Bugün Ankara'da gerçekleşecek olan NATO'nun 36. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Türkiye’nin dış politika ve güvenlik anlayışını yeniden değerlendirmesi açısından önemli bir fırsat sunmaktadır.
NATO ve Birleşmiş Milletler gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası yapılar, küresel güç dengelerinin ve Batı merkezli Siyonist düzenin devamını sağlayan mekanizmalardır. Bu kurumların, özellikle başta İsrail olmak üzere Batılı ülkelerin stratejik çıkarlarını önceleyen bir yaklaşım sergilediği; mazlum milletler söz konusu olduğunda ise aynı hassasiyeti göstermediği bugüne kadar yaşadığımız acı tecrübelerle sabit olmuştur.
Nitekim 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail tarafından Gazze’ye yönelik başlatılan ve halen devam eden katliam, uluslararası sistemin bu konudaki çifte standardını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenle NATO politikalarının, Türkiye ve İslam ülkelerinin milli menfaatleriyle örtüşmediği ayan beyan ortadadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği ve geleceği, dış bağımlılıklar üzerinden değil; kendi milli iradesi, savunma kabiliyeti ve bölgesel iş birlikleri üzerinden teminat altına alınabilir.
NATO üyesi olmamıza rağmen 1974 yılında Erbakan Hocamızın öncülüğünde gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ülkemize uygulanan silah ambargoları, Rusya’dan aldığımız S-400 hava savunma sistemleri sürecinde uygulanan yaptırımlar, Suriye’deki çatışmalar esnasında ülkemize yönelik sınır güvenliği tehditleri sürecindeki vurdumduymazlığı, NATO’nun işine geldiği gibi hareket ettiğinin en bariz örnekleridir.
Bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin güvenliğinin öncelikle kendi milli imkân ve kabiliyetlerine dayanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Merhum Liderimiz Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın öncülüğünde başlatılan milli ve yerli savunma sanayii hamlesi, bugün Türkiye'nin savunma alanında ulaştığı başarıların temelini oluşturmuştur. Son yıllarda savunma sanayiinde elde edilen gelişmeleri memnuniyetle takip ediyoruz. Bu alandaki yatırımların artırılarak sürdürülmesi Türkiye’nin tam bağımsızlığı açısından stratejik bir zorunluluktur.
Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki savunma sanayiindeki bu başarıların, tutarlı ve bağımsız bir dış politika vizyonuyla desteklenmesi gerekmektedir.
Son dönemde ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan hakkında övgü dolu açıklamalarda bulunmaktadır. Ancak uluslararası ilişkilerde devletler, liderlerinin kişisel ifadelerinden ziyade izledikleri politikalar ve ortaya koydukları somut icraatlar la değerlendirilir. Dolayısıyla ABD Başkanının sözlerine güvenilmemesi gerektiğini daha önceki tutarsız açıklamalarıyla da bilmekteyiz.
Trump NATO'nun askeri olarak yükü paylaşması gerektiğini, hatta ABD'nin ittifaktan ayrılabileceğini de söylemişti. Böyle bir liderin NATO Zirvesi kapsamında ülkemize gelecek olması, doğal olarak çeşitli soru işaretlerini ve endişeleri de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Sayın Trump, Türkiye'ye hangi stratejik hedefler, hangi siyasi hesaplar ve hangi projelerle gelmektedir? Bu ziyaretin temel amacı gerçekten ittifak ilişkilerini güçlendirmek midir, yoksa ABD'nin bölgesel çıkarlarına hizmet edecek yeni talepleri ve girişimleri gündeme taşımak mıdır?
Son dönemde yaşanan İran, ABD-İsrail savaşı, küresel güç dengelerinde yeni bir kırılma noktası olmuş; askeri ve ekonomik üstünlüğün tek başına mutlak sonuç üretmediğini göstermiş, Batı bloğu İran karşısında tarumar olmuş ve alelacele barış istemek zorunda kalmışlardır. Ancak dikkat çeken bir diğer husus ise, bölgedeki bazı ülkelerin bu süreçte izlediği tutum olmuştur. Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi ülkeler, farklı düzeylerde ABD ile güvenlik ve savunma iş birliklerini sürdürmüş; bu durum bölgesel dengeler açısından önemli tartışmaları beraberinde getirmiştir.
En büyük endişemiz, bu zirvede Körfez ülkelerinin yanı sıra Türkiye'nin ve diğer bazı Müslüman ülkelerin de dâhil edilebileceği yeni bir bölgesel güvenlik veya askeri iş birliği mekanizmasının NATO'nun yanında oluşturulmasına yönelik girişimlerin gündeme gelebilecek olmasıdır.
Böyle bir yapılanmanın hayata geçirilmesi hâlinde, bunun başta İran olmak üzere bölge ülkelerini dengelemeye veya baskı altına almaya yönelik bir stratejinin parçası olarak algılanması kuvvetle muhtemeldir.
Daha da önemlisi, İsrail'in son yıllarda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği siyasi, askeri ve enerji alanındaki iş birlikleri dikkate alındığında, bölgede oluşacak her yeni güvenlik mimarisini Büyük İsrail devletinin kurulmasına yönelik hedefleri doğrultusunda değerlendirmeye çalışacağı yönündeki kaygılar göz ardı edilmemelidir.
Başta ABD Başkanı Donald Trump olmak üzere, NATO Genel Sekreteri ve birçok Avrupa ülkesi lideri son dönemde Türkiye'nin askeri kapasitesi ile savunma sanayiinde kaydettiği gelişmeleri övgüyle dile getirmekte, bunun yanında ülkemize çeşitli diplomatik ziyaretlerde bulunmaktadırlar. Dile getirilen bu açıklamaların, olumlu ifadelerin ne ölçüde samimi olduğu ve hangi jeopolitik hedeflere hizmet ettiği dikkatle sorgulanmalıdır.
İran ile yaşanan savaşın ardından ciddi askeri kayıplar veren ABD Başkanı Donald Trump'ın bundan sonra gireceği çatışmalarda kendi askerlerini sahaya sürmek yerine, NATO üyesi ülkelerin askeri gücünden daha fazla yararlanmak istemi herkesin malumudur.
Oysaki Türkiye, komşuları ile iyi geçinme ve tüm dünyada barışı sağlama gibi önemli bir siyasi geleneği olan devlettir.
Bu toplantı “İran’ı ve İslam ülkelerini nasıl işgal ederiz?” temalı olmamalıdır.
Türkiye, güvenlik anlayışını NATO eksenli bir çerçeveyle sınırlamak yerine, D-8 ülkeleri temelinde genişletilmiş İslam ülkeleri ile birlikte yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa etmelidir. Ülkemiz Tarihi, coğrafi konumu, askeri kapasitesi ve diplomatik tecrübesiyle bu birliği kuracak, öncülük edebilecek güç ve birikime sahiptir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği ve geleceği; ABD, AB ülkeleri ve İsrail ile iş birliği yapan ülkeler ile değil; kendi milli iradesi, savunma kabiliyeti ve bölgesel birliktelikler üzerinden teminat altına alınabilir.
NATO ile değil D-8 ile olmalıyız.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Haymana Mutabakatı Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Yaşar






























