ABD ve İsrail’in, İran’a emperyalist saldırıları dolaylı, dolaysız sürüyor. Yarının ne olacağı meçhul. Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine kapatılması, şimdiden dünyada ciddi bir enerji krizine ve doğal sonucu olarak ekonomik krize sebep oldu. Zaten siyasi ve ekonomik çıkmaza giren yönetim de maalesef bütün varını, yoğunu küresel tefecilere kurban ederek ayakta kalmaya çalışıyor.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINI GÖREVE DAVET EDİYORUZ!
“Terörsüz Türkiye”aldatmacasının failleri, terörist başına malikâne yapılması ve statüsünün ne olacağını tartışmaya devam ediyor. Bayramdan hemen sonra gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini ilan eden Meclis Başkanı’nın sürece ne kadar yabancı olduğu sahadaki somut gelişmelerden daha iyi anlaşılıyor.
PKK terör örgütünün uzantısı durumundaki partinin, “Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” anayasal hükme rağmen, yasaklanan bu eyleme odak olduğunu artık onlar da gizlemiyorlar. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ‘aldatma’ sürecindeki eylemlerinden dolayı bu partinin kapatılması için dava açmamakla anayasal suç mu işlemektedir? Siyasi iradenin aldığı vaziyet, onu bu görevini yapmaktan alıkoyamaz.
ÖZGÜR VE TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE’NİN OLMAZSA OLMAZ KOŞULU
Geçtiğimiz Nisan ayını değerli kılan; işgale karşı direnişi ve bir kurtuluş savaşını dahi demokratik ve meşruiyetçi yollarla gerçekleştirmek azim ve iradesi ile kurtuluşun ancak millete dayanan ve milli bir mücadele ile olacağını dünyaya ilan eden ve tescilleyen TBMM’nin bu ayda açılmış olmasıdır. Bir bakıma Erzurum Kongresi’nde alınan ve Sivas Kongresi’nde de aynen kabul edilen kararların gereği, devamı ve teyidi niteliğindedir. Yabancı devletlerin boyunduruğu ve himayesi kabul edilmeyeceğine göre; “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” temel kabulünün tescilidir. Bu kabul, ulusal egemenlik için mandaterizmin reddi ile özgür ve tam bağımsız Türkiye’nin olmazsa olmaz koşuludur.Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini teşkil eden, ancak zaman içerisinde yok sayılan “mandaterizmin ve himayeciliğin reddi” prensibi ile “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesinde ifadesini bulan, vesayetçi yönetim yerine özgür ve tam bağımsız Türkiye prensibi, bütün sorunların çözümünde temel hareket noktası olmayı kıyamete kadar sürdürecektir. Birileri iktidarını ve meşruiyetini yabancı devletlerde arasa da bu gerçek,-ki aynı zamanda mecburiyettir- asla değişmez birinci temel prensip olmaya devam edecektir. Bu vesile ile ulusal egemenliğin ne olduğunu, mandaterliğin veya yabancı himayenin zaman içerisinde ülkeyi ne hâle getirdiğini konuşmalıydık. Aslında ülkedeki ekonomik, sosyal, kültürel, ahlaki, hukuki bütün sorunların temelinde icazetli, vesayetçi politikaların olduğunu bütün yönleri ile tartışmalıydık. Bu konular özerk üniversitelerimizde, özgür ve bağımsız akademisyenlerimizce araştırılmalı, tez konusu yapılmalıydı.
İkinci temel prensip ise Millet Partisi’nin “Muhteşem Türkiye” hedefinin ilk adımı olan “Hukuk Devleti” olmanın bütün kurum ve kuruluşları ile hayata geçirilmesidir. Ne var ki günümüzde anayasal bir prensip olmasına rağmen askıya alınmış vaziyettedir. Esası itibarıyla anayasa askıya alınmış durumdadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması kural hâline getirilmiş ve yargıdaki krize her gün bir yenisi eklenerek buzdolabında bekletilmeye devam etmektedir. Siyasiler yargıyı araçsallaştırmaya devam ettiği müddetçe de hukuk devleti bir hayal olarak kalmaya devam edecektir. Öyle ki Birleşik Arap Emirlikleri, yanlış okumadınız, Birleşik Arap Emirlikleri,hukukun üstünlüğü sıralamasında 143 ülke arasında 37’nci sırada iken Türkiye’nin ise ne yazık ki 118’inci sırada yer aldığı açıklandı.
İnsanımızın adalet arayışları aşılmaz engellerle yok edildi. İşte bir mafyaya yönelik operasyon sonrasında, bu mafya siyasi iktidarın küçük ortağı liderinin meclis konuşma metnine sızabilmiş ve operasyonu yapan il emniyet müdür yardımcısı ve emniyetin en önemli birimlerinin müdürleri tutuklanmış, bu mafya elebaşları ile sanık sandalyesine oturtulmuştur. Şimdi de dosyaları birleştirilmiş ve birlikte sanık olarak yargılamaları devam etmektedir. Veya üniversite öğrencisi bir kızın öldürülmesi olayının aydınlatılmasının bir ilin valisi ve diğer kamu görevlileri ile nasıl önlendiği bir bir ortaya çıkmaktadır. Bu ve benzeri olayların hâlâ aydınlatılmamış, suçluların gereken cezayı almamış olması hukuk devletinin olmadığının bir göstergesi olduğu gibi siyasi iktidar için de bir utançtır.
Özellikle ulusal egemenlik kavramından soyutlanarak, sadece resmî bir tatil, oyun ve eğlence gününe dönüştürülen Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı hem ulusal egemenlik hem de niçin çocuk bayramı kabul edildiğinin tarihsel kökenlerini hatırlamalıydık.
Osmanlı Cihan İmparatorluğu’nun Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile devam eden süreçte bu millet tığ gibi delikanlılarını, yiğitlerini kara toprağa koyduğunda çocukları yetim, eşleri dul kaldı. Şehitlerin çocuklarına sahip çıkmak gerekiyordu. 23 Nisan’ın aynı zamanda bir ‘Çocuk Bayramı’olarak kabul edilmesi bu açıdan değerlendirilmezse anlaşılamayacaktır.
Öte yandan ulusal egemenliğin özgürlük ve bağımsızlık olduğunu; hiçbir kişi, zümre veya devlete devredilemeyeceğini, demokrasi ve meşruiyetin kaynağı olduğunu çocuk, genç, yaşlı demeden tüm vatandaşlarımıza anlatmalı değil miydik? Hoş ülkemizi yönetenler bu kavramın ne olduğunu ne kadar anlayabilmiştir ki. Tam da bu sırada 23 Nisan 2010’da Sayın R. Tayyip Erdoğan’ın sembolik olarak bir öğrenciye koltuğunu devrettiği törende söylediği “Artık yetki sende ister asarsın ister kesersin” sözünü hatırlayınca belki de günümüzde yaşadığımız tüm sıkıntıların temelinde yatan zihniyeti anlamak imkânı buluyoruz.Demek ki cumhurbaşkanı (o dönemde başbakan) olunca istediğini asmak, istediğini kesmek yetkisine sahip olabiliyor. Tabii asma, kesme yetkisine bile sahip olan birinin zaten yürütmenin başı olduğuna göre aynı zamanda yasama ve yargı yetkilerine de sahip olmuş oluyor. Peki böyle olursa bu yönetim demokratik, hukuk devleti olur mu? İşte olursa da bugün ülkemizde yaşandığı gibi oluyor.
SALDIRILARA KARŞI BÜTÜNCÜL TEDBİRLER ZARURETTİR
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı üzerinde hatırlanması gereken o kadar önemli hususlar var iken; bir anda toplumun tüm katmanları önce Şanlıurfa/Siverek, sonra da Kahramanmaraş’taki okul saldırısı ile derinden sarsıldı. Çocuk bayramına hazırlanan çocuklarımızı ve bir öğretmenimizi okulda kaybettik. Ağır yaralananların tedavisi devam ediyor. Eğitim şehidimiz Ayla Kara öğretmen başta olmak üzere vefat eden yavrularımıza rahmetler ve yaralananlara da acil şifalar diliyoruz.
Böyle mi olmalıydı? Çocuk Bayramına hazırlanan çocuklarımızı ve öğretmenlerini kara toprağa mı koymalıydık? Nutkumuz tutuldu, sözler boğazımızda düğümlendi, düşünceler beynimizde… Yetişkinler böyle oldu ve sarsıntısı uzun süre devam etti ise ya çocuklarımız ne hale geldi? Özellikle o okulda okuyan öğrencilerimiz. Bu iki saldırı ve devamında başka illerde teşebbüs aşamasında kalan saldırılar bireysel ve toplumsal anlamda ciddi bir travmaya sebep olacak kuşkusuz. Uzman psikologlar, pedagoglar çocuklarımıza, ailelerine gerekli desteği sağlayacaklardır. Ancak biz burada fark edilme peşinde olan gençler yönünden ‘Copycat’ veya ‘Werther’denilen taklitsel etkiye, kötü örnekliğe karşı temkinli olunmasını tavsiye ediyoruz. Gerçekten de 1999 yılında Amerika’daki bir okul saldırısından sonra 20 ayrı okul saldırısının olması ve 50 saldırının da teşebbüs aşamasında kalması bu tehlikenin ciddiye alınması için sanırım yeterli bir sebeptir. Saldırıyı büyük bir krizin veya tehlikenin habercisi olarak görmek ya da istisnai bir vaka gibi görmezden gelmek yerine; sorunu uzmanlarına havale edip, sebeplerinin araştırılması ve ortadan kaldırılması, bu ülkeyi yönetenlerin yapması gereken en önemli iş olacaktır. İleri sürülen sebepler ve alınması gereken tedbirlerin her birinin üzerinde ayrı ayrı durulmasında yarar görüyoruz. Sorun aile, okul, toplum, güvenlik, siyaset, genel yönetim, dijitalleşme, sanat, sosyal medya, çete-aşiret-mafya dizi film ve sinema boyutları birlikte ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır.
Saldırının buz dağının görünen yüzü olduğunun bilincinde olunmazsa, Allah korusun, daha nice saldırılarla karşı karşıya kalacağız. Yargıya yapılan siyasi müdahaleler sonucunda cezasızlık algısının oluşması tam anlamıyla bir felakettir. Eğer bir ülkede siyasi iktidarın küçük ortağının lideri, mafya liderlerinin cezaevinden çıkması için yasal düzenlemeler peşinde koşuyorsa, mafya liderleri ile makamında kol kola fotoğraflar servis ediyorsa, bir dizideki uluslararası uyuşturucu baronu karakterini canlandıran kişinin;“Türkiye’de sattırmam” sözü üzerine arayıp tebrik ediyorsa, bunların hepsi genç beyinlerde olumsuz örneklerin rol model alınmasına sebep olmaktadır. Hele yargıya müdahale ile suçlular korunup, kollanıyorsa ve adaletin tecellisi engelleniyorsa, vatandaş adalet arayışlarında siyasilerden medet umar hâle getiriliyorsa, gerçekten devletin temeli çürütülüyor demektir. Nitekim plansız, programsız açılan üniversitelerde mezun olan gençler, üniversite mezunu olarak işsizler ordusuna katılıyorsa, gençler artık üniversite okumanın gereksizliğine inanmaya zorlanmaktadır. Gençlere okuyup bir meslek sahibi olarak hayatını sürdürme yolu yerine, mafyaların suç aparatı haline gelince kısa zamanda lüks bir hayatın kapılarının ardına kadar açabileceği serabı bir imkân gibi sunuluyorsa bu tam bir felakettir. Aksi hâlde sorunu sadece mevcut Milli Eğitim Bakanı’nın din temelli eğitim politikasına bağlamak veya sadece güvenlik boyutu ile almak aldatıcı olacaktır.
ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
İstanbul, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Diyarbakır, Tunceli derken cennet vatanımızın dört bir yanındaki çocuklarımızın, gençlerimizin, ailelerimizin ve öğretmenlerimizin yanındayız. Onların gözyaşı, sözcüsü ve davacısıyız! 106 yıl kadar önce vatan topraklarımızı işgal eden düşmanlara hak ettikleri cevabı vermek için kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü, çocuklarımıza armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile gazi ve şehitlerimizin emanetine sahip çıkıyoruz.






























