Geçenlerde bir dostum dert yanıyordu: "Herkes için koşturuyorum, herkese yetişmeye çalışıyorum ama günün sonunda yine yaranan ben olmuyorum."
Bu cümle aslında modern zaman insanının, özellikle de bizim gibi duygusal bağların yoğun olduğu toplumlarda yaşayanların ortak sancısı.
Bakınız, bu satırları okuyan siz; eğer hala herkese yetişmeye, herkesi iyileştirmeye ve her an her yerde iyi gelmeye çalışıyorsanız, bu yazı belki de size küçük bir sarsıntı yaşatacak.
Çünkü bugün çok temel bir meseleyi masaya yatırıyoruz: Sınır koymak neden bu kadar zor?
Neden hep "veren taraf" biziz ve neden "önce ben" dediğimiz an egoist ilan ediliyoruz?
Mesele bir kişisel gelişim klişesi değil; mesele tamamen öz değer, psikoloji ve sosyoloji meselesi.
Gelin dürüst olalım; bizim toplumumuzda "iyi insan" tanımı biraz sorunludur.
Bizde iyi insan; ses çıkarmayan, her şeye katlanan, alttan alan ve sürekli fedakarlık yapandır.
Büyüklerimiz "Önce can, sonra canan" demişler demesine ama biz ne yaptık? Hep "canan" dedik. Sonuç mu? Tükendik.
Bir insan sürekli veriyorsa burada iki ihtimal vardır: Ya gerçekten bilinçli bir fedakardır ya da bir "onay bağımlısıdır".
Çoğu zaman mesele sevgi de değildir; onay ihtiyacıdır. "Sev beni, takdir et beni, beni bırakma" sessiz çığlıklarıdır bunlar.
Ve maalesef farkında olmadan kendimizden çalarız.
Peki, neden sınır koyamıyoruz?
Çünkü sınır koymak çatışma çıkarır ve biz çocukluğumuzdan beri çatışmadan korkmaya programlandık.
"Hayır" demek ayıp, "müsait değilim" demek suç, "yapamam" demek ise bencillik gibi kodlandı zihnimize.
Oysa çok net bir gerçek var: Sınır koyamayan insan zamanla değersizleşir.
İnsan psikolojisi garip çalışır; kolay ulaşılana değer vermez.
Eğer siz hep oradaysanız, hep müsaitseniz ve hep çözüm üretiyorsanız, bir süre sonra bu sizin göreviniz zannedilir.
Mecbur görülen insanın ise maalesef kıymeti olmaz.
Hiç kendi kendinize şu cümleyi kurdunuz mu: "Bir ömrü size yaranmak için tükettim." Eğer hayatınızda bir kere bile bunu hissettiyseniz, durup bir düşünmenin vakti gelmiş demektir.
Çünkü siz verdikçe karşı taraf daha çok isteyecektir. Bu karşı tarafın kötü olmasından değil, insan doğasının doyumsuzluğundan kaynaklanır.
Siz kendinizi bir "kaynak" olarak sunduğunuzda (duygusal, maddi ya da zamansal), o kaynak tükenene kadar kullanılır.
Acı ama gerçek: Siz "canımı veririm" dersiniz, onlar "başka canın yok mu?" diye sorarlar.
Hayat bir denge işidir. Sürekli veren taraf olmak güçlülük değil, o dengeyi kendi ellerinizle bozmaktır.
Ve işin en ironik kısmı şudur: Bir gün yorulup "Ben de insanım, ben de yaşamak istiyorum" dediğinizde, hemen "egoist" damgasını yersiniz.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü sistemlerini bozdunuz.
Onların işine gelen o fedakar haliniz artık yoktur.
Ama şunu unutmayın: Kendini korumak ego değil, kendini feda etmek ise bir erdem hiç değildir.
Gerçek güçlü insan, bağıran ya da herkesi sırtında taşıyan değil; "Buna enerjim yok, bunu yapmak istemiyorum, bu bana iyi gelmiyor" diyebilen insandır. Bu cümleleri kurabilmek büyük bir öz değer ve psikolojik sağlamlık ister. Eğer siz kendinizi tanımaz ve sınırlarınızı çizmezseniz, herkes sizi kendi ihtiyacına göre tanımlar.
Yıllar geçer, kimseyi tam anlamıyla doyuramazsınız ama bu süreçte kendinizi kaybedersiniz. En tehlikelisi de budur: Hem yaranamazsınız hem de kendinizi sevemez hale gelirsiniz.
Artık düsturumuz şu olmalı: Önce can. "Canan" eğer gerçekten canansa, zaten sizin yanınızda, sizinle birlikte yürür. Yolunuzun üstünde duranlarla değil, yanınızda yürüyenlerle devam etme vaktidir. Unutmayın; siz kendinizi değersizleştirirseniz, dünya size değer vermez.
Şimdi kendinize şu iki soruyu sorun:
Hayatınızda en çok kime gereğinden fazla değer verdiniz? Sınır koymaya bugün başlasanız, ilk neyi değiştirirdiniz?Bu soruların cevapları, yeniden kendiniz olmanızın anahtarı olabilir. Çünkü bir kişinin daha kendini tüketmesine gerek yok.