Yaklaş, yaklaş... Sana çok fena bir istihbarat getirdim.
Şu an, tam bu saniyede senin hakkında gıybetin tam dibine vuruyorlar.
"Yok artık, kim yapacak?" diyorsun değil mi? Kim yapmayacak ki?
Elalem bu; inan bana maaşlı işçi gibi çalışıyorlar senin hayatının üzerinde.
Bak şimdi, sen ufak bir laf duyuyorsun; hop beynindeki o karanlık değirmene bir atıyorsun o cümleyi, sabaha kadar dönder dönder öğütüyorsun.
Ya sen un fabrikası mısın, ne öğütüyorsun günlerce?
Hani Cem Yılmaz'ın o kısa tiplemesi var ya, hani o meşhur olan kısa devre yapan adam;
"Ben aslında tıp istiyordum babamgil vermedi" diye sabaha kadar kendi kendini yiyen...
Aynen ona dönüyorsun sen.
Adam oradan bir laf fırlatmış, gitti gitti; akşam evine gitti dondurmasını yedi, yattı uyudu.
Sen evde tavanla akraba olmuşsun; "Bana niye öyle dedi, niye böyle konuştu?" triplerine giriyorsun. Yazık değil mi o güzelim nöronlarına?
Bak sevgili dostum, sosyolojik bir gerçek var: Bizim insanı susturamazsın.
Dünyanın en zor şeyi boş adamın çenesini kapatmak. Bizim acilen bu "elalem ne der" virüsüne bağışıklık kazanmamız gerekiyor. İşte tam bugün, bu yüzden o prangayı birlikte kırıyoruz.
Şimdi arkana yaslan ve şu üçlemeyi beynine çak:
Ayıkla, Engelle, Gazla!
Nedir bu? Hayata ve insanlara bakış açın; tüm dertlere, tüm sorunlara, arkandan konuşanlara ve senin başarılı olmana sebep sağlayacak tek bir üçleme: Ayıkla, engelle, gazla arkadaşım, gazla!
Bu hayatın direksiyonunda sen varsın, kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Bu hayatı sen yaşıyorsun. Arkandan konuşanlar, uzaktan senin hayatına dahil olmaya çalışanlar...
Bırak gitsin, hayatında olmasın. Senin yapman gereken, düşünmen gereken tek şey var: Ayıkla, engelle, gazla arkadaşım. Ayıkla, engelle, gazla! Hayatının direksiyonunda sen varsın ve bunu unutma.
Şimdi şu elalemin röntgenini birlikte çekelim.
Bir keresinde felsefeyi yanlış görüyoruz.
Bu hayat kimin?
Kimin bu hayat?
Senin değil mi?
Evet, senin. Acısını kim çekiyor?
Sen.
Kirasını, faturasını kim ödüyor?
Yine sen. E o zaman sabah uyandığında o açtığın bembeyaz sayfayı karalama fırsatının ruhsatını o insanlara, başkalarına neden veriyorsun?
Yahu sen kendi hayatının hikayesini yazıyorsun, neden bu hikayede figüranlara başrol veriyorsun?
Bakıyorsun adama; hayatında Barış Özcan kadar derin bir vizyonu yok, olaylara Ruhi Çenet gibi gizemli ve araştırmacı yaklaşamıyor, iki kelimeyi yan yana getirip mantıklı cümle kuramıyor ama senin hayatına gelince maşallah maşallah, ordinaryüs profesör sanki!
Kendisi daha evindeki musluğu tamir edemez, daha telefonundaki tuş kilidine şifre koyamaz; sana gelmiş hayatını nasıl yöneteceksin diye taktikler veriyor. Kalemi elaleme bir teslim ediyorsun; adam geliyor kendi kompleksine, kendi ezikliğine göre senin defterini karalayıp gidiyor.
Bırak abi o kalemi, o ilk önce kendi hayatını falan yazsın. Evde çocuklarının takmadığı, annesinin babasının söz hakkı vermediği o bazı tipler senin hayatını karalamaya geliyorlar. Eğer faturayı sen ödüyorsan kapındaki fedai sen olacaksın. İçeriye sadece senin vize verdiğin karakterler girebilir. Herkese kapıyı açma, birisi kapıda beklesin.
Peki biz niye bu kadar tırsıyoruz bu elalemden? Ben söyleyeyim; içimizdeki o tatlış korkulardan sebep.
Birincisi: Yalnız kalma korkusu. Yani istiyoruz ki herkes bizim için "Ne kadar hoş bir çocuk, ay ne kadar iyi bir insan" desin.
Yahu herkes senin arkandan iyi insan diyorsa sen insan değilsin kardeşim; sen bir kamu kuruluşusun.
Halka açık park mısın sen? Belediye otobüsü müsün, metrobüs müsün? Yani herkesi mutlu edemezsin.
Bugün Oğuzhan Uğur bile Mevzular Açık Mikrofon'da herkesi aynı masaya oturtuyor, 8 saat moderasyon yapıyor ama günün sonunda bile Oğuzhan Uğur da hiç kimseyi memnun edemiyor; yine arkasından bir gıybet dönüyor.
Ama Oğuzhan Uğur mevzuyu çözmüş: Mikrofonu veriyor, gerisine "Yolun açık olsun" diyor.
Peki sen mahalledeki Hayri amca seni onaylasın diye yırtınıyorsun, bayramdan bayrama görüştüğün teyzen seni onaylasın diye kendini parçalıyorsun.
Bunun bedeli nedir biliyor musun?
Karakter erozyonu!
Adamına göre şerbet vere vere orada şahsiyet kalmıyor maalesef; bildiğin seyyar şerbetçiye dönüyorsun.
Bak, edebiyatın şahı Cengiz Aytmatov ne demiş: "Haksız eleştiri gizli bir hayranlıktır." Olay bu kadar basit. Senin yaptığın işi yapamıyor, hasetinden çatlıyor; ne yapsın? Seni aşağı çekecek ki kendi seviyesine gelsin. Adam gizli hayranın be! Seni gizli gizli takip ediyor, profilinde yatıp kalkıyor, sonra dışarı çıkıp "Ya o da bozdu" diyor. Ee, bozacağım tabii; seninle aynı kalacak halim mi var benim? Rengini belli eden adama kibarca ne diyoruz: "Yolun açık olsun kardeş, tırnağın taşa değmesin."
Şimdi gelelim o çok güvendiğimiz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez dediğimiz arkadaş tayfasına... Dışarıda seninle ilgili bir çamur atılıyor, bu sözde dost "Ya Mehmet, dışarıda şöyle bir gıybet döndü ama ben seni bilirim, nedir bu işin aslı?" diye sormuyor; gidiyor o dedikoduya peşin fiyatına taksitle inanıyor, üstüne bir de sana tavır koyuyor. Hadi oradan! O zaten senin dostun olmamış ki, senin açığını bekleyen bir fırsatçıymış.
Yeri gelmişken üçlemeyi tekrar yapalım, neydi? Ayıkla, engelle, gazla! Yolu ver gitsin, yolu açık olsun bu fırsatçıların.
Bu topraklarda dedikodu bitmez kardeşim. Bizim insanımız dedikoduyu bir hobi, bir spor müsabakası gibi görüyor ve o şekilde de yapıyor, hakkını da veriyor. Biri yoldan geçenin lafıyla sana değer biçiyorsa hiç mesai harcama, bırak inansın. Temizlik iyidir. Evdeki eski eşyaları attığın zaman üzülüyor musun? Hayır. Ruhundaki fazlalıkları da o şekilde atacaksın.
Şimdi zihnimize o dijital filtreyi takıyoruz. Birisi modunu mu düşürdü, hemen bu 3 maddelik karakter analizini masaya yatıracaksın:
Bu insan beni ne kadar tanıyor?: Sosyal medyadan görmüş, hayatında iki bardak çayımı içmemiş. E tanımıyorsa yorumu nedir ki? Çöptür; fırlat gitsin, geri dönüşüme bile gitmez, direkt çöpe!
Bu insan eleştirdiği konuda ne kadar usta?: O kişi gelmiş senin kariyerine laf ediyor ama kendisinin hayattaki tek başarısı hayatta kalabilmiş olması. Fikir danışmayacağın insanın eleştirisini niye ciddiye alıyorsun kardeşim? Cahilin yorumuyla neden uykunu kaçırıyorsun? Gelip sorarlar: "Eleştiriye açık mısın? Kendisini geliştirebilen insan sürekli eleştiriye açık olabilmeli" derler. Ben buna katılmıyorum; hayır kardeşim, eleştiriye kapalıyım! Çünkü ben yaptığım işte ustayım. Eğer ki benden 10 kat daha fazla usta olan bir kişi beni eleştirecekse eyvallah, ama her geçen kişi beni eleştiremez. Sen de böyle olmalısın; her insanın sözlerine kulak asma, her kimse seni eleştiremez. Bir insanın eleştiri yapabilmesi için yaptığı işte, eleştirdiği konuda en az 10 kat daha fazla usta olması gerekiyor. Yoksa bu kişi ego kasıyor, başka bir açıklaması yoktur.
Niyet sorgulaması: Bazı insanlar vardır, kusur avcısıdır. Sen gidersin dev bütçeli sinema filmi gibi içerik üretirsin; adam gelir altına "Abi arkadaki perde kırışık çıkmış" yazar. Yahu adamlar Enes Batur'un, Orkun Işıtmak'ın içeriklerindeki o dev prodüksiyonlarda, uçak uçurdukları sahnelere bile kusur bulup linç tayfa kuruyorlar. Bizim seyirci uzaya mekik fırlatsan "Kaptanın bıyığı yamuktu" der. Kusur avcısının gözü kördür; sen ağzınla kuş tutsan "Kuşun tüyleri niye sarı?" diyecekler. Üstüne alınmayı bir defa bırakacaksın; karakteri böyleymiş deyip filtresini eline vereceksin.
Şimdi o büyük yüzleşme: Biz bu insanlara neden bu yetkiyi veriyoruz ki? Çünkü onaylanmak istiyoruz. Kendi kararımızın arkasında dik duramadığımız için mahalle bakkalından teyze oğluna kadar herkese danışıyoruz.
Cem Yılmaz'ın hani o meşhur "Little little into to the middle" esprisi var ya; her şeyden azar azar olsun, ortaya karışık yapalım... Hayatını öyle yaşamaya çalışıyorsun. Herkesten bir fikir alıp ortaya koyuyorsun, sonra ortaya çıkan bu hayat senin hayatın olmuyor.
E sen dik duramazsan sana akıl veren çok olur, o akıllar da seni hayatından eder. "Doğrusuyla yanlışıyla bu hayat benim hayatım" dediğin gün o elalem denen kitle yavaş yavaş sesini kesmeye başlar. Susmayanları zaten sen de duymazsın. Çünkü o dedikoducuların, o toksik tiplerin en büyük besini onları ciddiye alan tiplerdir. Onları ciddiye almayı bıraktığın an besinsiz kalırlar ve açlıktan patlarlar.
Son söz olarak: Ayıkla, engelle, gazla!
Hayatının direksiyonunda sen varsın. Ayıkla, engelle, gazla kardeşim! Hiç kimseye bakma, olumsuzluklara aldanma. Ayıkla insanları, gereksiz insanları hayatından ayıkla ve onları engelle. Dümdüz önüne bak, gazla! Direksiyonda sen varsın, aynen böyle.
Mustafa Cengiz
KAYSERİSPOR'UN LİG YARIŞINDA DAHA DUYARLI OLMASI ŞART!...
Mehmet Arpa
Seni Sessizce Siliyorlar! (Fark Etmiyorsun)
Mustafa Göçer
ERCİYES DAĞINDAKİ TARİH AYAĞA KALDIRILMALIDIR
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
TERMOMETREYİ KIRARAK ATEŞİ DÜŞÜREMEZSİNİZ!
Ali Rıza Navruz
GAM DEFTERİ
KADİR DAYIOĞLU
BERCESTE
Ahmet Sıvacı
KARA LEKE 12 EYLÜL UNUTULMAYACAK
AHMET KARAASLAN
KANADI KIRIK KUŞ…
Ali İhsan Öztürk
SON YAŞANANLAR BİR GERÇEĞİ AÇlKÇA GÖSTERMİŞTİR
Mustafa Acar
DEVLET KAPISI