Atatürk evinin güney doğusundaki, surların yaklaşık 10 adım batısında minaresiz olarak inşa edilmiş, tarihi "Cıncıklı Camii" nin batı pencerelerine bakan çay ocağında, arkadaşını bekleyip çayını yudumlarken, (belki de çayın hamlığından olacak) hissettiği mide burkulması ile açlığı düşmüştü aklına. Şansından bitişik çay ocağının önünde, büyükçe bir tepsiye, onlarca simiti itina ile dizmiş, en üste ise bir tutam peçete bırakmış, tepsiyi koyduğu masaya, küçük bir tabureye, “belki de müşteri gözüyle görülüp", çay getirilir diye ürkek, ilişerek oturmakta olan simitçiyi gördü.
Bir liraya aldığı simidi, çay eşliğinde bitirmiş, doymasa bile açlığını yatıştırmıştı. Birden içinden duyduğu sese kulak verdi.
"Yirmi beşe simit, taze gevrek!" diyordu. 10-11 yaşlarında cılız görünümlü, sarı benizli bir çocuk. Yüz vermek istemedi, kovmaya çalıştı zihninden. Olmadı. Başaramadı.
1960 lı senelerin ortalarıydı galiba. Kimi gürbüz kimi derisi kemiğine yapışmış görünümü veren atların çektiği faytonların, toprak yollardan, çıkardıkları yoğunlukta olmasa da, kaldırımlardan havalandırdığı toz kümeleri, okulların tatil olduğu, temmuz güneşinin tesiriyle, delikli naylon ayakkabılar içinde doğal olarak terlemiş olan çorapsız ayaklarla buluştuğunda kire dönüşüyordu. Bu şartlarda önü ince cam ile kaplı, eski kamyon tekerleğinden kesilip, her iki yanına birer çivi marifetiyle tutturulmuş, askılı simit sandığı boynunda ilerlerken, terli ayakların ikide bir kayıp, yere kapaklanarak düşmesi işten bile değildi.
Bu düşmelerde; sandığın cam kısmı kırılmamışsa önemli değildi. Diz kapağının yaralanması ise; vukuattan sayılmazdı. Ham petrol artığından elde edildiğini yıllar sonra öğrendiği asfalt malzemesi, o yıllarda oldukça değerli idi ki; şehrin ancak ana caddelerine döşeniyordu. Bırakın ilçe yollarının kahir ekseriyetinin ham toprak oluşunu, şehrin varoş dedikleri kenar mahallelerine ulaşılan, henüz cadde hüviyetine kavuşamamış sokakları bile, eğer şanslı ise kaldırım döşeli yoksa kepçe ile alel-usul düzeltilmiş toprak idi. Mevcut İlçe merkezi ve köylerinden, geçim sıkıntısı çeken, çoğunluğu topraksız, mesleksiz, yoksul kesimden, kimi " iş bulurum ümidi" ile kimi de iş kaygısı ile birlikte çocuklarını okutabilmek arzusu ile akın, akın geldikleri, sığındıkları bu mahallelere "gecekondu" deniliyordu.
Haksız da sayılmazdı bu ismi verenler. Zira evler gerçekten gece yapılıyordu. Bu tür yapılara "ev" den ziyade " barınak veya sığınak" ismi daha çok yaraşırdı aslında.
Bu semtlerde bulunan tarlalar, tapu sahiplerinin, mevcut alanı basit bir beyaz kâğıt üzerinde, bir kısmını 120 şer, diğer bölümünü 250 şer metrekareler halinde, basit bir cetvel yardımı ile bölmeleri ile bahsi geçen toprak parçası, müşterisinin hem gözünde, hem de gönlünde , "tarla" olmaktan çıkıveriyor, "arsa" oluveriyordu. Aslında haklarını teslim etmek gerek ki; bu çizim esnasında, gecekondu yapılması düşünülen yerler arasında yol olması düşünülen, 4-5 adımlık boşluklar bırakılıyordu. Böyle olunca "Nazım Planı" diye bir sıkıntı da daha doğmadan çözülmüş oluyordu.
Fiyat derseniz; ne rayiç belli, ne de piyasa. Toprak sahibinin keyfine göre veya toprağa yönelik talebin yoğunluğu ile ilgili.
Bu tarz evlerin sayısı ellilere bazen yüzlü sayılara ulaştığında; belediye tarafından, merkezî sayılan bir yere üstünkörü bir çeşme yapılıyor, döşenen borular sayesinde bu yoksul insanlar içme suyuna kavuşmuş oluyorlardı.
Artık şükretmenin, duanın haddi hesabı yok. Vatandaş belediye isimli kurumun, asli ve tali görev ve sorumluluklarından habersiz, resmen bir lütuf gibi görüyor kavuştuğu içme suyunu.
Netice olarak; 1 km'yi aşan eski suyolunun 2O- 3O metreye veya 5O-6O adıma inmesi, en çok semtin çocuklarını sevindiriyordu. Öyle ya mahalle çeşmesinin, uygun bir yerde arz-ı endam etmesi, onlar için oyun sürelerinden çalınan zaman dilimlerinden, tamamı olmasa da bir kısmının iade ediliyor olması demekti... Daha neleri hatırlayacaktı maziden kim bilir, selam verip yanındaki sandalyeye oturuveren arkadaşı olmasa...
Fuat’tı gelen arkadaşının adı Tanışali üç yıla yakın bir süre geçmesine rağmen birbirlerine “bey” ve “hocam” diye hitap etmeleri sürüyordu.
Fuat beyi belediyeden emekli yaşı altmışa yakın giyimine ve rahatlığına düşkün biriydi. Birer çay daha içtiler, her ikiside muhatabından bekliyordu sohbeti başlatmasını.
“ Yahu Fuat Bey dedi” birden
“ Efendim”?
“ Şu simitçi var ya;”
“ Evet”
“ Beni çocukluğuma götürdü, Bırakmıyor”
“ Allah Allah o nasıl iş öyle?”
“ Vallahi bilmiyorum işte, İçimden bir çocuk sesi cılız mı cılız “simit” diyor;” yirmi beşe” diyor “ taze gevrek” diye ole çekmez mi? Nasıl dalıp gitmişim eski günlere.
“ Boş ver be hocam dedi Fuat ve ekledi; hem biliyor musun Psikologlar ın genelde geçmişte yaşayanların kolayca depresyona girdiğini, değilse bile rahatsızlığın kaygısında olduğunu söylüyorlar.
“ Tamam da benimki depresyon vesaire değil ki şu simitçinin evini düşünüyorum elinde olandan varsa çocuklarını, hanımını sosyal güvencesini ve kazanır, ne yer ne içerler diye varsa okuyan çocuğuna baba mesleği sorulduğunda niye utanır yüzü kızarır, cevap verirken parmak kaldırır çocuğun kimdir bu insanları ayrıştıran sınıflandıran? Tanrı hepiniz eşitsiniz diyorken;
“ Hocam bir sen kabullenmesen de bal gibi depresyon zemininde ilerliyorsun. Sor bakalım bu simitçiye senin emekli maaşın geçinmeni sağlıyor mu?” diye bir kez tasalanmış mı? Hiç aklına gelirmi senin mağduriyetin
“ Öyle de, en azından emekli maaşım var benim yetişmese de, ben o zavallıdan benim gibilerini dert etmesini nasıl beklerim garibin derdi başından aşkın zaten böyle bir hakkım olmadığını düşünürüm.
“ Haklısın da çok fazla yükleniyorsun kendine. Sanki tüm olumsuzlukların yoklukların sebebi kaynağı senmişsin gibi.
“ Ancak öyle de”
“ Ancak ı filan yok, hayat askerlik gibi dir kimininki dizde kimininki topukta.
“ Haklısın dedi içinden gelmese de…
Mustafa Cengiz
KAYSERİSPOR, PLAKAYA GÖZ KOYDU
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
AÇIK, ŞEFFAF, MALİYE POLİTİKASI ŞART!
KADİR DAYIOĞLU
NAZMİ TOKER İLKOKULU
AHMET KARAASLAN
ŞIH VE KÖYLÜ KADIN
Mustafa Göçer
AMARAT KÖYÜ FİDAN DİKME FAALİYETİ
Ali Rıza Navruz
ÖKSÜZ UYKULAR BIRAKTIM YATAĞIMA
Mustafa Mete ÖZPINAR
İNSANLIĞI MAHVEDEN İLLET
HASAN ÇİFTÇİ
31 MART OLAYI (13 NİSAN 1909)
Bekir Oğuz Başaran
HACl BAYRAM-l VELİ
Faruk Ergan
HAKSIZLIĞA SESSİZ KALMAK