından babam, marangozluk işlerini Develi’den getirdiği Artin usta isimli bir Ermeni’ye yaptırmıştı. Köylüler, Artin ustaya, “Hadi artık Müslüman ol canım” diye takılırlardı. Artin ustanın “kimlik krizi” yaşadığı şuradan belli idi: Onlara verdiği cevapta, “Ben köyünüzdeki şu adam kadar iyi, şu adam kadar kötü Müslüman olamam. En iyisi beni kendi halime bırakınız” diyerek kendisini savunurdu.
Artin usta iyi bir marangozluk işçiliği sergilemişti. Odamız 2012’de yıkılana kadar marangozluk işleri sanki yeni yapılmış gibi kaldı. Bu sebepten de olacak Annem bana hep şunları söylerdi: “Oğlum, bizim dinimiz sağlam, işlerimiz çürük, gavurların ise dinleri çürük işleri sağlamdır.”

“Fetihçi Millet” Geleneğinden “Ekonomik Devlet” Geleneğine Geçiş
Türk cengaverlik zihniyeti ve gavurların yaptıkları el sanatlarını küçümsemenin göstergeleri, köyümüzde o yıllarda bile vardı. Babam, annesinin ölmesi sonucu öksüz kalan ve babası da ona pek bakmayan yeğeni Mehmet Develioğlu’nu Artin ustanın yanına vererek marangozluk öğrenmesi için Develi’ye göndermişti. Gönderdiği günün akşamı mahalleli bizim evde toplanarak babama, “Git yeğenini getir, senin yeğenin bir gavurun mesleğini öğrenecek kadar alçaldı mı?” demişler, babam bunların isteğini ret etmiş, “Köyün sokaklarında sürteceği ve onun bunun tarlasında ırgat olarak çalışacağını gitsin sanat öğrensin” demişti. Develioğlu, marangozluk öğrendi, Köyün ve Develi’nin bu işlerini o yapmaya başladı. Daha sonra Avrupa’ya “vasıflı işçi” gönderilmeye başlanınca buraya gitti. Şimdilerde Sırbistan’da kendisini hükmettiği ve onlarca işçi çalıştırdığı Marangozluk fabrikası var. Mehmet, köyde kalsa hiçbir işe yaramayacaktı…
Bir ülkeye sahip olma ve bir devleti idare etmede yalnızca zabit (subay) ve kâtip (bürokrat) olmanın, ülke ve devletlerin varlığının devamına yetmeyeceğinin tarihimizdeki en güzel örneği Osmanlı olmuştur. Devlet kurma, idare etme ve toplumu yönetmede neredeyse yalnızca kışlada zâbitlik ve Babıâli’de kâtiplik gibi askerlik ve bürokrasi işlerini tercih yanında veya kısaca “Bürokrat Olmak” yanında, sanayi, ticaret, finans yönetimi, el sanatları, inçe tarım ve eğitime de büyük önem versek bu alanlarda da “yerli kazanımlarımız” olsa idi, tarihimiz herhalde bir başka yazılırdı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra, onun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Milletimiz artık ‘fetihçi millet’ değil, Anadolu’da ‘ekonomik devlet’ olacaktır” demesi, işin esasına bakılırsa tarihte “Bürokrat millet olmamız” a “isyan”dan başka bir şey değildir ki, milletimiz de zaten sanayii, ticareti, finans yönetimini, el sanatlarını, ince tarımı kısacası “ekonomi” yi gerçek ve bütüncül anlamıyla Cumhuriyet devrinde öğrenmeye başlamıştır.
Mustafa Kemal Paşa’nın “ekonomik devlet” olarak temayüz etmemize yönelik olarak diğer sözleri de şunlar olmuştur: “Kılıç ve sapan, bunlardan ikincisi birincisine daima galip gelmiştir”, “Askeri zaferler, ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça kalıcı olamazlar.”

  • Etiketler

The comments are closed.

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz