https://www.kayserihakimiyet2000.com/files/uploads/user/c0ab525d634e80fd8e20e3d6dc00b11c-44356b325be445ef6cad.jpg
Mustafa Acar

ZENGİNİMİZ BEDEL VERİR

23-09-2025 13:33 2264 kez okundu.

Gün ağarmak üzereydi. Köyün taştan örülmüş, istisnasız hepsi de tek katlı olan evlerinde insan sesleri, sığıra katılmakta olan büyükbaş hayvanların, uyku sersemliği ile çıkardıkları homurtu benzeri seslerine karışıyordu.

Temmuz'un sonuna yaklaşırken; köyün yaklaşık 300 adım altından geçen, Zamantı ırmağının gönderdiği serinlik bile yeterli olmuyordu geceleri. Yaklaşık 3-4 aydır uykuyu kaybetmiş olan Melek kadın, idare ışığının yardımı ile çehresini zor seçebildiği, karşı sedirde uyumakta olan, yegane güvencesi, tek oğluna;

-Kalk Omarım kalk geç kalacağız. Diye seslendi.

Ömer ağır olan uykusuna rağmen, tedirgin yattığından olsa gerek,bir seslenişte uyanmıştı.

-Buyur ana ! bişey mi dedin?

-Anan gurban Omarım, anan öle de sana yük olmaya.

-O nasıl şor ana! duymamış olayım.

-Şor'u, mor'u yok yiğidim. Üç aydır çektiğini ben bilirim. Benim yüzümden zehir olur hayatın. Benim iflah olacağım yok. Ötağn hocanın sana yaptığı işmarı annamam mı sanın? Hadi inatlaşırsın da seni gırmayım diyi giderim şeğre, yoğsam bilirim bu illet beni götürecek.

-Ana sil ,süpür at bunları gafandan. Südünen yuka iyi gelir midene,ocağa goyum. O arada gağnıyı hazır ederim. Yola goyuluruz hayırlısıyınan.

Kağnıya öküzleri koşan Ömer, üstüste serdiği iki mitil üzerine anasını dikkatlice yatırdı.Bir bohçaya yolluk yufka ile peynir koymuştu. Kapatıp iple sıkıca bağladığı dış kapının gıcırtısını kağnı tekerinin çıkardığı cızırtı takip etti.Şehre yolculuk başlamıştı.

Şehir; yaklaşık 90 yıl önce, Toroslar'ın eteğine ,bir sürgün neticesinde, zorla iskan ettirilen bu çaresiz, bu yoksul köye hayaller kadar uzak, çağırsan sesin duyulmaz, inlesen kimse anlamaz,Kadir-i mutlak Cenab-ı haktan gayrı.

Sene 1948, çok partili döneme geçeli henüz 2 yıl olmuş, DEVLET adı verilen tüzel kişiliği temsil eden, burnundan kıl aldırmaz zevat, muhkem binalarda, rahat koltuklarında ,içtikleri kahve yardımı ile bünyelerindeki uyku mahmurluğunu atmaya çalışırken, bir de bu yerleri mi düşünüp kafa yoracaklardı.

Herkesin kulağı Ankarada idi. Ankara ne derse o oluyordu. 2.Dünya savaşı tüm ülkeleri sarstığı gibi, bu toprakları da etkilemişti doğal olarak. Yok'a yakın geçinme şart ve imkanları daha da daralmıştı. İki yıl önce ilk kez yapılmış olan çok partili seçime dair, şaibe söylentisi , İsmet Paşa korkusu ile alenen konuşulmasa da,fısıltılar halinde, kulaktan kulağa, yerine göre abartılarak anlatılmaya devam ediyordu.

Kuşluk vaktinde ,Bostanlık ve Kevenağıl köylerini arkalarında bırakarak Bel köyünün arazisine ulaşmışlardı. Kağnıyı bir yabani armudun gölgesine çekip, öküzleri çözüp, anasını doğrultmuş, dirseğinin altına yerleştirdiği çul yardımı ile oturur vaziyet aldırmıştı.Bir yandan peynirli yufka dürümlerini yerken, diğer yandan gözlerinin erişebildiği yere kadar,merakla boş boş bakıyorlardı. Sessizliği bozan Ömer oldu.

-Ana dedi. Şu gördüğün evler Persek. Persek köyü. Oraya varınca elini yüzünü yıkarım ferahlarsın.Su şitilini de doldururum.

-Olur oğlum sen nasıl münasip görürsen.

Yola koyuldular.

Ömerde geç kalmanın telaşı ağır basıyor, bir an evvel şehre ulaşmak istiyordu. Allahtan yol yokuş aşağı idi. Bibisi nin kocası Necati emmiden emanet aldığı öküzler ,zorlanmadan çekiyorlardı kağnıyı.

Bir ara, yola çıkarken sağ yanına döndürüp, rahatlattığı anasından inilti gibi bir ses duydu.

- Neyin var ana? sızlanırsın.

- Yok oğlum ne sızlanması.

- Dua mı edersin?

- O da değil, ağıt söylerim ağıt.

- İyi güzel söylen de, ne söylersin anam?

- " Gara çadır ismi dutar,

Martin tüfek pas mı dutar?

Ağlayanım anam bacım,

Elin gızı yas mı dutar?"

Ne güzel yakılmış anam,sen de tam gaydasında söylen, devamı var mı ana? devamı nasıl ki?

- Ne olsun guzum, gara Zala dertlerini, yürek yangınını sayıp dökmüş, en sonunda da;

"Zenginimiz bedel verir,

Esgerimiz fahırdandır" deyi bağlamış işte. Aşiretin derdi de bitmez ağıdı da.

- Hayırlısı be anam.Buna da şükür, aç değilik, açık değilik.

- Şükür ya oğlum şükür, iki cızı toprağımızı sürmeye bir çift öküzümüz yok, öndüç emanet alırsın. Olanda öküz sürüyünen olan mı çok ahıllı biz mi deliyik? bilemem gayri.

"Persek" e girdiklerinde; köyün yaşlıları öğle namazını eda etmiş, camiden çıkıyorlardı.

Münasip bulduğu gölgeye çektiği kağnıdan sırtına aldığı anasıyla, kapısının eşiğinde kirmen eğiren yaşlı kadına yaklaşıp hela yı sordu.

Dönüşünde ev sahibini, bir elinde sahanın dolusu yoğurt,diğer elinde iki adet bazlama ile bekliyor görünce;

- Bibi ne zahmet edersin?

- Tanrı misafirisiniz oğlum. Yiyin, helal olsun.

Boşa geçireceği her dakikayı ziyandan sayıyordu Ömer. Kıvrak hareketlerle sırtladığı anasını kağnıya yerleştirirken, bir yandan da ev sahibine dualar ediyordu, dilinin döndüğünce.

Zaruret olmasa; tek başına gitmeye cesaret edemeyeceği şehre doğru yola koyuldular.Yol üzerinde Gülveren ve Sakaltutan köyleri ile Mengicek hanı vardı. Mümkün olsa hiç birinde de mola vermek istemiyor,şehre gece girmekten oldukça yılıyordu. " İz bilmem, yol bilmem, şehirde kaybolurum " diye düşünüyordu. Gündüz ne ise de; geceyi her aklına getirdiğinde, soğuk terler döküyordu, temmuz güneşinde.

İkindi vakti; Mengicek hanını geçtiklerinde biraz ferahlar gibi oldu.Köydeki yaşlıların ifadesine göre; az bir mesafe kalmış olmalı idi. "Hele bir Reşadiyeye ulaşayım şehir görünür" diyordu.

Ne hikayeler anlatılırdı,bitmek bilmeyen kış geceleri köy odasında, şehre dair, şehirliye dair. Sanki ilk kez gidecek olanların, gözünü korkutmak, onları baskı altına almak için özel olarak uydurulmuş, kurgulanmış sanırdınız bu hikaye ve menkıbeleri.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Ömer çare diyerek, derman umarak gidiyordu şehre. Anasının en azından bir kaç yıl daha yaşamasına vesile olmasını umduğu ilaca, doktora ulaşmak istiyordu.

Yaklaşık bir ay gibi kısa bir süre sonra, aynı yoldan, bu kez ters istikamette, anasının cenazesini , yüreği kavrularak götüreceğini tahmin bile edemeden, aklına gelen tüm olumsuz fikirleri , kafasını inatla iki yana sallayarak, duyulur duyulmaz bir sesle, "Allah gafurdur, rahimdir" diyerek def etmeye çalışıyor, yürüyüşünü daha da hızlandırıyordu.Güçlü ayaklarının tozlu toprağa her temasında çıkardığı pat , pat " sesleri sanki öküzlerin bünyesinde meses tesiri yaratıyordu.

Bir yandan da anasını; tarlada elinde orakla çalışırken,harımda mısır ve hıyar toplarken hayalliyor, bir kağnıda bitkin halde mecalsiz yatan anasına , bir de hayalindeki anasına bakıyor, farkında olmadan , dişlerini sıkarak inatla, hırsla içinden "Her şey düzelecek,ne günlerimiz olacak, hele bir şehre ulaşalım da" diye düşünüyordu.

Öyle ya, köy imamının, bir oturma esnasında köy odasında dediğine göre; şehir medeniyetti, Görgü görenekti aynı anda. Her güzelliği bünyesinde barındıran umuttu.16.01.2018

ZENGİNİMİZ BEDEL VERİR. 02.01.2018 MUSTAFA ACAR