https://www.kayserihakimiyet2000.com/files/uploads/user/1210c03fd21f9347c7e39edc2740fd4e-83d4329e703c6c49f859.jpg
AHMET KARAASLAN

TATVAN ÇAĞLAYAN İLKOKULU ANILARIMDAN (2)

17-09-2026 11:31 21 kez okundu.

8 mart Salı günü Tatvan’da müthiş bir fırtına vardı. Rüzgâr, gökten yağan kardan başka yerdekini de kaldırarak bir bulut hâlinde havada sürüklüyordu. Hızının kesildiği yerdeki kar yığınını yarıp geçmek çok zordu. Kar yığınları, kimi yerde göbeklerine kadar çıkıyordu. Şehirlerarası otobüsler ile belediye otobüsleri çalışamıyor, tüm ana yollar ve sokaklar kapalıydı. Fırtına insanı boğuyordu, buna rağmen Mehmet ile okula gitmek için yola çıktık. Biz iki adım atıyor, fırtına bir adım geri götürüyordu. Evden çıkalı yaklaşık üç yüz metre kadar sonra Tatvan Fuar önüne geldiğimizde Mehmet iyice kesildi. Artık adım atacak hâli kalmamıştı. Onun gözleri sekiz derece miyop, dalağında da büyüme vardı. Evden çıkalı on beş dakika olmuş, bu gidişle bir saat kadar daha yürümemiz gerekecekti. Yolda ilk giden de biz olduğumuz için karı yararak gitmek de hayli enerji gerektiriyordu.

Mehmet:

— Gel şuradan dönelim, gidip ilköğretim Müdürlüğüne oturalım. Gidemiyoruz diyelim.

Benim aklımdan şöyle geçiriyordu: “Kurt bulanık havayı sever. Müfettişler, önümüzdeki YİBO’da yatarlar. Gidecek yerleri olmadığı için de fırsattan istifade bizim okula uğrarlar. Zaten benim açığımı arayıp duruyorlar.”

Bu düşüncesmi Mehmet’e açıklayarak, isterse kendisinin dönebileceğini söyledim. Benim kararlı olduğumu anlayınca, o da dönmekten vazgeçti. Bana tutunarak birlikte yürümeye başladık. YİBO’nun önünden geçerek okula ulaştığımızda ikinci dersin ortalarıydı. Hizmetli öğrencileri içeri almış, sobalar gürül gürül yanıyordu.

Çağlayan, hem yüksek, hem de boğazda olduğu için fırtına daha da şiddetliydi. Okulun çatısının atmasından, pencerelerin camlarını kırmasından korktuk. Bu yüzden pencere kepenklerini kapatıp, dış kapıyı da, arkasından kilitledik. Bellerimize kadar ıslanmış, su içinde kalmıştık. Elbiselerimizden, bıyıklarımızdan buzlar sarkıyordu. Islanan üstlerimizi kurutup çaylarımızı içtik.

Üçüncü derse gireli on dakika olmuştu, okulun dış kapısı şiddetle vuruluyordu. Dışarıdakinin okula gelen çocuk olacağını sanarak dersten hızla çıkarak kapıya yöneldiğimde, elleri çantalı iki kardan adam gördüm. Abdullah Yıldız, İsmail Önen isimli müfettişlerdi. Bu havada ayı bile ininden çıkamazdı!..

Biraz daha üşüsünler diye kapıyı açmadan tekrar sınıfa girdim. Az sonra hizmetli müdür odasından çıkarak onları içeri almıştı.

Teneffüs zili çaldığında dersten biraz geç çıktmıştım. Müdür odası olarak kullanılan bölüme girdiğimde Abdullah Yıldız, müdür koltuğuna oturmuş, okul müdürü Mehmet de karşısında ayakta duruyordu. İkisi arasında bir nizahlaşma başlamıştı. Onlar ağız kavgası yapıyor, müstahdem ile öteki müfettiş İsmail de dinliyordu.

Müfettişlere “hoş geldiniz demedim, selâm bile vermedim.

Mehmet’e dönerek sordum:

— Müdürüm, niçin ağız kavgası yapıyorsunuz?

Mehmet:

— Müfettiş bey benim kendisine selâm verdiğime kızıyor! Aydın öğretmen, selâm vermezmiş... Günaydın dermiş!..

Ben:

— Selâmdan anlamayana neden selâm veriyorsun ki?..

Bu söz, Abdullah’a ağır geldi ama sadece “Ahmet Bey, seninle tartışmak istemiyorum,” diyebildi.

Ders zili çaldıktan sonra sınıflara girdik, az sonra sınıfıma İsmail Önen girdi teftişe başladı.

Ders defterini incelerken oğlum Alparslan’ı Bitlis’e götürdüğüm günün boş yerini görerek burasının neden işlenmediğini sordu. Çocuğu diş doktoruna götürdüğümü söyleyince sevk kağıdını istedi. Sevk kağıdının bir sureti plân defterinin arasından çıkarıp verdim. Bu sefer de sevk tarihi ile boş ders arasındaki üç günlüğün neden boş olduğunu sordu. O gün yolların kapandığını kendisinin de bildiğini, pazar günü yolun açıldığını ve pazartesi de çocuğu Bitlis’e götürdüğümü izah ettim. Bu sefer de benim refakatçi yazdırmadığımı, buna göre hastayı götüremeyeceğimi söyledi.

Tepem atmaya başlamıştı:

— Altı yaşındaki bir çocuk, Tatvan’dan tek başına Bitlis’e diş çektirmeye mi gidecekti?..

Arkasından sevkin Çağlayan İlkokulu’ndan yapılmadığı için benim götürmesimin yanlış olduğunu söyledi. Bu durumda müfettiş çok haklıydı, fakat insanlık, vicdan, o günün hava şartları düşünmeli; ayrıca koca Tatvan’da bu durum ilk örnek değildi. Ama teftiş kurulunda tüm müfettişlerin can düşmanı olduğumdan bir açık bulup öç alma peşindeydiler. Arıdağ Köyü İlkokulu müdürüyken, müfettiş Abdullah ile aralamızda bir tartışma olmuştu. İşte o tartışma sırasında müfettiş Bana: “Seni teftiş kurulunda istenmeyen öğretmen olarak ilan ettik” demişti. Bu olaydan sonra, bütün müfettişlerin bana düşmanca bir tavır takınacaklarını biliyordum.

Çocuğu annesi götürmüş olsaydı, bu sefer de “çocuklar babası üzerine kayıtlı olduğu için onun götüremeyeceğini” söyleyeceklerdi.

Müfettiş, o gün için ek ders ücreti alıp almadığımı sordu. Mokul müdürünün düzenlediği ekders ücreti tahakkuk cetvelini incelemesini söyledim.

Müfettiş, teftişte çocuklara müfredatın seviyesi üzerinde sorular soruyordu. Bunu hiç umursamıyordum. “Çok iyi raporu verdiklerinde ne kazanıyordum ki, yetersiz verdiklerinde ne kaybedeceğim! Onlar benimle uğraşarak alçalıyorlar. Bu durumlarını görmek bile bana zevk veriyordu. Benimle uğraşmaya daha çok müfettiş katıldıkça onların gözünde büyüdüğümün farkındayım.” diye fikrediyordum.

Teneffüse çıktıkğımızda müdür odasında müfettiş Abdullah ve okul müdürü Mehmet yine ağız kavgasına başlamışlardı. Ben, burada onlara saldırmayı aklıma koymuştum. “Müstahdem ve iki öğretmen bir olduktan sonra biz haklı çıkarız…” diyordum.

Mehmet’e tekrar sordum:

— Müdürüm bu sefer ne oldu?

Mehmet:

— Müfettiş bey, bana çocukların yanında bana sigara teklif edemezsin diyor.

Ben olaya şahit olmadığım halde müfettişi çıldırtmak için:

— O iddia çok saçma ve yalandır! Sigarayı şurada müfettiş beye teklif ettin almadı, sonra bana teklif ettin. Müdür odasında çocuk ne gezer!..

Müfettişlere çatmak için bahane arıyordum, onlar da anlamış olacaklar ki, kavga çıkarmamak için bu ağır sözleri yutmaya başladılar. Statülerinin gereği yetkilerini aleyhimize her fırsatta kullanacaklar, öğretmenlerin eksik yönlerini yakalamaya çalışacaklardı. Bir amirin, memuru ile bu şekilde dialoğa girmesi, onları gittikçe küçültüyor, farkına varamıyorlardı...

Üçüncü dersin sonunda teftiş bitmişti. Abdullah, Mehmet’in plân defterini didik didik etmiş, beş günlük plânının olmadığını not düşerek, tarihlerini de yazıp imzalamış; grup başkanlığı mührünü de basmıştı. Okul müdürüne öğleden sonra İlköğretim Müdürlüğü’ne gelmesini söyleyerek gitmişlerdi.

Mehmet’i bir korku sarmıştı, teftiş sırasında müfettiş, kendisine bir pusula gönderdiği halde neden gelmediğini sormuş. “Seni jandarma ile getirtirdim” diyerek tehdit etmişti.

Mehmet, öğleden sonra de kendisiyle birlikte ilköğretim müdürlüğüne gelmemi istedi. Onu yalnız bırakamzdım.

İlköğretim müdürlüğüne gittiğimizde İlköğretim müdürü Selahattin Menteş Bitlis’e gitmiş, dairede iki memur ve iki hizmetliden başka kimseler yoktu. Müfettiş, ilköğretim müdürünün koltuğuna oturmuş bekliyordu. Müfettşin beni göreceği şekilde, Mehmet’i içeri gönderirken onu kapıda bekliyeceğini söyledim. Mehmet içeri girdikten sonra kulağımı kapıya dayayarak konuşmalarını dinliyordum. Yüksek sesle kavga edercesine konuştukları için, onların sesleri dışarıdan net bir şekilde duyuluyordum.

İlk olarak eşimin cumhuriyet bayramı töreninde resmi geçitte protokol önünden geçmediği ile ilgili olay için ifadesini alıyordu. Önceden hazırlamış olduğu ifade tutanağını Mehmet’in cevaplamasını istemiş, Mehmet de şöyle yazmıştı: “Ben önde idim, Hoca hanım da benim arkamda yürüyordu. Protokolün önünden geçtikten sonra arkama baktığımda hoca hanım da sınıfının başındaydı. Resmi geçitten geçmişti...”

Mehmet, ifadesini yazarken o da bir yandan okuyor olmalı ki, sık sık “Yalan söylüyorsun! Sen başkalarının maşası olmuşsun. Şuraya geçmedi diye yaz! Şimdiye kadar dayıları olanları yaktım, seni de yakarım!..” diye tehditler savuruyordu.

Mehmet, içeride zor durumdaydı, kapıda olduğumu bilmeliydi. Ayrıca beni gören müfettişin de morali bozulacak, baskısı azalacaktı.

Kapıyı çalmadan hemen içeriye daldım, ikisi de birden kapıya baktılar.

Müfettiş şaşırmıştı:

— Ne var Ahmet bey?

Ben:

— Selahattin Bey’e bakıyordum.

Müfettiş:

— Selahattin Bey, Bitlis’e gitti.

Ben:

— Biliyorum, diyerek dışarıya çıktım.

Her ikisine de gereken mesajı vermiştim. Müfettiş hâlâ içeride kendi kendini yiyordu. İddiasının boşa çıkması, onu çileden çıkarıyor, böylece kin ile saldırğanlığı millî eğitim camiasında belgeleniyordu...

Müfettiş, söylediklerini Mehmet’e kabul ettirememişti. Ama ondan öcünü alacak başka bir yolu deneyecekti.

İfade vermenin sona erdiğini anlatan ses duyuldu:

— Sen başkalarına maşalık yapmaya devam et... Görürsün kim zararlı çıkacak! Beş günlük plânın yok, al şunu yazarak getir! dedi.

Kapı açıldı, Mehmet elinde bir kâğıt ile dışarı çıktı.

Ben:

— O kâğıt da neyin nesi Mehmet?

Mehmet:

— Beş günlük plânım yoktu ya, onunla ilgili savunmamı istiyor. Gel de şurada yazıp verelim, dedi.

Birlikte memurların odasına yöneldiğimizde kapı açık ve müfettiş, bizim konuşmamızı işitiyordu. Onu çılgına çevirmekten zevk alıyordum, yüksek ses ile bağırdım:

— Kim diyor senin plânın yok diye! Bunu iddia eden yalan söylüyor. Bütün plânların tamamdır, isteyen gelip inceleyebilir...

Mehmet olayı kavrayamamıştı.

— Vallahi beş günlük plânım yok, ne yapacaksa yapsın! Şurada yazarak vereyim.

Mehmet’i memurların odasına çekerek kapıyı kapattım:

— Yahu sen hem sınıf öğretmeni, hem de müdürsün. İki yere de sen imza atacaksın. İsterse hiç plânın olmasın. Biz onun bu iddiasını da boşa çıkaracağız. Plân defterinde eksik olan yerden başlayarak forma koparacağız. Sınıf defterine işlediğin konulara bakarak aynı derslere ait tüm plânları yeniden yapacağız. Savunmanın bir haftalık süresi vardır. Bu sürede her şeyi bitirip, sonra savunmayı yazacağız.

Mehmet:

— Ama, teftişe geldikleri günün tarihindeki yeri plân defterime imzalayıp mühürlenmiş. Hani bunun mührü derse?..

Ben:

— Orayı imzaladığını, mühür bastığını nasıl ispat edecek? Öyle bir şey söylenirse, unutmuştur dersin...

Artık aklına yatmıştı, yüzü gülümsemeye başladı.

Plân defterinden yirmi sekiz günlük forma çıkarıp defteri belli olmayacak şekilde iyice yapıştırdık. Ders defterine bakarak aynı konuları işleyecek şekilde yirmi sekiz günlük plân yazdık. Dört gün içinde tamamlayarak savunmayı yazma işimiz kaldı. Savunmada öğrencilerin yanında sigara içtiği iddiası da vardı. Onu da ispatlaması imkânsızdı...

Aradan bir iki gün kadar zaman geçmişti. Cumartesi günü çarşıda Mehmet ile dolaşıyorduk. Arkamdan biri beni yakalayarak seslendi:

— Gel Kayserili! Ben de seni arıyordum.

Kolumdan tutup bana seslenen Bitlis İl Millî Eğitim Müdürü Nazmi Barut!.. Yanında da sol görüşlü Bitlis Öğretmen Okulu Müdürü Nurullah Çakar vardı. Bizi halk eğitim merkezi müdürlüğüne götürdü. Çaylarımız geldiğinde Nazmi Barut sordu:

— Çağlayan İlkokulu’ndaki hangi kabadayı benim müfettişlerime kafa tutuyor?

— Hocam sizin müfettişleriniz, bize hiç durmadan baskı yapıyorlar. Çağlayan’ın yollarını aşındırdılar. YİBO’da yatıp, yiyip, içip canları istediğinde okula baskın yapıyorlar...

Mehmet, müdürü tanıyamamıştı.

— Hocam, siz nerede görev yapıyorsunuz? diye sorunca, İl millî eğitim müdürümüz olduğunu açıkladım. Mehmet özür dileyerek devam etti. Siz birisine selâm verseniz, size “bana selâm verme, günaydın demelisin” diyen birine ne dersiniz? diye olayın başlangıcının nereden çıktığını anlatmak istedi. Olay müdüre başka yönden aksettirilmişti. Nazmi Barut, konuşmaya başladı:

— Bir gün Abdullah Yıldız gelerek dedi ki: “Hocam Çağlayan İlkokulu’nda bir öğretmen vardır. Çocukların yanında sigara içiyor. Onun savunmasını alayım mı? Ben de yine gidip Ahmet’i buldu diye içimden geçirdim. Sonra kim imiş bu kabadayı öğretmen deyince başka bir isim söyledi. Anladım ki sen değilsin. Al öyle ise dedim.

Millî eğitim müdürünün Tatvan’da olduğunu işitenler gelip gidiyor, Nazmi Barut, bize söylemek istediklerini anlatmaya fırsat bulamıyordu. Bana dönerek:

— Ahmet, bak sana çok şey söyleyeceğim ama fırsat bulamıyorum. Şu sözümü iyi dinle! Kâğıt üzerinde açık verirseniz, sizi kimse savunamaz... dedi.

Ne demek istediğini anlamıştım. Yüce Allah, doğrulara yardım ediyordu. Her şeyden önce Millî Eğitim Müdürü ile bizi bu tatil gününde Tatvan İlçesi’nde karşılaştırmıştı. Ondan ne yapacağımızı öğrenmiştim.

Mehmet, ne demek istediğini kavrayamamış durmadan bana soruyordu:

— Millî Eğitim Müdürü ne demek istedi?

— Diyor ki: “Eğer ifadenizde iddiaları kabul ederseniz, mutlaka ceza alırsınız. Size isnat edilen suçları kabul etmeyin...” Biz de şimdi senin savunmanda ileri sürülen iddiaları yalanlayacağız, dedim.

Ders defterine uygun olarak Mehmet Piriç’e eksik olanlarla birlikte yirmi sekiz günlük plânı yeniden yazdık. Savunmada ileri sürülen tüm iddiaların asılsız ve yalan olduğunu ifade ettik. Ayrıca müfettişin, istediği doğrultuda ifade vermediğinden dolayı Mehmet Piriç’e bu savunmayı baskı yapmak için aldığını belirttik. Günlük plânların eksik olmadığını ve yeniden incelenmesi yönünde ifade ile savunmayı bitirdik. Yazdığımız savunmayı gününden önce ilköğretim müdürlüğüne imza karşılığında teslim ettik.

Müfettiş, Mahmut Akçınar’ın da ifadesini almış. O da eşimin resmî geçitte protokolün önünden geçtiği yönünde ifade vermişti. Abdullah Yıldız, kendi kazdığı kuyuya düşmüş, çıkmak için çırpınıp duruyor...

Müfettişler, teftiş sonunda bana ve Mehmet’e de “orta” rapor vermişlerdi. Bundan başka ellerinden gelen başka bir şeyleri yoktu ki...

DEVAM EDECEK

DİĞER YAZILARI HASRETİM DUHA KOCA OĞLU DELİ DUMRUL KÖPEĞİN NESİ OLUYORSUNUZ? KANADI KIRIK KUŞ… 1978 YILINDAN BİR TAYİN İLE İLGİLİ ANIM KÖSE DAĞI 1978 BİTLİS HİZAN SENATÖR SEÇİMLERİ 1982 YILI BİTLİS BİR ANIM HASRETİM EMEK VE GÖZYAŞI ORMANDA PANİK MUTLULUKLA YAŞA ÇOCUK ŞIH VE KÖYLÜ KADIN HÂKİMİYET SÛFİ DÜNYASI ARZUM AYFER’İM HELE… HÂKİMİYET NAZAN’IM BEN OLACAĞIM BİZİM EŞEK ŞIH VE KÖYLÜ KADIN AŞK YARASI AŞK YARASI ATATÜRK POLİS NAZAN GEL ERCİYES’ TEN BAŞBUĞ’A BAŞBUĞUM BENİ GELMEDİN BİZİM EŞEK GÖMÜRGEN'DEN DERLEMELERİMDEN KÖSE DAĞl MASALI KARAGÖZLÜM BİZİM EŞEK HASRETİM KAZAN ÖLDÜ! GİZLİ GİZLİ… YÂR DİYORUM ÇOCUK 2 ÇOCUK 1 GÜN DOĞMADAN  NELER DOĞAR!.. BİR BAŞKA ÇOBAN TÜRKÜSÜ EY TÜRKOĞLU TÜRK TÜRK TÜRK… ANADOLU EFSANESİ SABRET ÖĞRETMENİM ÖĞRETMENİM (1) GELEMİYORUM SAÇLARIN NE HABER? BİR ÇEKİRDEK BİR ORMAN ŞİMDİ ERCİYES’TEN BAKIŞ KAYSERİ (2) KAYSERİ (1) HÂKİM BEY SAĞANAK SAĞANAK ERCİYES KAYSERİ TÜRKÜLERİ SEN GİDERKEN ÖĞRETMENİM (1) BİR ÇEKİRDEK BİR ORMAN ATATÜRK  ORMANDA PANİK GELEMİYORUM ÇOCUK GELMEDİN KITMİR’İN SOYUNDANDIR ETTİLER SUSTUK  NE YAPALIM?..  HIRSIZLARIN SAYISI NE ZAMAN ARTMIŞ? AHMET KARAASLAN'IN ÖZGEÇMİŞİ ESERLERİ DİYORUM  İÇİNE NASIL ETTİN? ÖĞRETMENİM (1)  BİR ÇEKİRDEK BİR ORMAN  NE KADAR DERSEN BAYAĞIDIR YİYİN BEYLER  BEN BÖYLE BİRİYİM... GELEMİYORUM AHVALİMİZ  İÇİNE NASIL ETTİN? MUKADDİME HABİB KARAASLAN EKMEK VE GÖZYAŞI NE YAPALIM?... ÖĞRETMENİMSİN-1 MONİKA GERÇEKTEN HARİKA DOKTOR DER Kİ EŞEĞE MERTEBE VERİLMEZ… BEN BÖYLE BİRİYİM... YARISlNl BELLEDİM ÇOCUK 1 TEPEGÖZ ARANAN MEZİYET CAHİL TOPLUMUN AHVÂLİ ÇOCUK 1 KAYSERİ TÜRKÜLERİ BEN BÖYLE BİRİYİM DERSLER BİR ÇEKİRDEK, BİR ORMAN TÜRKÇÜYÜM VE TÜRK'ÜM BEN... EY TÜRKOĞLU TÜRK TÜRK TÜRK… CAHİL TOPLUMUN AHVÂLİ ORMANDA PANİK YAŞASIN HAKİMİYET ÖĞÜT GÜN DOĞMADAN NELER DOĞAR!.. ANADOLU EFSANESİ ASKER MEKTUBU 50. YILA DESTAN ANADOLU EFSANESİNİN HİKÂYESİ BAYRAĞIM 50. YILA DESTAN NERDESİN KEMÂL'İM?.. ATATÜRK'TEN GELDİ BİZE ATATÜRK ÖĞRETMENİM 1 ÇOCUK 1 BİR ÇEKİRDEK BİR ORMAN