Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
wezEo.png
wezEo.png

SON DAKİKA


googleplay
Kayseri Hakimiyet Gazetesi / www.kayserihakimiyet2000.com
wem8j.png
ABDULLAH AYATA

SON OYUN-3

Bu haber 09 Nisan 2019 - 11:37 'de eklendi ve 18 kez görüntülendi.
SON OYUN-3

Mercan Nine’nin ilk işi, altı tavuk bir horozdan oluşan kümes hayvanlarını bahçe içerisinde bulunan kümeslerine yerleştirip yanlarına sularını, yemlerini koyduktan sonra barınaklarının kapısını kapatmak oldu. Evin içerisini temizleyip düzenledikten sonra yerleştiler. Rasim ile Aysel, annelerine ayrı bir oda tahsis etmişler, onu memnun edebilmek için odasını en güzel, en yeni eşyalarla döşemişlerdi. Bir hafta, iki hafta derken zaman geçiyordu. Aysel, komşu kadınlara gidip gelmeye, bazı zamanlar da komşularını evine davet ederek ilişkilerini geliştirme gayretine girdi. Mercan Nine ise evlerine gelip gidenlere çoğunlukla surat asıyor, kendi yaşındaki kadınlarla bile bir şeyler konuşma, paylaşma yoluna gitmiyordu. Kısa zamanda yapısını öğrenen mahalle komşuları davranışlarına aldırış etmez oldular.

Onun varlığını yok sayarak Aysel’in hatırına evine gelmeye devam ettiler.

Sürekli evde kalıp dışarı çıkmak istemeyen Mercan Nine içerideki dar alanda iyice bunalıyor, bunaldıkça öfkelenip hırsını oğluyla gelininden alıyordu. Bir gün torununa iyi bakılmadığı bahanesiyle oğlu Rasim’e, “Oğlum, karın olacak bu müsrif kadın torunuma bakamıyor,” şikâyetinde bulundu.

“Acemidir anacığım. Alışır, büyütür elbet.”

“Gezmeden, çarşıda pazarda dolaşmadan çocuğa ayıracak vakit bulamıyor ki. Padişah kızı oldu mübarek. Giyim kuşam, boya cila her şeyi yerli yerinde. Bekçi Mazlum’un kızı olduğunu çabuk unuttu.”

“Madem beğenmiyorsun hemen babasının evine göndereyim. Seni üzen gelini evde barındırmam. Yerine bir başkasını bulurum.”

“Yok, yok. Gene de kıyamam. Torunumun anası. Onun anasız büyümesini istemem. Sen babasız büyüdün, Hasan’ım anasız kalmasın.”

“Eee öyleyse?”

“Torunuma ben bakacağım.”

“Olur mu ana, yazık değil mi sana? İki yaşındaki çocuğun eziyetini niye çekeceksin? Altı değişecek, maması, banyosu, gittiği her yeri kirletecek. Peşinden koşup yorulacak, kendini heder edeceksin.”

“Olsun, her şeyine razıyım. Yılışık gelinin elinde olmasına tahammül edemiyorum.”

“Sen bilirsin.”

İstemeyerek de olsa çocuklarını ninesine teslim etmek zorunda kaldılar. Küçük Hasan geceleri de babaannesinin odasında yatıyor, “Kurban olayım, odamda soluğu duyulsun  yeter,” diyen Mercan Nine bu durumdan memnun oluyordu.

Mercan Nine’nin ilgi alanına torunu Hasan’dan sonra ikinci olarak giren canlılar, köyden getirdiği tavuklarıydı. Onların daracık bahçe içerisine sıkışmalarına, istedikleri gibi gezip dolaşamayışlarına çok üzülüyordu. Köyden getirdiğine pişman bile olmuştu. Perişan etmişti zavallı hayvanları. Tüyleri dökülmüş, zayıflamışlar, renkleri, görünüşleri değişmiş, kömürlüğe, tuvalete, kirli çamurlu yerlere gire çıka yolunmuş kargaya dönmüşlerdi. Horozu Kırmızı İbik’in kanatları düşmüş, boynu eğilmiş acınacak vaziyet almıştı. Sabahları ötmüyor, gıkı çıkmıyordu. Tavukların halleri ise ondan daha beterdi.

Sisli bir kış gününün öğle vaktinde, evin bahçesinde dolaşmakta olan tavuklardan birisi zıplayarak bahçe duvarının üzerine çıktı. Onu bağırarak aşağı indirmek isteyen Mercan Nine’nin sesinden ürken hayvan telaşla dışarıya atladı. O anda sokaktan geçmekte olan koca bir kum kamyonunun altına girdi. Arabanın tekerleri hayvanın üzerinden geçip giderek tavuğu ezip canını çıkarıverdi. Kamyon sürücüsü, arkasından bağırıp çağıran yaşlı kadının sesini duymadı bile. Geçip gitti. Mercan Nine tavuğunun cansız bedenini eline alıp, “Kızım!… Bi tanem! Nasıl ezip gitti vicdansız katil. Allah belasını versin! İnşallah başı kazadan, beladan kurtulmaz,” diye sızlanmaya başladı.

Feryadını duyan sokak sakinleri yanına geldiler. Teskin etmeye çalıştılar. “Canın sağ olsun. Nihayetinde ölen bir tavuk. Niye kendini hırpalıyorsun? Kaçı kaç para,” şeklinde olayın ehemmiyetsizliğini belirtmek istediler. Ama ona göre kaybettiği, tavuktan ziyade vatanından, toprağından getirmiş olduğu önemli bir hatıraydı. Bu yüzden kıymetli, bu sebepten önemliydi.

Gelini ile oğlunun, tavuklarının ölümünü önemsememeleri iyice moralini bozmuştu. Onlar da artık şehirli olmuşlar, acıma duygularını, insanlıklarını yitirmişler, kanaatine vardı. Yaz gelip de geçici olarak köye gittiklerinde, tavuklarını ait oldukları yere götürüp, orada bırakmalıydı. Yoksa burada göz göre göre telef olup gideceklerdi. Hatta, kendisi de orada kalmalıydı. O da buraya ait değildi. Kümeste yarı hapis hayatı yaşayan tavuklardan pek de farkı yoktu. Havaların ısınıp yazın geleceği günleri sabırsızlıkla beklemeye başladı. Sık aralıklarla oğlu Rasim’e, “Ne zaman köye gideceğiz?” sorusunu soruyordu. Karşılık olarak da hep, “Anacığım, bizim oralar yüksek. Havalar daha soğuktur. Biraz sabret hele,” cevabını alıyordu.

Nihayet, haziran ayının ilk günlerinin birinde Rasim, “Anne hazırlan. Yarın köye gidebiliriz,” dedi.

Bu sözcükler, şehre geldiğinden bu yana duyduğu en güzel, en iç açıcı sözlerdi. Eşyalarını bir çırpıda toparladı. Gelini ile birlikte yaz boyunca köyde kullanacakları araçları hazırladılar. Sabah erkenden, tavuklar için kutu ayarlandı. Yiyecek içecek, gıda maddeleri, yakın komşu ve akrabalar için ufak tefek hediyeler paketlenip Rasim’in kamyonetinin kasasına yerleştirildi. Ertesi gün aile bireyleri de arabanın şoför mahalline binip küçük Hasan’ı da kucaklarına alarak yola koyuldular.

Köye vardıklarında kendilerini samimi bir ortamda buldular. Komşuları tarafından sıcak ilgiyle karşılandılar. Sarılıp kucaklaştılar. Evde yüzeysel bir temizlik yapıp yerleştiler. Tavukları serbest bıraktılar. Hayvanların eski yerlerine dönmekten mutlu oldukları hallerinden belliydi. Akşama doğru köyün kenarındaki göle gelip bir müddet etrafında dolaştılar. Karşıdaki ormanın güzelliğini seyredip doya doya temiz havasını teneffüs ederek özgürlüğün, huzurun keyfini çıkardılar.

Akşam yemekten sonra, bir müddet evlerinin sekisine oturup çaylarını içtiler. Gecenin sükûneti bedenlerine saadet enjekte ediyordu adeta. Rüzgarın ağaç yapraklarını hafiften kıpırdatarak hışırdatması ayrı bir keyif katıyordu bu sessiz ortama. Mutlulukları yüzlerindeki tebessümden belli oluyordu. Bir süre sonra uykuları geldi. İçeri girip yataklarına uzandılar. Fazla zaman geçmeden derin uykuya daldılar.

Mercan Nine sabahın erken saatinde horoz sesiyle uyandı. Öten horoz, kendi horozu Kırmızı İbik’ti. Şehirde iken tek bir defa sesini çıkarmayan hayvanın burada ötmüş olması hayatından memnun oluşunun ifadesiydi.

Rasim köyde üç gün kaldıktan sonra şehirdeki işinin başına döndü. Daha sonra, yedi sekiz günlük aralıklarla gelip gitmeye başladı. Bu durum, güz mevsimi gelip havalar iyice soğuyuncaya kadar devam etti. Geri dönüş vakti gelip çatmıştı. Mercan Nine gelini Aysel’i köyde bulundukları süre içerisinde eskisi kadar eleştirmedi. Komşularından utandı. (Devam Edecek)

 

 

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA