#İhsanDüşünmedenEdemiyor
İnsan bazen durup kendi kendine soruyor…
Bir insan ömrüne kaç ömür sığar?
Kaç mutluluk, kaç özlem, kaç gurur, kaç hüzün, kaç şükür birkaç güne sığabilir?
Şu son birkaç günü düşündükçe Allah’ıma, Tanrıma, Mevlâma binlerce kez hamdediyorum.
Çünkü insanların bir ömür boyunca göremediklerini birkaç günde görmeyi…
Yaşayamadıklarını birkaç günde yaşamayı…
Hissetmediklerini birkaç günde hissetmeyi nasip etti.
Önce Yahyalı vardı…
Yahyalı Meydanı vardı…
Turan Güneşi vardı…
Ve Türk Dünyasının dört bir yanından gelen evlatlarım vardı…
Meydana baktığımda sadece bir gösteri görmüyordum.
Orada asırların özlemini görüyordum.
Orada Türk Dünyasının gönül köprülerini görüyordum.
Türkiye Cumhuriyeti’ni görüyordum…
Azerbaycan Cumhuriyeti’ni görüyordum…
Kazakistan Cumhuriyeti’ni görüyordum…
Kırgız Cumhuriyeti’ni görüyordum…
Özbekistan Cumhuriyeti’ni görüyordum…
Türkmenistan’ı görüyordum…
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni görüyordum…
Doğu Türkistan’ı görüyordum…
Ahıska Türklerini görüyordum…
Kırım Tatarlarını görüyordum…
Kazan Tatarlarını ve Tataristan’ı görüyordum…
Başkurt Türklerini ve Başkurdistan’ı görüyordum…
Çuvaş Türklerini görüyordum…
Gagavuz Türklerini görüyordum…
Karakalpak Türklerini görüyordum…
Nogay Türklerini görüyordum…
Kumuk Türklerini görüyordum…
Karaçay Türklerini görüyordum…
Balkar Türklerini görüyordum…
Altay Türklerini görüyordum…
Hakas Türklerini görüyordum…
Tuva Türklerini görüyordum…
Saha (Yakut) Türklerini görüyordum…
Kaşkay Türklerini görüyordum…
İran Türklerini; Tebriz’i, Erdebil’i, Urmiye’yi görüyordum…
Irak Türkmenlerini görüyordum…
Suriye Türkmenlerini görüyordum…
Balkanlar’daki soydaşlarımızı görüyordum…
Ve bütün bunların ötesinde;
Aynı kökten gelen…
Aynı tarihten süzülüp gelen…
Aynı medeniyetin çocuklarını görüyordum.
O gün Yahyalı Meydanı’nda sadece insanlar değil…
Gönüller buluşuyordu.
Program bitti…
Ama yaşadığım duygular bitmedi.
Birkaç gün sonra yolumuz köyüme düştü.
Teyzemin torununun düğününe gidiyorduk.
Arabamda Türk Dünyasının farklı köşelerinden gelen evlatlarım vardı.
Düğüne vardık.
Türküler söylendi…
Oyunlar oynandı…
Kahkahalar yükseldi…
Ve bir Anadolu köy düğünü bir anda Türk Dünyasının buluşma noktasına dönüştü.
Bir tarafta Azerbaycan…
Bir tarafta Kazakistan…
Bir tarafta Kırgızistan…
Bir tarafta Özbekistan…
Bir tarafta Türkmenistan…
Bir tarafta Ahıska…
Bir tarafta Doğu Türkistan…
Ve hepsinin ortasında kardeşlik…
O an sessizce etrafı seyrettim.
Yıllardır hayalini kurduğum manzaralardan biri gözlerimin önündeydi.
Sonra onları doğup büyüdüğüm Ganişeyh Köyü’ne götürdüm.
Çocukluğumun geçtiği sokaklara…
Doğduğum eve…
Hatıralarımın saklı olduğu yerlere…
Türbenin yanındaki bahçeye vardığımızda zaman durdu sanki.
Bir tarafta çocukluğum…
Bir tarafta bugün…
Bir tarafta hatıralar…
Bir tarafta hayaller…
Yıllar birbirine karıştı.
Sonra mezarlığa gittik.
İnsan bazen hayatı en çok mezarlıklarda anlıyor.
Anamın ve babamın kabirleri başında durduk.
Azerbaycanlı evlatlarım…
Kazak evlatlarım…
Kırgız evlatlarım…
Özbek evlatlarım…
Türkmen evlatlarım…
Ahıskalı evlatlarım…
Doğu Türkistanlı evlatlarım…
Kur’an okudular.
Dualar ettiler.
Ben ise sessizce onları izledim.
Bir kabirlere baktım…
Bir evlatlarıma…
Bir kabirlere…
Bir evlatlarıma…
Ve içimden şu sözler geçti:
Ganişeyh nere…
Türkiye nere…
Azerbaycan nere…
Kazakistan nere…
Kırgızistan nere…
Özbekistan nere…
Türkmenistan nere…
Ahıska nere…
Doğu Türkistan nere…
Ve bütün bu yolların bir köy mezarlığında birleşmesi nere…
Kaç kula nasip olur böyle bir manzara?
O an anam geldi aklıma.
Turan gençliğini ne kadar sevdiği geldi aklıma.
Saatlerce onların arasında oturması…
Hatıralar anlatması…
Onların da büyük bir sevgiyle dinlemesi…
Belki de edilen duaları duyuyordu…
Belki de yıllardır görmek istediği tabloyu seyrediyordu…
Kim bilir…
Bir gün sonra Kazakistan’dan gelen evlatlarımı karşıladım.
Gece saat 03.30’da terminalden aldım.
Sabah dersime girdim.
Çocuklarım…
Öğretmen arkadaşlarım…
İçilen çaylar…
Yapılan sohbetler…
Sonra düşündüm:
“Kazakistan’dan gelen çocuklarım dünyanın birçok yerini görebilir ama Kapadokya gibi bir yeri başka hiçbir yerde göremez.”
Ders çıkışı onları Kapadokya’ya götürdüm.
Vadileri gezdik.
Hayranlıklarını izledik.
Akşam eve döndüğümüzde yoldaşım misafirlerimiz için Kayseri mutfağının güzel lezzetlerini hazırlamıştı.
Sofrada muhabbet vardı.
Sofrada kardeşlik vardı.
Sofrada Türk Dünyası vardı.
Tam artık günü bitirdik derken telefon geldi.
“Hocam, olaylar olaylar…”
Misafirlerimizin pasaportlarının bulunduğu çanta kaybolmuştu.
Hemen harekete geçtik.
Kulaklığın sinyalini takip ederek Talas’ta bir adrese ulaştık.
Polislerimize ve oğlum Av. İsmail Turan Öztürk’e haber verdik.
Kısa sürede geldiler.
Kulaklığı bulduk.
Ama çanta yoktu.
İşte o an içim burkuldu.
Kendim için değil…
Misafirlerimiz için…
Çünkü onlar bize emanet edilmiş gönül elçileriydi.
Bir çiçek ekersiniz…
Emek verirsiniz…
Büyüsün diye uğraşırsınız…
Sonra biri gelir ve onu kırmaya çalışır.
Tam olarak öyle hissettim.
Ama o gece bir şeyi daha gördüm.
Bir telefonla koşup gelen evladın kıymetini…
İnsanlık için gayret eden emniyet mensuplarının kıymetini…
Dostluğun ve vefanın kıymetini…
Allah hepsinden razı olsun.
Gece geç saatlerde uyudum.
Sabah erkenden kalkıp evlatlarımı havaalanına uğurladım.
Sonra uzun uzun düşündüm.
Bir insan birkaç gün içinde bu kadar duygu yaşayabilir mi?
Demek ki yaşayabiliyormuş…
Demek ki bazen bir ömre sığmayacak hatıralar birkaç güne sığabiliyormuş…
Ve anladım ki;
Asıl zenginlik mal değilmiş…
Mülk değilmiş…
Makam değilmiş…
Asıl zenginlik gönüllermiş.
Asıl zenginlik Türk Dünyasının dört bir yanından gelen evlatlarla aynı sofraya oturabilmekmiş.
Aynı ekmeği paylaşabilmekmiş.
Aynı duaya âmin diyebilmekmiş.
Aynı ülkü için heyecan duyabilmekmiş.
Meğer Turan bazen büyük meydanlarda değilmiş…
Bir köy düğünündeymiş…
Bir mezarlık ziyaretindeymiş…
Bir bardak çayın etrafındaymış…
Bir annenin duasındaymış…
Bir babanın hatırasındaymış…
Bir evladın gözlerindeki sevgideymiş…
Bugün geriye dönüp baktığımda ne yorgunluğu görüyorum…
Ne uykusuzluğu…
Ne telaşı…
Gördüğüm tek şey;
Türk Dünyasının dört bir yanından gelen gönüllerin aynı ülkü etrafında birleşebilmesidir.
Ve bunun için bir kez daha başımı göğe kaldırıyorum.
Allah’a hamdolsun…
Mevlâ’ya şükürler olsun…
Tanrı’nın lütfu ve rahmeti üzerimizden eksik olmasın…
Çünkü bazı hatıralar yaşanır ve biter.
Bazıları anlatılır ve unutulur.
Bazıları ise insanın ömrüne değil…
Ruhuna yazılır…
Ve bazı hayaller vardır ki;
Bir köy çocuğunun yüreğinde başlar…
Sonra Türk Dünyasının dört bir yanındaki gönüllerde karşılığını bulur.
Belki de bunun adı kardeşliktir…
Belki de bunun adı vefadır…
Belki de bunun adı Turan’dır…














