ÖZDAĞ: “GÜNDE BİR BUÇUK KADIN ÖLDÜRÜLÜYOR TÜRKİYE'DE”

https://we.tl/t-yXA36U9HS8DKKjte

SİYASET - 30-08-2026 14:39

Zafer partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Zonguldak’ta “Atatürk’ün Kızları Buluşuyor” Programında konuştu.

Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Tekrar Zonguldak'ta sizlerle birlikte olmaktan dolayı çok mutluyum. Mutluluğumun bir nedeni de Atatürk'ün Kızları Zafer’de Buluşuyor toplantısının üçüncüsünü gerçekleştirmemiz ve şu ana kadar gerçekten Zonguldak İl Başkanlığımızın da değerli katkılarıyla mükemmel bir program akışını hep birlikte izledik.

Ülkemiz çok ağır tehditler içeren bir dönemden geçiyor. Cumhuriyetimiz, kurulduğu günden bugüne değin hiç bu kadar ağır bir tehditle karşı karşıya kalmamıştı. Çok zor dönemlerden geçtik ama hiç bugün olduğu kadar ağır çekim bir yıkım dönemine Türkiye girmedi. İçinden geçtiğimiz süreçte ne yazık ki ülkemiz ağır çekim bir yıkım döneminden geçiyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının önemli bir bölümü durumun ağır olduğunu anlamakla birlikte bu sürecin bir ağır çekim yıkım olduğunu ne yazık ki henüz tam anlamıyla anlamış değiller ve dikkatle bazı gelişmelerin gerçekleşmesini bekliyorlar. Bu süreçle ilgili kararlarını da ondan sonra verecekler. Ancak o beklenilen, 'bir bakalım' denilen şeyler gerçekleştiğinde durum bugün olduğundan daha da kötü hâle gelecek. Üstelik vatandaşlarımıza bu ağır çekim yıkımı demokrasinin başarısı gibi göstermek için ellerinden geleni yapan iktidarda ve muhalefette birçok siyasi partinin olduğunu görüyoruz.

Çerçeve yasa denilen PKK'ya af ve daha sonra anayasadaki değişiklikler ile Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sonlandırılarak yerine yeni bir devlet kurulmak isteniyor. Millî, üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti'nin yerine çok uluslu, özerk bölgelerden oluşan ve parçalanmaya hazır Yugoslavyalaştırılmış, Lübnanlaştırılmış, Iraklaştırılmış bir devlet yapısı hedefleniyor ve bu süreç Türk milletine değişik görüntüler altında perdelenerek sergileniyor. Sevgili Zonguldaklılar, bu süreci Türkiye için en büyük tehdit hâline getiren husus, iktidarın ve muhalefetin büyük bölümünün sürecin bu şekilde gelişmesi konusunda anlaşmış olması. PKK'ya af, bakın, 467 milletvekilinin evet demesiyle kabul edildi. Cumhur İttifakı'nın parçası olan partiler evet dediler. Artık Cumhur İttifakı'nın parçası olan DEM de evet dedi. Ama Cumhuriyet Halk Partisi de evet dedi. Yeni Parti'nin Genel Başkanı ve otuz kadar milletvekili de evet dedi. Evet oyları böyle 467 oldu.

İşte devletimizin ağır çekim yıkılmaya sürüklenmesinin nedeni, bu sürecin iktidar ve muhalefetin iş birliğiyle gerçekleşmesidir. Nasıl 2016'da, 16 Nisan'da kirli bir referandumla anayasa ve yasa çiğnenerek geçersiz oylar YSK kararıyla geçerli kabul edildiğinde, o gün ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu itiraz etmeyerek ve daha sonra partisinin milletvekillerinin bu sürece hukuki itirazı Avrupa'ya götürmesini engelleyerek yanında olmuşlarsa bugün de verilen PKK'ya af için evet oylarıyla iktidarın payandası olan bir muhalefet görünmüş. Türkiye'nin karşı karşıya olduğu ana tehdit budur.

İkinci ana tehdit, Zafer Partisi'nin kurulduğu günden bu yana gündeme getirdiği ve ülkemiz için bir beka meselesi olarak gördüğü demografik işgalle bu ülkeye 13 milyondan fazla Suriyeli, Afgan, Iraklı, Pakistanlı, Libyalı, Mısırlı ve iki milyona yakın Afrikalının gelmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Zafer Partisi olarak 2021'den itibaren bu konuyu Türkiye'nin en önemli meselelerinden birisi olarak gündeme getirdik ve Türk siyasetinin bir parçası yaptık. Ne dediler? 'Gidecekler, savaş bitince.' Ama bugün diyorlar ki: 'Hayır, kalıyorlar.' Ne dediler? Türkiye'de en fazla 3 milyon 700 bin Suriyeli vardı, dediler. Bugün de 2 milyon 300 bin var, diyorlar. Ama öyle olmadığını Şam Büyükelçimiz açıkladı. Türkiye'de 6 milyon Suriyeli vardı, dedi. Yani Türk milletine yalan söylendiğini açıkladı. Sadece sayı konusunda mı? Hayır. Geri dönecekleri konusunda da yalan söylendiğini öğrendik. 6 Haziran'da Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz dedi ki: 'Artık Suriyelilerin geri dönüşünü düşünmüyoruz. 2 milyon 300 bin Suriyeli Türkiye'de kalacaklar ve entegre edeceğiz.' Gerçekten Türkiye'de kalan Suriyeli sayısı 2 milyon 300 bin mi? Hayır. Nereden biliyoruz? Çünkü 2025 yılında Türkiye'de anaokulundan üniversiteye kadar okuyan Suriyeli sayısı 777 bin. Her birinin bir annesi, bir de babası var. Yani sadece anne, baba ve bir çocuk toplam 2 milyon 333 bin ediyor. Suriyelilerde ortalama çocuk sayısının 5 olduğunu hesaplarsak gerçek sayının nerelere çıktığını ve kalacak nüfusun ne olduğunu daha net anlamış oluyoruz.

Ve şimdi tekrar açılım sürecine, PKK ile pazarlıklara gelelim. Ne demişlerdi? PKK şartsız, şurtsuz silah bırakacak, kendisini lağvedecek. Öyle mi oldu? Hayır. Bir sürü şartın, PKK'nın devlete ortak edilmesinin, paralel devlet kurmasının önü açılacak şekilde anayasa değişikliklerinin yapılacağı bir sürece girdik. Önce af yasası çıktı. Sonra sıra anayasa değişikliklerine geldi. Ve bu arada yeni anayasa Türk, Kürt, Arap diye Türk milletinin üç farklı parçaya bölüneceği, Lübnanlaşacağı, Yugoslavyalaşacağı gibi bir ifadelendirmeyle yeniden milletin yapılandırılacağı sürece sokulmak isteniyor. Kim bu Araplar derseniz, cevap açık arkadaşlar. 2011'den beri Türkiye'ye gelip vatandaşlık alanlar şimdi anayasa ile bu ülkenin yeni kurucu unsurlarından birisi hâline getirilmek isteniyor.

Ve bu iki süreç gerçekleşirken, Türk halkı en ağır ekonomik krizlerden birisinden geçiyor. Hiçbirimiz ekonomik buhranın bu kadar ağır olduğu ve fakirleşmenin bu kadar derin olduğu bir dönemi hatırlamıyoruz. Krizlerin 2001 krizi gibi bir sene, bir buçuk sene sürdüğü dönemleri yaşadık ama yıllarca fakirleşme, yıllarca kriz, yıllarca süren enflasyon bu coğrafyada yaşanmadı. Gittiğim her yerde olduğu gibi burada da Zonguldak'ta esnaf ziyaretlerinde sordum: 'Kaç seneden beri bu sektördesin?' 25 sene, 17 sene, 33 sene. Peki, bu 33 sene, 17 sene, 25 sene içerisinde yaşadığınız en zor yıl hangi yıldı? 'Geçen sene ve bu sene.' cevabını aldım. Evet, esnaf sayıları aileleriyle birlikte 10 milyonu aşan, ekonominin bel kemiğini oluşturan, paranın ve malın döndüğü, kadınıyla erkeğiyle fizik gücüyle çalışan, kendisi çalışan ama aynı zamanda insan istihdam eden, devlete vergi veren, devletin yükünü alan insanlardan bahsediyoruz. 16 milyon 800 bin emekli, dul ve yetim... Bu insanların büyük bölümü, emeklilerin 5 milyondan fazlası, ayda 23 bin 500 lira maaş alıyorlar. Ama dul ve yetimlerde bu rakam 16 bin liraya düşüyor. Ankara'da, Ulus'ta sebze halinde bir kadın beni durdurdu. 'Ümit Bey, iki yıllık evliyim. İki sene önce eşimi kaybettim. Kanser hastasıyım, hastaneden tedaviden geliyorum. 16 bin lira maaş alıyorum. Bana bu parayla nasıl geçineceğimi söyler misiniz?'

Ve böyle bir ortamda yaşarken yine hiçbir siyasi partinin konuşmadığı, üzerinde durmadığı bir başka sinsi problem şehirlerimizi, sokaklarımızı, okullarımızı, meydanlarımızı kol geziyor: Uyuşturucu ve sanal kumar. Arkadaşlar, Türkiye'de 4 milyon uyuşturucu bağımlısı, 2 milyon sanal kumar bağımlısı var. Toplam 6 milyon. Anneleri, babalarıyla 18 milyon ediyor. 86 milyon nüfusun yabancıları dışarıda bırakırsak 16 milyonu birinci derecede bağımlılıkla iç içe geçmiş durumda. Hiçbiriniz uyuşturucu veya kumar bağımlısı birini yanımızda çalıştırır mısınız? Bir uyuşturucu bağımlısına sırlarınızı emanet edebilir misiniz? Kasayı emanet edebilir misiniz? Fabrikanızı emanet edebilir misiniz? Hayır. Peki, kumar bağımlısına? Onu da edemezsiniz. Evet. Ve bu sorunu çözmek için de hiçbir güçlü girişimin olmadığını, makyaj niteliğindeki operasyonların hadisenin gerçek özüne yönelik olmadığını biliyoruz.

İşte böyle bir ortamda yıllardır 'Vatan sağ olsun.' deyip çocuklarını askere yollayan Türk kadınları şimdi, 'Benim oğlum şehit oldu, senin oğlun gazi oldu ama Abdullah Öcalan da komisyon başkanı olacak, kurucu önder olacak.' denilen bir süreçle karşı karşıya kalıyor. Ve o bacaklarını, kollarını yitiren, gözlerini kaybeden gaziler de eşit haklar istediklerinde Ankara'da polis kuşatması altında sokaklarda bu sabaha kadar talepleri karşılanmadan, bu sabah da sadece bir kişinin verdiği sözlerle evlerine geri yollanıyorlar.

Anneler, çocuklarını sokağa yollarken Gebze’de başı bir Afgan tarafından taşla ezilerek öldürülen Ayşegül'ün annesi gibi çocuklarının güven içerisinde eve gelip gelemeyeceğinden ötürü merak ediyorlar. Sokak çetelerinin çocuklarına zorbalık yapıp yapamayacağından merak ediyorlar. Sokaklar güven altında olmadığı için, sokaklar çetelerin hâkimiyetinde olduğu için, polise ve devlete meydan okuyacak seviyeye bu yapılar ulaştığı için anneler kendileri için de çocukları için de korku içinde yaşıyorlar. Ve yine anneler, bin bir fedakârlıkla çocuklarını, oğullarını üniversitelerden mezun ettikten sonra çocukları iş ararken liyakat esasına göre değil de iktidar yandaşı olma esasına göre çocukları işe alındığı için çocuklarının işsiz kalmasının ızdırabını yaşamakta ve işsiz çocuklarına mutfak harcamalarından artırmaya çalıştıkları parayı harçlık vererek dengelemeye çalışıyorlar. Onları bir de işsizliğin bunalımından kurtarmaya çalışıyorlar.

Bütün bunları yaparken bir de anneler ve kadınlar en yakınları tarafından genellikle saldırıya uğrayıp yaralanıyorlar veya ölüyorlar. Günde bir buçuk kadın öldürülüyor Türkiye'de. Çoğu eşi tarafından veya nişanlısı, erkek arkadaşı, babası, erkek kardeşi tarafından. Ve kadına yönelik şiddet o kadar olağan hâle gelmiş ki, bunların büyük bir bölümü manşet dahi olmuyor. Daha dün gazetelerde üçüncü sayfada, kucağında çocuğu olan bir anneyi ayrılmak istediği eşi öldürmüş, sonra çocuğu almış kaçmış. Bir gün haber oldu ve bugün herkes unuttu. O kadar sıradanlaştı. Tabii sorunlar sadece annelerin sorunları değil. Nasıl erkeklerin sorunları sadece babaların sorunları değilse, bu Türkiye'de yaşayan bütün kadınların sorunları. Yani İstiklal Caddesi'nde tek başına yürümekten korkan bir genç kız var ise ki var, İstiklal Caddesi'nde bırakın genç bir kadının korkmasını, genç bir erkek bile yürürken korkmak durumunda oluyor. Bugün bunların nedeni devletin içerisinde olduğu ulusal zaaflardır. Sınırlarda güvenlik olmaması, sokakta güvenlik olmaması, sınırlarımızın yolgeçen hanına dönmüş olmasıdır. Sınırlarımız yolgeçen hanına dönünce, uyuşturucu örgütleri, organize suç örgütleri Türkiye'yi bir oyun alanı hâline getirince, milyonlarca kaçak ve kimliği belirsiz yabancı bu ülkeye girince şehirler de sınırlar gibi güvensiz hâle gelmekte ve bütün Türk milleti, bu devletin zayıfladığını, güvenliğin tesis edilemediği ortamda ağır bir kriz sürecini bireysel anlamda bile yaşamak zorunda kalmaktadır.

Biz Zafer Partisi olarak kadınların güvenliğini sağlamak için şu hukuki düzenlemeleri yapacağız demeden önce kadın ve erkek bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bir söz veriyoruz: Türk milletine Türk devletini geri vereceğiz. Sınırlarda devlet tekrar hâkim olacak ve sınırlarımızdan ne terörist grupları ne mafya grupları Türkiye Cumhuriyeti Devleti istemeden bir sivrisinek bile giremeyecek. Hapishanelerde istedikleri için aydınlar değil, organize suç örgütü baronları, terörist örgüt liderleri olacak. Terörist örgüt elebaşları devlet yetkilileriyle aynı masada, komisyon yöneticisi olamayacak. Eğer devlet tekrar sınırda, sokakta, meydanlarda polisiyle, jandarmasıyla hâkim olur; bugün vatandaş için, esnaf için, iş dünyası için tehdit hâline gelmiş mafya çeteleri, terör örgütü yapıları devletin gücü karşısında kaçar vaziyete gelirlerse, o zaman sokaklar tekrar, caddeler tekrar, meydanlar tekrar kadın ve erkek bütün yurttaşlarımız için güvenli hâle gelecek.

Ancak bütün bunların Türk kadınlarının karşı karşıya olduğu birçok sorunu da çözmeye yetmeyeceğini gayet iyi bir şekilde biliyoruz. Eğitimde eşitsizlik sorununu çözmeye yetmeyecek. İşte eşitsizlik sorununu çözmeye yetmeyecek ve kadına karşı şiddetin azalmasını da otomatik olarak sağlamayacak. Bunun aynı zamanda bir eğitim meselesi, bir kültür meselesi olduğunu biliyoruz. Onun için nasıl ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek için adalet ve eğitim reformu yapmamız gerekiyorsa, kadının toplum içerisinde hak ettiği noktada olmasını sağlamak için de eğitimin ve adaletin gereken önlemleri alması ve eğitimi gerçekleştirmesi gerekiyor. Öfkeli kocaları eşlerini öldürmekten vazgeçirmek sadece cezaları artırma tehdidiyle olmuyor. Evet, cezaları artırmalıyız ama eğitimi de yeniden yapılandırmalıyız.

Eğitim derken bu eğitimi sadece okullardaki ders eğitimi olarak bahsetmiyorum. Onun kadar ve ondan daha önemli olan, sosyal medyada, sinemalarda, dizi filmlerde toplumun bilinç düzeyinin ve eğitim düzeyinin yeniden yapılandırılması çerçevesindeki eğitimdir. İnanın, bu eğitim diğerinden daha etkili ve daha sonuç alıcıdır. Bunun planlamasının gayet net bir şekilde yapılması gerekiyor. Biz farkındayız ve bunu gerçekleştireceğiz. Ama şunu da biliyoruz: İnsanların işlerinin karşılığını aldıkları ve aile içi ekonomi nedenli çatışmaların, ailenin parçalanmasını ve eşlerin kavga etmesini gerektiren ortamı oluşturduğu bir dönemde aile içi şiddet artıyor. Ama ekonominin düzelmiş olduğu, insanların ücretlerini tatmin edici şekilde aldıkları bir ülkede aile içi kavgaların da azalması, çatışmaların da azalması doğal bir sonuç olacaktır. Yani ekonomideki düzelme ve yükseliş, eğitimdeki düzelme ve yükseliş, kültür hayatının yeniden yapılandırılması ve hukuki düzenlemelerin de daha güzel hâle getirilmesi, kadının güvenliğini sağlayıcı önemli bir faktör olacaktır.

Ülkemizin karşı karşıya olduğu önemli sorunlardan bir tanesi de şüphesiz doğum oranlarının çok düşmüş olmasıdır. 1,4'e kadar düştü. Eğer böyle devam ederse hesaplamalara göre 100 sene sonra Anadolu'da ne kadar insan yaşayacak biliyor musunuz? Tahmin edin, 5 milyon. Şaka gibi değil mi? Ama Erdoğan’la tek hemfikir olduğumuz nokta. Evet, güzel. Bu nasıl olacak? Kadın hem çalışacak hem annelik yapacak. Türkiye'de sorun, Erdoğan’ın söylediği gibi üç çocuk değil arkadaşlar. Sorun, birinci çocuk doğduktan sonra ikinci çocuğun doğmaması. Kimse ikinci çocuk yapmıyor. Üçten itibaren artma başlıyor. Ama tek çocukta kalınıyor genelde ya da hiç çocuk olmuyor.

Peki, bu konuda ne yapılabilir? Bu iktidarın 'Üç çocuk olmazsa olmaz.' söylemiyle hiç kimseyi harekete geçirmesi mümkün değil. Bunda çok somut önlemlerin alınması gerekiyor. En son hukuki düzenlemeden sonra annelik izni ne kadar oldu arkadaşlar? Altı ay. Çok uzun değil mi? Altı koca ay. Arkadaşlar, biz bunu bir seneye çıkaracağız. Ama anne isterse, eğer ikinci yıl maaşında yüzde yirmi düşüş olması kaydıyla iki sene olacak. Yani bir anne çocuğu doğduktan sonra iki sene çocuğuna bakacak ve maaşını Türkiye Cumhuriyeti Devleti ödeyecek. Bu ancak bu şekilde önemli teşviklerle geliştirilebilecek ve çözülebilecek bir sorun. Yoksa bu sorun toplumumuzu, hepimizi bir tükenmeye, bir millî yok oluşa doğru sürükleyecek.

Ve önümüzdeki ay içerisinde Zafer Partisi Kadın, Aile ve Çocuk Başkanlığı'nın hazırlamış olduğu kadın raporunu toplumla paylaşacağız ve bu raporda bu ve diğer konularda alacağımız, uygulayacağımız karar ve politikaları bütün Türkiye ile paylaşacağız. Bunlar çok zor şeyler değil. Ortaya koyduğumuz politik çözüm de çok büyük, yeni keşifler değil. Sadece öncelik meselesi. Eğer önceliğiniz bugünkü iktidar gibi olursa durum da bugün ortaya çıkan durum gibi olur. Hayır, önceliğiniz kadının eşit birey olarak toplumda, üretimde ve eğitimde olması olur ise o zaman Zafer Partisi gibi önerilerimiz ve politikalarımız da o doğrultuda olur ve biz de bunları bütün Türk toplumuyla paylaşacağız. Zafer Partisi'nin yönettiği Türkiye'de kadınlar kendi illerinde, kendi ülkelerinde, kendi mahallelerinde, kendi sokaklarında günün 24 saatinde kendilerinin ve çocuklarının güven içinde yürüyebileceklerini bilecekler.

Zafer Partisi'nin yönettiği Türkiye'de kadınlar ne kendilerinin ne çocuklarının organize suç örgütleri, çeteler, kabadayılar tarafından rahatsız edilmeyeceğini, çocuklarının sokak ortasında çeteler tarafından katledilmeyeceğini bilecekler. Kimsenin çocuk çeteleri gruplarıyla diğer çocukları taciz edemeyeceğini, öldüremeyeceğini bilecekler. Bu ülke bütün yurttaşlar için ve tabii bu ülkenin kadın yurttaşları için güvenli bir ülke hâline gelecek. Sınırlarında güven, şehirlerinde güven ve sokaklarında devlet ve güven hâkim olacak. Bunu yapmak zor değil. Bunun için gereken, Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği anlayışının Türkiye'ye yönetmesidir. Biz ne yapacağımızı yabancı teorisyenlerden, siyasetçilerden öğrenen bir parti değiliz. Biz ne yapacağımızı 4 bin senelik devlet ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten öğrendik.”

Günün Diğer Haberleri