SİYASET
Giriş Tarihi : 14-09-2026 17:32   Güncelleme : 14-09-2026 17:33

AKP ELİTLERİ, ÇOCUKLARI ÜCRETSİZ YEMEKTEN MAHRUM BIRAKIYOR

https://we.tl/t-wtRpd0se6okWhcnL

AKP ELİTLERİ, ÇOCUKLARI ÜCRETSİZ YEMEKTEN MAHRUM BIRAKIYOR

Zafer partisi Parti Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu, haftalık basın toplantısında Türkiye gündemini değerlendirdi.

Azmi Karamahmutoğlu: “Bugün hepimiz tatlı bir sevinç ve heyecan içerisindeyiz. Çünkü 2026-2027 eğitim ve öğretim yılı bugün başladı. İlkokul, ortaokul ve liselerdeki toplam öğrenci nüfusumuz 16 milyon. İlkokuldan liseye kadar bu 16 milyonluk öğrenci nüfusumuz, komşumuz olan iki ülkenin, Yunanistan ile Bulgaristan'ın toplam nüfusları kadar. Bu bizim ülkece en kıymetli varlığımız ve zenginliğimiz. Öyleyse ülkece yapacağımız yatırımlarda en öncelikli alan da burası olmalıdır. Bu öğrencilerimiz olmalıdır ki okul öncesi öğrencileri ve üniversite çağındaki üniversite okuyan öğrencileri bu toplam nüfusun dışında tutuyoruz. Fakat ne yazık ki çeyrek asırlık AKP hükümetinin en fazla ihmal ettiği, en fazla bozduğu alan da tam işaret ettiğimiz bu alan.

Okullarımız ve eğitim öğretim sistemimiz AKP'nin en çok oynadığı ve bozduğu alan olmuştur. İş başına geldiği 2002 yılından bugüne dek AKP hükümetleri tam dokuz farklı Milli Eğitim Bakanıyla çalıştı. Her hükümet ve bakan değişikliğinde müfredat ve sınav sistemi sürekli olarak değiştirildi. Yapılan değişikliklerle birlikte AKP'nin Milli Eğitim politikası, ülkemizin eğitim kalitesi sürekli olarak aşağıya çekilmiştir. Ve bu kalitesi bozulan eğitim politikasıyla anlatılan dersleri boş mideyle, aç karınla dinlemeye çalışan öğrenci çocuklarımız var. Yoksulluk sınırının, asgari ücretin dört katına yaklaştığı bir dönemdeyiz. Yoksulluk sınırı asgari ücretin dört katı fazla. Türk-İş'e göre Ağustos 2026 itibarıyla dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 122 bin lira. Yoksulluk sınırıyla gelir arasındaki mesafe belirgin biçimde çatışıyor.

Geçim baskısının derinleştiği bu tabloda çocukların eğitime devam edebilmesi de apaçık doğrudan doğruya etkileniyor. Resmi ve sendikal veriler artan yoksullukla birlikte, çocuk işçiliğinin yaygınlaştığını, özellikle düşük gelirli hanelerde çocukların eğitimin dışına itilerek çalışmak zorunda bırakıldığını ortaya koyuyor. Gelir dağılımındaki bozukluk, eğitimi de gelecek kuşakların geleceğe olan umudunu da böylesine etkileyebiliyor. 28 bin lira olan asgari ücretin açlık sınırının altında, 38 bin liranın altında kaldığı bir ortamda gelir yetersizliği yalnızca bugünkü yaşam koşullarını değil, çocukların eğitim ve gelecek hakkını da tehdit eden yapısal bir sorun hâline geliyor. Bizim mahallede durum böyleyken diğer tarafta bir AKP sosyetesi gerçeği var. AKP cemiyet hayatı var. Onlar kendi çocuklarını yine aynı zümrenin sahip olduğu özel okullarda lüks ve bolluk içinde okutabilen AKP'nin siyaset zümresi, AKP elitleri, Cumhur İttifakı'nın oligarşisi, açlık ve yoksulluk sınırının altında bırakılan ailelerin milyonlarca çocuğunu okullarda verilebilecek günlük bir öğün ücretsiz yemekten mahrum bırakıyor. Günlük bir öğün ücretsiz yemek fazla görülüyor, çok görülüyor bu yoksul ailelerin çocuklarına. Bu bir öğün okul yemeğini öğrenci çocuklara bir hak olarak görmüyorlar. Gelir dağılımındaki bu adaletsiz düzen, yaşayarak görüyoruz ki AKP iktidarı sürdükçe devam edecek. Milyonlarca öğrenci çocuk yetersiz beslenmeyle okullarına aç gidecekler. Ülkemiz bu eşitsizliği, bu adaletsizliği hak etmiyor. İçine düşürüldüğümüz bu açlık ve yoksulluk düzenini yıkabilmek için Zafer Partisi Türk seçmeninden hak ettiği desteği alacaktır.

Değerli arkadaşlar, okullarımızla ilgili karşı karşıya bulunduğumuz önemli bir diğer soruna daha ışık tutmak istiyoruz. Öğrenci çocuklarımızın okul dışındaki tehlikelerden korunması için okulların çevrelerinde hem çetelere, serserilere dönük güvenlik önlemleri ve hem de en önemlisi geçen yıl basın toplantılarında sıkça ele aldığımız, işlediğimiz uyuşturucu satan zehir tacirlerine karşı önlem alınması gerekiyor. Emniyete, polis teşkilatına ilave ağır yükler düşüyor. Emniyet teşkilatındaki polislerimizin göstereceği özverili çabanın, çalışmanın, mesainin karşılığı da İçişleri Bakanlığı tarafından dileriz ki takdir edilecek uygulamalarla ödüllendirilecektir, ödüllendirilmelidir. Çünkü hiçbir çocuğumuz, gencimiz gözden çıkarabileceğimiz bir kayıp değildir. Zira her bir çocuğumuz, gencimiz tek başına bir vatandır. Her birini aynı özenle sakınmalıyız.

Değerli Türk kamuoyu, ikinci yılına girdiğimiz narko terör örgütü PKK ile kurulan karşılıklı al-ver pazarlık masasının Eylül ayı itibarıyla geldiğimiz aşamasında yeni pazarlıkların ifşa edildiğini, açığa çıktığını geçen hafta gördük. Fakat burada Cumhur İttifakı'nı ayakta tutan Devlet Bahçeli ile Cumhur İttifakı iktidarının baş partisi olan AKP arasında bir çalışma, bir çelişki, bir çatışma olduğunu yapılan karşılıklı açıklamalardan görüyoruz. Pazarlıkta gelinen yeni aşama, bilindiği gibi, İmralı'daki baş teröristin yeni ikametgâhına ve statüsüne ilişkin olan tartışmalar. Bu ikametgâh değişikliğini Sayın Bahçeli 'bahçeli ev' olarak duyurdu. Narko terör örgütünün başına bahçeli bir dubleks villa hazırlanıp sunulmuş. Hükümet bunu reddediyor. Bugün hükümetin kalemşorlarından biri yine hükümet medyasından bir gazetede, Abdülkadir Selvi, köşesinde yazdı ve bu 'bahçeli villa' lafını diline dolamanın süreci sabote edebileceğini söyleyerek abartılmaması ve üstünün örtülmesi gerektiğini söylüyor. Fakat biz bu ifşaatı, Devlet Bahçeli'den duyduk. Yani Abdülkadir Selvi'nin bugünkü yazısının muhatabı doğrudan doğruya Sayın Devlet Bahçeli'dir. Bunu kendi aralarında çözebileceklerini zannediyoruz.

Hükümet reddediyor, orada öyle bir şey yok diyor. Fakat Sayın Bahçeli metrekaresine kadar, dubleks bir villa olduğuna kadar konuyu açıklıyor röportajında. Şimdi buradan anlıyoruz ki Cumhur İttifakı içerisinde garip bir rol dağılımı var. AKP hükümetini ayakta tutan Sayın Bahçeli bir yanda, hükümetin bakanları diğer yanda. İki zıt farklı şeyleri söylüyorlar. Ortada iki zıt iddia varsa taraflardan biri doğruyu söylemiyor. Taraflardan biri yalan konuşuyor. Öyleyse doğruyu konuşanın, yalan konuşanın kim olduğunu kamuoyunun bilmesi en doğal hakkıdır ve bunun bir an önce açığa çıkartılmasını istiyoruz. Çünkü ortada vatandaşa söylenen bir yalan var. Terör örgütüyle oturdukları bu al-ver pazarlık masası daha en başından halka anlatılan yalanlarla kurulmuştu. PKK koşulsuzca kendini sonlandırıyor yalanıyla kurulmuştu. Yine yalanlarla, bu kez utanılacak gerçeklerin gizlenmesiyle, kamuoyundan saklanmasıyla pazarlık masası kurulduğu yerde orta yerde duruyor. PKK'ya özel af, taksit taksit, adım adım ilerletiliyor, çıkartılıyor.

En tepesinden ayak takımına kadar PKK’lı teröristlere özel af getiren Çerçeve Yasanın daha nelere mal olacağını Devlet Bahçeli’nin ağzından duyduk. Devlet Bahçeli’nin ifşaatıyla öğrendik ki terörist başı katil, şimdi de kendisine sunulan Bahçeli dubleks villaya taşınıp yerleşmek için statü istiyormuş. Oysa terör estirmeye başladığı 1983 yılından bu yana, kırk yılı aşkın süredir terörist başı, Türk vatandaşlarının katili, bebek katilinin statüsü ve sıfatı Türk kamuoyunca dağa taşa, hafızalara, zihinlere kazınmıştır. Şimdiki gelinen pazarlıktaki yeni aşama, on binlerce yirmilik gencimizin toprağa düşmesine sebep olan bu katilin komisyonda görev olarak, ona komisyonda görev verilerek statü sahibi yapılmasıymış. Oysa Türk vatandaşlarının kanına giren bu canavar, kesinleşmiş ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası infaz edilen bir terör hükümlüsüdür. Evet, bir terör hükümlüsüdür Abdullah Öcalan ve bizim hukukumuzda, Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukukunda hükümlünün devletle şart, koşul pazarlığı yapabilmesi diye bir şey de yoktur. Bu hukukumuzda yoktur. Fakat Anayasada olduğu gibi kanunlarda, hukukta son iki yıldır zorlanarak süreç buraya kadar getirildi.

İktidar çevresi, 'Terörsüz Türkiye' makyajıyla PKK'nın siyasal taleplerinin karşılanmasına itiraz eden bize, 'Siz terörün devam etmesini mi istiyorsunuz?' diye saldırıyor. Bugüne değin iki yıldır bu argümanla geldiler. 'Siz terörün devam etmesini mi istiyorsunuz?' suçlaması PKK aklıdır. Bu PKK'nın argümanıdır. Çünkü PKK kırk yıldır siyasal talepleri karşılansın diye terör yaratarak ülkeyi usandırmaya, yıldırmaya çalışıyor. PKK'nın Türk vatandaşlarının farklı bir isim altında bir kesimi için istediği imtiyazlı konum, ayrıcalık sağlanırsa terör bitermiş. İddiası bu. İddiası buydu. Şimdi yapılmaya çalışılan ne? Bu iddianın, bu taleplerin karşılanması. Yani tam da PKK'nın istediğinin yapılması. Peki, bu propaganda doğrudan doğruya terör ile sonuç alınabilmesi demek değil midir? Oysa bugüne kadar Cumhurbaşkanından hükümet başkanlarına kadar AKP hükümetine kadar hep söylenen şu değil miydi? 'Terör ile bir yere varılmaz' diye? Şimdi AKP hükümeti, terör ile bir yere varılabileceğini Türk kamuoyuna, Türk halkına göstermek ve yaşatmak istiyor. Bu imtiyazlı, ayrıcalıklı şımarıklığa, küstahlığa karşı çıkan Cumhuriyet Türkiye'sinin temiz vatandaşları, terörün bitmesini istemeyenler olarak suçlanıyor. Oysa biz teröre boyun eğilmesine karşı çıkıyoruz. PKK'nın terör estirerek sahip olmak istediği ayrıcalıkları onlara kazandırmayın diye çabalıyoruz. Cumhuriyet Türkiye'sinin değerli kazanımlarının feda edilmesine karşı çıkıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, bir narko terör örgütüyle al-ver pazarlık masasına oturtulacak kadar zayıf, güçsüz, küçük bir devlet değildir. Türkiye'mizin sırtında bir kambur olan AKP hükümeti varlığını sürdürecek diye Cumhur İttifakı'nın içine düştüğü bu teslimiyetçi politikalara Türk halkı itiraz ediyor ve Türk seçmenler, Cumhur İttifakı'nı oluşturan siyasi partileri sandığa gömeceği seçim gününü dört gözle bekliyor. Gelecek ilk seçim, AKP'nin ve Cumhur İttifakı'nın atlatacağı bir seçim değil, altında kalacağı bir seçim olacaktır. Tekrar yeniden çıkabileceğinizi sandığınız sandıkta boğulacaksınız.

Değerli Türk kamuoyu, içinizi yakan, acıtan, yüzünüzü yere düşüren, utandıran, insanlığımızdan utandıran ağır bir skandalı, büyük bir sansasyonu, tıpta, sağlıkta bir sansasyonu yaşamıştık ve Zafer Partisi olarak takipçisi olacağımızı söylemiştik. Unutturulmayacağını, unutturulmaması için takipçisi olacağımızı söylemiştik. Evet, Yenidoğan çetesinden söz ediyorum. Geçen hafta gelişen bir hususla ilgili kamuoyunu bilgilendirme ve Zafer Partisi olarak takipçisi olduğumuz konuda tavrımızı, tepkimizi ortaya koymak için tekrar dikkatinize sunuyorum. AKP hükümetinin tüccar sağlık politikası zihniyetiyle çürüyen ve çürütülen sağlık sistemi, Yenidoğan çetesi adıyla bilinen ve sağlık sisteminden hastane işletmeciliğinde sansasyonel bir skandal ile Türkiye'yi sarmış olan bu Yenidoğan çetesi, biliyorsunuz, bebek ölümlerine yol açmıştı. Yenidoğan bebekler hastanelerde daha fazla kâr için ölüme yatırılmıştı. Yenidoğan bebekler hastanelerde yaşamını kaybederken bunlar doğal, sıradan ölümler olarak ailelerine anlatılmıştı. Aklımız almasa da düşünün ki bu rezilliğin, skandalın aktörü olan hastanelerden birinin sahibi, rezilliğin açığa çıkmasıyla kapatılan o hastanenin sahibi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin eski Sağlık Bakanlarından biri olan Mehmet Müezzinoğlu ve onun hastanesiydi. Yani kirlenmişlik, çürümüşlük, kokuşmuşluk diz boyu değil, insan boyu. İçinde boğulmaları gerekiyor. Fakat hâlâ o pisliğin içinde soluyabiliyorlar.

Bu kan dondurucu rezilliğin açığa çıktığı günlerde basın toplantılarımızda Zafer Partisi'nin bu konuyu takip edeceğini, unutturulmaması için çalışacağını söylemiştik. Bebeklerin ahından, vebalinden çekinmeyen, utanmayan bu suratlar, bu skandalın unutulmasını sağlamak için zamana yaymak istemişler. Geçen hafta yaşanan tahliyelerle bebeklerin ölümü üzerinden ticaret yapan Yenidoğan çetesi kamu vicdanını bir kere daha kanattı. On bebeğin aç ve susuz bırakılarak hayatını kaybetmesine ilişkin davada 'fişini çek, öldür' sözleriyle gündeme gelen kayıtların ardından yargılanan doktor Mehmet Gürül ve beraberindeki hemşirelerle birlikte çok sayıda sanık tahliye edildi. Milletin devlete emanet ettiği kasaya elini sokarak hırsızlık, dolandırıcılık yöntemleriyle hastane işletmeciliği yapan bu tüccar sağlık sistemini değiştirmek Zafer Partisi'nden Türkiye'mize söz olsun.”

Parti Sözcümüz Azmi Karamahmutoğlu’nun “PISA Türkiye'nin özellikle matematik alanında kademe atlatarak başarılı olduğunu açıkladı. Bu konudaki değerlendirmeniz nasıl olur?” sorusuna verdiği yanıt:

“Şimdi PISA'nın açıklamış olduğu değerlendirmenin yanında sadece fen değil, beraberinde matematik ve Türkçedeki okuma oranındaki dramatik bir düşüşü gösteren grafikler de açıklandı iki gün önce. Beraberinde ben aynı hataya düşmek istemem ama PISA'nın verilerle manipüle edildiğini söyleyen muhalif akademisyenler de oldu. Bu da yeni bir tablo. İki gündür bu tartışılıyor, dediğiniz gibi. İki tarafın iddiasını da görmek lazım. Yani verilerle PISA manipüle mi edildi ve ayrıca tek kaynak, veri kaynağı olarak biz PISA göstergelerini mi almalıyız, yoksa açıklanan grafik, az önceki sunmuş olduğum bu üç disiplindeki grafik düşüklüğünü de bunun beraberinde mi değerlendirmeliyiz diye.

Ama diğer taraftan da veliler olarak yaşadığımız bir gerçek var ülkede. Aileler çocuklarını imam hatip okullarına yazdırmak, kaydettirmek zorunda bırakılıyorlar. İmam hatip okullarında okutmak zorunda bırakılıyor aileler. Çünkü yaşadıkları semtlerdeki okullar tek tipleştirildi. Okulların büyük çoğunluğu imam hatip liselerine, ortaokullarına dönüştürülmüş vaziyette. Hal böyleyken bizler, veliler olarak vatandaştan gelen, partilerimize gelen şikâyetleri okul kayıtlarıyla ilgili bilerek ve söylüyoruz ki hiç PISA'yı referans almaya gerek yok. Eğitimdeki bozulmayı tek tipleştirerek, okulları imam hatipleştirerek ihtiyaç sayısından fazla okulu imam hatip haline getirerek eğitimdeki kalitesizliği, bozulmayı yaşayarak son çeyrek asırda biliyoruz.”

AdminAdmin