1976 SENATÖR SEÇİMİNDE SANDIK BAŞKANLIĞIMDAN İLGİNÇ BİR ANIM
Hizan merkez ilkokulu öğretmeni iken 1977 yılında 10 Kasım Atatürk’ü Anma proğramında sunuculuk yapmıştım. O proğramda yaptığım sunuculukta ilçenin ülkü amirlerinin tümü vardı. Hepsi de aşırı solcu ve kürtçülüğü destekleyen kişilerdi. Allah rahmet eylesin kaymakam Gaziantep Nizip’ten Ülkücü biririydi. Kendileriyle çok samimi, evlerimize gidip gelirdik. Üstelik evlenmemde bana dünürcü olarak gitmişti. Ne yazık ki o günlerde bir göreve nedeniyle il dışında bulunuyordu. Vekaleti de askerlik şubesi başkanı yüzbaşıya vermişti.
Daire amirlerinden Refah partili ilçe müftüsü Hüsamettin Oto, AP li Belediye Başkanı Adil Özdemir, diğer tümü de aşırı sol görüşlütdüler. İlçenin bir savcısı, iki hakimi vardı. Sena isimli hakim öyle aşırıydı ki herkesin önünde lider olarak görünüyordu. Uzun saçları omuzlarına kadar inmiş, yüzünde zerre nur yoktu.
Öğretmenler kurulunda görev bana verilmiş, anma gününden önce okul müdüresi beni çağırıp görevi Yerli ve sol görüşlü Hizanlı Çetin yıldı’ın yapacağını söyledi. İtiraz edip kurul kararını hatırlatınca: “O zaman sadece öğrencilerin isimlerini ve okuyacakları şiirleri ananos ececesin” dedi. Onu şüphelendirmemek için evet dedim.
Proğramda yazılı bir metin kullanmadan çok iyi hazırlanmış, Ataütrk’ün Türklük, milliyetçilik ile ilgili vecizelerini ezberlemiştim.
Proğrama ortaokul öğrencileri de getirilince önce saygı duruşu ve İstiklal Marşımız ile başlayıp devam ettim. Atatürk’ün vecileerini söyleyip sonunda bastırara Mustafa Kemal Atatürk dedikçe, ön sırada oturanilçe hakimi Sena dudaklarını ısırıp bana kinlice bakıyor, derin derin soluyordu. YavuzBülent Bakiler’in :
...
Uzun saçlı oğlanlar,
Evlenmemiş dul kızlar,
İlme kurşun sıkanlar,
Hürriyeti boğanlar
Atarkçü oldular, M. Kemal Atatürkçü oldular...
Şiirini okuduğumda Belediye başkanı Adil Özdemir:
— Sena, bak bunu sana söylüyor “Uzun saçlı oğlanlar” diyor deyince hakim öfkesinden yerinde duramıyordu.
Program bitince hakimin sesi salonda çınladı:
— Bu köpeği saahneye kim çıkardı?..
Program sonu okul müdüresi beni çağırdı.
—Hakim bey programı istiyor.
—Sen de gördün kü elimde yazılı bir metin yoktu, her şey sözlü olarak sunuldu, kendisi de dinledi istediğini oradan bulabilir.
Eşimin dayısı ilçe Tekel müdürü aynı zamanda koyu bir CHP liydi. Üstelik ilçedeki tüm daire amirleri Bitlisli onlarında lideriydi, Tekel ürünlerine zam geldiğinde onlara zamsız içki ve sigar gibi ürünleri zamsız verirdi. Bu yüzden hakim hakkımda bir soruşturma açtıramadı. Ama bu proğram tüm ilde duyulup gıyabımda herkes beni tanımıştı.
DEVAM EDECEK
1977 yılında 5 Haziran 1977 yılı senatör seçimleri vardı. Ben Hizan İlçesi Uçum Nahiyesinin bir mezrası olan Çemihoroz’a sandık başkanı olarak görevlendirilmiştim.
Teşkilattan gelen habere göre AP senatör adayı Kamuran İnan’ın karşısına bağımsız olarak adaylığını koyan Orhan Kürümoğlu, kazanması halinde partiye geçeceğinden oyları bağımsız adaya verilecekmiş. Ben daha görev yerine gitmeden on veya on beş oy alabilmenin hesaplarını yapmaya başlamıştım.
Yerli halktan Naif Günaşan ismindeki arkadaşım Hizan Belediyesi’nde evlendirme memuruydu. Bu arkadaş da görevli olduğu mezranın muhtarlığında sandık başkanıydı. Naif Günaşan, benim görevli olduğu köydeki herkesi çok iyi tanıyordu. Görev yerini ona söylediğimde “Sandık kurulu üyesi Mehmet isimli şahıs ile sen değişik partiye oy verirsiniz. Geriye kalanı silme İhsan Ağa’nın partisine oy kullanırlar. Bu köy, Abidin İnan Gaydalı’ya bağlı, İhsan Ağa ne derse o olur. O köyü çok iyi bilirim, orada sandık kurulup seçim bile yapılmaz. İhsan Ağa ile akşamdan seçmen sayısı kadar oyları mühürlersiniz, tutanakları düzenleyip işi bitirirsiniz. Vallahi senin işin çok kolaydır…” dedi.
İlçe Seçim Kurulu aracıyla, cuma günü öğleye doğru o bölgenin sandık bizleri köyün alt tarafına kadar götürüp bıraktılar. Pazar günü de on sekiz sularında aynı yerden alacaklarını söylediler.
Ben ve Naif Günaşan köyde muhtarın evine misafir olduk, Naif, Kürtçe bildiği için işleri çok kolaydı. Sandık başkanlarına odun ateşinin üzerinde kaynatılmış çay verdiler. Yanında kaymak ile bal vardı, çaya odunun isi iyice sinmişti, bu kokudan dolayı ben içmekte güçlük çekiyordum. Diğerleri bu hale alışmışlardı ki, bardaklar boşalıp boşalıp doluyordu.
Kahvaltıdan sonra cuma namazına hazırlık için acele ediyorum, Naif, “daha namaz kılınmaz, acele etme”, diyordu. Meğerse İmamî Şafi mezhebine göre cemaat kırk kişi olmazsa cuma namazı kılınamazmış.
Sandık başkanları misafir olduğu için cemaatten saymıyorlar. Orada altı ay kadar oturan köylülerden kırk kişiyi toplamak için yaklaşık on beş kere cemaati sayarak kimin gelmediğini öğrendiler. Zaman geçiyor, otuz sekiz kişi bir türlü kırk olmuyordu. Tarlaya adam göndererek iki kişiyi alıp getirdiklerinde cemaat tamamlandı.
İkindiden biraz önce cuma namazını kılındı. O gece Naif’in görevli olduğu köyde yattıktan. Sonra sabah kahvaltısından yapınca yanıma birisini vererek onu mezraya gönderdiler.
Akşam İhsan Ağa’nın evine misafir oldum. İhsan Ağa ile otururken, içeriye iri yarı biri gelip Kürtçe bir şeyler söyledi. Bu kişi, İhsan Ağa’nın oğluymuş, anladığım kadarıyla benden şüpheleniyorlardı.
Oğlan Ahlat’taki kendilerine bağlı olan köyde olanları babasına anlatmış. “Abidin İnan Gaydalı’ya bağlı olan Ahlat’ın bir köyünde solcu sandık başkanı, oy pusulalarının üzerine işaretler koymuş. Oy sayımında bunlar işaretli kabul ederek iptal edilecekmiş. Böylece Kamuran İnan’a çıkması gereken oy sayısının azalması, rakip adayın işine yarayacakmış.”
İhsan Ağa, bana bunları söyleyince sağ görüşlü olduğumu söyledim.
Sonra birlikte oy pusulalarını birlikte kontrol ettik. Sağ görüşlü olduğumu, benden zarar gelmeyeceğini anladılar. İhsan Ağa bundan cesaret alıp, akşamdan seçimi yapmak istedi. İlçedeki savcı ve hâkimlerin yapısını kendiler de biliyorlardı. Bunu hatırlatarak, mutlaka sandık kurulması gerektiğini belirttim. Savcı ve hâkimin Pazar günü buraya gelme ihtimalinin olduğunu hatırlattım. Bütün oylarının iptal edileceği gibi, hem ağaya hem de bana gelebilecek cezayı belirtince İhsan Ağa, korkmaya başladı.
Sabah sandık kurulunu oluşturduk, köylüler oy vermeye başladılar. İhsan Ağa, elinde yirmi beş kadar nüfus cüzdanı ile yanıma geldi. “Başkan, bunlar aşağı mahallede ırmak kenarında oturan çingenelerindir. Bu mevsimde onlar köyde durmazlar, buradan ayrılırken onların yerine oylarını kullanmam için cüzdanlarını bana verdiler. Şimdi ben onlardan aldığım vekâlet ile oylarını kullanmak istiyorum…” dedi.
Yıllardır aynı şeyleri yaptıklarından onlara göre hiçbir sakıncası yoktu. Ben, bunun mümkün olmadığını, yasaya uygun olmadığını, her hangi bir şikâyet edilmesi hâlinde, köyün tüm oyunun iptal edilip, kendisinin ve sandık kurulunun da ceza alacağını söyleyince, İhsan Ağa, sessizce oradan uzaklaşarak kayboldu.
İhsan Ağa’nın ayrılışından on beş dakika kadar sonra on, on iki yaşlarında bir kız çocuğu oy kullanmaya geldi. Nüfus cüzdanını inceleyince çok şaşırdmı. Bu kız, 1325 doğumlu, adı da Hasan!..
Kurul üyelerine sordum:
— Arkadaşlar! Bu şahıs, 1325 doğumlu ve kendisi kadın; ismi Hasan’dır! Böyle bir şey nasıl olur?..
Sandık kurulundaki bütün üyeler, en kutsal şeyler üzerine yemin ederek nüfus cüzdanının kıza ait olduğunu söylediler. Sandık kurulundaki ilk görevim olduğundan tutanak tutmak da aklıma gelmemişti.
Oy kullananlar Türkçe bilmiyorlar, onlara sorsam cevap alamayacağımı biliyor, sandık kurulu üyeleri ile aramızda şöyle bir konuşma geçti:
— Arkadaşlar! Bu bayandır, adı Hasan’dır?..
— He vala doğridir başkan. Onin adin Hasan’di…
— Bu yaşta birisi 1325 doğumlu olamaz! Bu kız, olsa olsa 1965 doğumlu olmalıdır.
— Başkan, he vala cüzdan onindir. Onin amcan öldü, nüfus cüzdanin kaldi one...
Üyeler aralarında kürtçe konuşuyorlar, ben anlamıyordum. Hasan’ın kimliğini alıp, oy kullanmasına engel oldum.
Az sonra çara bürünmüş olarak aynı yaşlarda başka bir kız geldi. Bunun adı da Osman! Bu kız da 1320 doğumludur. Benim aklım, mantığım durdu.
Yine aynı soruları sordum cevaplar da aynıydı. Bu kızın böyle bir nüfus cüzdanına nasıl sahip olduğunun hikâyesini de şöyle söylediler:
— Onin baban öldi, nüfus cüzdanin kaldi one...
Bütün sandık kurulu üyeleri, söylediklerinin doğru olduğuna dair en kutsal şeyler üzerine yine yeminler ettiler. Ben bir oyun oynandığını seziyor, ne olduğunu anlayamıyordum. Ona da oy kullandırmadım.
Köyde çok hasta ve yaşlı bir kadın varmış. İhsan Ağa, onun yerine kendisinin oy kullanmak istediğini söyledi. Hasta kadını da getirttim, oyunu kendisine kullandırdım.
Yine çok yaşlı ve gözleri görmeyen bir bayan getirildi. Bu bayanın oyunu kime vereceğini çok iyi bildiğini, ancak gözü görmediğinden oy kullanmada yanlışlık yapmaması için benden yardımcı olmamı istediler.
Bayan ile oy verme bölümüne girdik. Bayan, Güven Partisi’nin koç olan amblemini gösterip bana:
— Ev hesp e? (Bu at değil mi?) dedi.
Ben de: E hasp “at dedim”
Koç resmini, at olarak görmüştü, mührü koça basarak pusulayı bana verdi. Onu zarfa koyarak ağzını kapattım. Bayan önde dışarı çıkarken oradakilere kürtçe olarak bir şeyler söylüyor, herkes bana bir garip bakıyordu.
Sandığın kapanmasına yarım saat vardı, kullanılmayan yirmi dokuz oy kalmıştı. Anlaşılan kalan bu oylar, çingenelerin oyuydu. İhsan Ağa’yı çağırdı ve onunla bir pazarlığa başladım:
— Bak ağa, yirmi dokuz oy vardır. On oy bana, on dokuz oy sana...
İhsan Ağa yalvarmaya başladı:
— Hocam, gurbanin olem. Bütün oyları bize ver, sen bizden ne istiyecahsan iste sana verelim!
Ben Orhan, Kürümoğlu’na kendi oyundan başka oy çıkarmalıydmı. Ağa da yalvarmasını sürdürüyordu:
— Sen hangi partiye verecahsan?
— Ağam, o iş seni ilgilendirmez! On dokuz oyunu al, gerisine karışma...
Ağa düşünmek için müsaade istedi, oğluyla uzun uzun konuştular, sandığın kapanmasına beş dakika kala gelip:
— Başkan valla bu köyden başka bir partiye oy çıktığını duyarsa Abidin Ağam bizi öldürür!.. Başka bir partiye oy çıkmasında kullanılmadan kalsın...
Son olarak kurul üyeleri oy kullanıyordsuk. Naif, “sandık kurulu üyesi Mehmet CHP’ye oy verir” demişti. Oy verirken onu izledim, oyunu kullanıp sandığa atarken titriyordu. En üste kalan oyu sayımda belli olmasın diye sandığı açmadan iyiice sallayıp oyları karıştırınca adamın yüz ifadesi değişti.
Sayım, sonuçları Naif’in seçimden önce bana söylediği gibiydi. Bir oy bağımsız adaya, birer oy da değişik iki partiye çıktı.
Aradan on gün kadar bir süre geçmişti, bir kamyon üzerinde Hizan’dan Tatvan’a gidiyordum. Bir genç, yanıma gelip selâm verdi. Adam, beni tanıyordu, oysa ben onu tanıyamıyordum.
Ona nereli olduğunu sordum:
— Sen nerelisin?
— Ahlat’lıyım.
— Beni nereden tanıyorsun?
— Sen Çemihoroz’da sandık başkanı değildin? (değil miydin?)
— Evet, sen nereden biliyorsun?
— Seçim günü o köye ceviz almaya gelmiştim. Sen İhsan Ağa’ya, çingenelerin oylarını kullandırmadın ya… Ağa da elindeki nüfus cüzdanlarını bizlere gelişi güzel dağıttı. Her birimiz, bir kere oy kullandıktan sonra elbiselerimizi değiştirip yeniden oy kullandık. Senin oy kullandırmadığın iki kıza da erkek nüfus cüzdanları denk gelmişti. Oyunu kullanmaya yardım ettiğin yaşlı kadın vardı ya; sana koçu gösterip” bu at değil mi?” demiş, at yerine mühürü koça basmış. Oy kullanmaktan çıktığında “valla ben yanlış yere mühür bastım. Ata basacaktım, sandık başkanına bu at mı diye sordum o da bana evet deyince koça mühür vurdum” dedi. İşte o zaman herkes sana bakıyordu.
Allah ve Kur’ân, namus, nikahları üzerine yemin edenler sandık kurulu üyeleri yalan söylemişlerdi!.. Cahil ve eğitimsiz olarak görülen köylüler siyasette sandık başkanına oyun oynamışlardı. Politikanın yalan, aldatma, hile ile yapıldığını kimlerden öğrenmişlerdi?..
1982 YILI BİTLİS ARIDAĞ KÖYÜ ANILARIMDAN
Köye üç öğretmen olarak atanmıştık, eşim ve ben üç yılı bitirmiş dördüncü yıla başlamıştık. Bitlisli şahin Öztorun isimli öğrtemen ise henüz stajyerdi. Doğuanadolun’nun genelinde yerli olanlar resmi dairelerde hep öncelikli olurdu. Göreve bvaşlamak için ilköğretim müdürlüğüne birlikte gitmiştik. İlköğretim müdürü aynı ilde Nazif Özçınar görev yapıyordu. Bizlere kaçar yıllık öğretmen olduğumuzu sorduktan sonra “şimdilik okul müdürü Şahin hoca olsun da sonrasına bakarız” dedi.
Zaten okul müdürü olmak gibi bir isteğim yoktu, çünkü Bitlis’te hedef haline gelmiştim.
Okul müdürü Şahin, yarıyıl tatili olduğu Cuma günü sabah erkenden karneleri imzalamak istedi. Muhammed de onun erken gitmesine engel olmak için “daha hazırlamadım, öğleye doğru hazırlarım” dedi.
Şahin, öğleyekadar beklemeden geçip Bitlis’e gitmiş ve Millî Eğim müdürlüğüne Muhammed “karneleri imzalatmaya vermedi” diye şikâyet etmişti. Millî Eğitim müdür vekili Erdem Şavlı konudan Muhammed’i haberdar ederek “Olayı soruşturmak için hangi müfettişi göndereyim?” diye sordu. Bütün müfettişler sol görüşlüydüler. İçlerinde Adilcevazlı olduğunu öğrendiği Nurettin Bayındır, biraz ılımlı olabilirdi. Sürgün edildiğinde Millî Eğitim Müdürü Mesut Bayram’a küfür ettiğinde ona dönüp bakan işte bu şahıstı.
Tatilin bitiminde ilk gün soruşturmaya gelmiş, köyün girişindeki okulun bölümünde kalan kendi görüşünde olan öğretmenlerin evinde beni bekliyordu.
Tabancasını beline takarak aşağı okula gittiğinde Şahin, Ahmet, Ömer öğretmenler müfettiş ile konuşurlarken içeriye girdi. Muhammed’in içeriye girmesiyle konuşma kesildi.
Muhammed, savunma yazısındaki iddiaları cevaplayıp, imzalayarak müfettişe verdi. Bunun sonunda ona ceza geleceği kesindi. Çünkü iki öğretmenin de Şahin lehine ifade vereceği kesindi.
Muhammed de artık girişim yaparak Şahin’in elinden müdürlüğü almalıydım. Bitlis’e giderek Vali Ertan Yaramanoğlu’nun makamına çıktı. Şahin’in eğitim-öğretimi aksattığını, Bitlis’e cuma sabahları geldiğini, pazartesi akşamları da köye geldiğini anlattı. Stajyer olmasına rağmen müdürlüğün ona verildiğini şikâyet ederek müdürlüğün kenisine verilmesini istedi.
Şubat ayı içinde Şahin Öztorun’un tayini başka bir yere yapılarak müdürlük Muhammed’e verildi.
Şahin görevden ayrılırken ağlayarak Muhammed’e diğer öğretmenlerin yanında şöyle söylüyordu:
—Burada iki arkadaşımız vardır, hele onlarburadan gitsin de bak sana neler yapılacaktır…
Aralık ayının ilk günleri, dışarıda hafiften kar yağışı başlamıştı. Muhammed, sabah namazından sonra pencerenin önündeki sedire oturmuş Kur’ân-ı Kerim okuyordu. Pencerenin camına biri vurdu. Muhtar Muhyettin ağabeyi Şirin, onu dışarıya çağırıyordu:
— Hoca gel okulu aç, yüzbaşı seni çağırıyor, çabuk ol…
Muhammed bir anlam veremedi ama yüzbaşı sözünü duyunca okumayı keserek acelece giyinip anahtarı alıp okulun önüne geldiğinde çok sayıda askerin, yüzbaşının, Bölükyazı Jandarma Karakol komutanı, muhtar ve Şeyh Mahmut Okulevi ile çok sayıda köylülerin kapıda beklemekte olduklarını gördü.
Yüzbaşı onu görünce yüksek sesle şöyle söyledi:
— Haydi hoca! Çabuk kapıyı aç, üşüdük. Yoksa seni de götürürüm.
Bu hem şaka, hem de tehditle karışık bir şeydi.
Kapıyı açarak sınıfın birine komutanlar, muhtar, şeyh, diğer sınıfa da askerleri yerleştiler.
Muhammed köyün gençlerini bir yandan sobaları yakmaları, öte yandan da askere kahvaltı hazırlığı için görevlendirdi. Bu arada askerin sabah namazından önce köye geldiği ve bütün evleri arama yaptıklarını öğrenerek yüzbaşının bulunduğu sınıfa girdi.
Sıraya oturduğunda yüzbaşı ona dönerek:
— Hoca! Burada daha önce görev yapmış bir öğretmeni arıyoruz. Bu köyde saklandığı ihbarını aldık. Onun hakkında neler biliyorsun? Kimin evinde nerede olabilir?
Aranan bölücü öğretmen Celal Bağoğlu’nun, bu köyde saklanmasının imkânı yoktu. Sınıfta bulunan herkesin Muhammed hoca’nın neler söyleyeceği çok merak ettikleri yüzlerinden belliydi. Hepsi de pür dikkat onun ağzından çıkacak söze odaklanmış bekliyorlardı.
Muhammed:
— Yüzbaşım, bu köyde aradığınız şahsın barınması mümkün değildir. Köyde hiçbir kişi aradığınız şahsın kendisini de fikrini de sevmezler. Bu köyde herkes vatanına, milletine, bayrağına son derece yürekten bağlı kimselerdir…
Az önce neler söyleyeceğini çok merak eden köylülerin yüz ifadelerinden şimdi bir rahatlama seziliyordu.
Yüzbaşı, bir yandan onu dinlerken öte yandan da gözlerini tavana dikmiş bakıyordu.
Kâğıtların yeni oluşu yüzbaşının dikkatini çekmiş, çatıda birilerinin olması şüphesini düşündürmüştü. Kâğıtların neden yeni olduğunu sordu.
Muhammed:
Yüzbaşım, bu okul bin dokuz yüz elli yılında yapılmış tavan tahtalarının araları açılmıştı. Lojmana taşındığımda bu aralara gazete sererek üstüne de ısı kaybını önlemek için odun talaşı döktüm. İsterseniz birlikte yukarıya çıkıp bakalım, lojmandan merdiven ile çıkılacak yerimiz vardır.
Yüzbaşı ona inanmıştı. Bu arada tandır ekmeği, otlu peynir, bal, zeytinle sıcak çaylar gelmeye başladı.
Kahvaltının ardından askerin dönüş hazırlığı başlamıştı. Kapıya çıktıklarında, yüzbaşı hitaben şöyle seslendi:
— Bakın! Eğer bu köyde öğretmenin tekerinin önüne biri taş koyacak olursa bu köyü yakarım! Hoca, bir şikâyetin olursa hemen yanıma gel…
Köylülerden gelmesi ihtimal dahilindeki sorunları, Muhammed bu söz şimdiden kökünden çözmüştü.
Ağustos ayı içinde mahkeme kararı Muhammed’in düşündüğü yönden bozuldu. Nüfus kayıtlarında Sema’nın annesi Kadriye’dir. Mahkeme karanına itira için Muhammed, avukatına temyiz dilekçesini zorla yazdırmıştı. Avukat, “temyizde de sonuç değişmez” derken kayınvalidenin teyzesi oğlu başkatipten telkin aldığını belli etmişti. Burada avukatların bir özeti ortaya çıkıyor; her şartta müvekkilinin haklarını savunmuyorlar, kendi çıkarları olunca savundukları kişi aleyhine de kararlara etki ediyorlardı. Bu davadan otuz bin lirayı hak etmemişti.
Ömer Zülfikaroğlu ve Ahmet Erdem isimli öğretmenlerin tayinleri çıkmıştı. Bunların yerine Seval Yıldız, Fatma Taş, Güzay Ulu, Münevver Çevik isimlerinde Mersin’den dört tane bayan atanmıştı.