Neredeyse bir buçuk asır boyunca zalim, hain, Türk ve insanlık moskof işgali altında kalmış; Milli, manevi ve kültürel değerleri özellikle yozlaştırılmış, yıllar boyu asimile edilmiş talihsiz Azerbaycan’ın çilekeş lideri Prof. Dr. Ebufeyz Elçibey’in hayat hikâyesine ilişkin röportajı nakletmeye devam ediyorum. Zira bunlar, (bu belge ve bilgiler)Türk ve İslâm alemine ibret olacak niteliktedir. Türk milletinin “Milli tarih ve milli hafızasının” temel ve nadir bilgilerindendir. Küresel emperyalizm ve vahşi kapitalizmin özellikle Türk ve İslâm âlemini hedef aldığı günümüzde tekrar tekrar okunması ve “mukavim bir şuur, bilinç oluşturulması” için şarttır.
KAN AĞLAYAN TÜRK DÜNYASI
“Gence`de hava komando tugayı vardı ki, bir günde Azerbaycan`ı işgal edebilirdi. Kolay olmadı. Hadi şimdi çıkartın Rus askerini bir yerden de görelim. Çıkmıyorlar. Ne Gürcistan` dan ne Tacikistan`dan. Bunun sistemi var. Rus ordusu karışık milletlerden oluşmuştu. Ordunun yüzde 60`ı Rus`tu, Bunların içinde birbiri ile geçinemeyen Ukraynalılar da vardı. Nahcivan`da sınırı koruyan Rus askerinin asıl görevi Türkiye`de casusluk yapmaktı. Operasyonlar yapıyor, sinsice girdikleri Anadolu`da türlü türlü işler görüyorlardı. Rus askerini göndermekle Türkiye`yi de kurtardık.
Gence isyanını bastırmak yerine neden Keleki`ye, köyünüze gittiniz;
Türkiye neden sizi desteklemedi?
İsyancı Albay Suret Hüseynov Bakü`ye yürüdüğünde kardeş kanı dökülmesini istemediğim için Keleki`ye gittim. Hüseynov, Karabağ`da savaşıyordu, başarılar kazanmıştı, askeri çevrelerin telkiniyle ona kahramanlık ünvanı verdim. Keleki`den iki gün önce Ankara`da ağırlandığım yalandır; bir ay sonra Türkiye`den maslahat almaya gittiğim de doğru değil. Bir halk, mücadelesini kendi yapmalıdır. Türkiye`nin başını niye buraya sokalım ki? Türkiye, diplomatik açıdan bizi desteklesin sağol deriz. Yeterli destek oldu, olmadı tartışması abestir; yeterli ifadesinin sınırı yoktur.Kanla verilen toprak ancak kanla alınabilir. AGİT, yıllardır diplomatik oyunlarla bizi oyalıyor. Kadim toprağımız Karabağ`ın masada satılmasına göz yummayız. Bunun için 239 teşkilatı birleştirerek Milli Mukavamet Hareketi`ni kurduk. Bunun amacı halkımızı psikolojik olarak muhtemel bir savaşa hazırlamaktır, siyasi bir maksadı yoktur.
Kafkasya`da ikinci Ermeni devleti kurulmaya çalışılıyor. Ermenistan zaten Rusya`nın oyuncağı, maşası. Dünyada bir milletin yan yana iki devlet kurduğu görülmemiştir. Bu oyun tutmayacak.
Ermenilere, Karabağ`da ancak kültürel özerklik verilebilir.
Son dönemlerde İran`daki Azeri Türkleri için çalışmalarınızı hızlandırdınız?
İran, 21. yüzyılda nasıl bir değişim geçirecek?
Dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan 40 milyon Azeri Türkü`nün hiçbir yerde kaydı yok. Ne BM`de ne de İKÖ`de. Ortada bir vurdumduymazlık var, bunu ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Türk folklor ve kültürünü korumak benim görevimdir. Asimilasyon politikalarına rağmen İran`daki Türkler, Türklük şuurunu yitirmedi. Tahran rejiminin dışladığı çoğu entelektüel 4 milyon Türk, değişik ülkelere dağıldı. İran`da bir grup kültürel özerklikten yana. Bir kısmı ise bağımsızlık istiyor. Güney Azerbaycan hareketi geçtiğimiz yüzyılda üç defa kanlı biçimde bastırıldı. İran`da da bir çeşit KGB rejimi var. Rus sistemi nasıl çöktüyse insan fıtratı ile uyuşmayan bu baskı rejimi de son bulacaktır. ABD de İran`daki rejimi yıkmak değil yumuşatmak, liberalleştirmek istiyor. İranlılar da artık demokratik (!) dünyanın dışında kalamayacaklarını anlamaya başladılar. Sovyetler Birliği dağılacak dediğimde bana deli gözüyle bakıyorlardı. Şimdi de İran`daki sistem liberalleşecek, Azeri Türkleri demokratik haklarını elde edecekler diyorum. (5/08/2000)
Böylece Türk ve İslâm dünyasının günümüz tarihine damgasını vuran üç büyük ‘efsane’ liderini inceledik. Mümkün olduğu kadar hayat bilgileri, mücadele esaslarının ilke, norm ve kriterleri ile verdikleri mücadelenin usul, esas, dayanak, hedef ve stratejilerini apaçık ortaya koyduk. Bu bilgileri bütün Türk aleminin en büyük önderi, Kemalizm’in fikir ve eylem babası Mustafa Kemâl ATATÜRK’ ün söylev, emanet, vasiyet ve demeçleri ile bütünleştirdik. Fikir plânında örnekler yerli yerine oturdu.Güncel mücadelenin hedef, amaç, ilke, usul, esas, metot, önem, anlam ve stratejileri bütün unsurlarıyla ortaya kondu.
Şimdi, konunun finaline geldik. Ancak, esasa geçmeden ve Irak Türkmen kardeşlerimize emanet ve nasihatlerimizi sıralamadan önce; Türk dünyasının sayılı, saygın ve seçkin bilim ve düşün adamlarından Prof. Dr. İsa Kayacan’ın “Türkmenleri Doğru Anlamak” başlıklı özgün bir değerlendirme yazısı ve makalesini aktarmak istiyorum.
Buyrun size nadir bir örnek daha;
TÜRKMENLERİ DOĞRU ANLAMAK
“Kısa adı ITC olan, Irak Türkmen Cephesini ve bu cephenin faaliyetlerini iyi doğru anlamak gerekiyor. Geçtiğimiz günlerden birinde, Ankara’da Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilciliğinin kuruluşunun 12. yıldönümü kutlandı.
Arkasından, Ankara Tandoğan Meydanında “Büyük miting” gerçekleştirildi.
Yağmura rağmen, Tandoğan meydanını dolduran, Irak Türkmenlerini sevenler arasında bulunan bir kalem sahibi olarak gördüm ki, Irak Türkmen Cephesi giderek güçleniyor, yaygınlaşıyor. Hazırlanıp yayınlananlar, bilgi ve belgelerin getiricileri; Irak’ta İngiliz mandasındaki idareden krallığa, krallıktan cumhuriyete, cumhuriyetten diktatörlüğe, ezilen ve yok edilmek istenen tek milletin, Türkmenler olduğunu görmekteyiz.
Bilindiği gibi, Irak’ta Osmanlı sonrası 1927 yılında Krallık kuruluyor. 1932 yılında bağımsızlık ilan ediliyor. Krallık 1958 yılında devrilerek, cumhuriyete geçiliyor. 1968 yılında Baas Partisi iktidara geliyor. Saddam Hüseyin 1979 yılından itibaren Irak’ın yönetiminde söz sahibi oluyor. Her nedense, Irak yönetimleri tarafından Osmanlı Devleti’nin devamı gibi algılanan Türkmenler, hep potansiyel tehdit olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Bütün Irak yönetimleri, Türklük bilincini ortadan kaldırmak için Türkmenleri hep baskı altında tutmuşlar ve siyasi faaliyetlerine izin vermemişlerdir.
Değişik adlarla ve değişik aşamalardan geçen Türk kuruluşları, arkasından “Türkmeneli Partisi” ve “Türkmen Bağımsız Hareketinin” kurulmasıyla genişleyen Türkmen siyasi hareketi, 24 Nisan 1995 tarihinde Irak Türkmen Cephesinin kurulmasıyla yeni bir boyut kazanıyor. Bugün, Irak Türkmen Cephesinin lideri Dr. Sadettin Ergeç’tir. Bu cephenin Türkiye temsilcisiyse Ahmet Muratlı’dır. Irak Türkmen Cephesinin, Türkiye’deki temsilciliğinden başka, Londra, Berlin, Washington, Şam ve Brüksel’de temsilcilikleri bulunmaktadır.
Türkmenler Irak’ta üçüncü asli unsurdur. Irak’ta 1957 yılında en sağlıklı nüfus sayımında Irak nüfusu 6 milyon 298 bin 976, Türkmen nüfusu ise 567 bin olarak tespit edilmiştir. Bu sayım dikkate alındığında, bugün Irak’ta yaklaşık 3 milyon Türkmen’in yaşıyor olması gerekmektedir. Bu 3 milyon nüfusun yaklaşık yüzde 10’unun dış ülkelerde yaşadığı, bunların yüzde 40’ının da muhtemelen Türkiye’de ikamet ettiği tahmin edilmektedir.
Aslında “Türkmen” denilince ilk olarak Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden Türkmenistan halkı akla gelmektedir. Bunu da bertaraf edebilmek için “Irak Türkmenleri” sözcüğü yaygın olarak kullanılmaya başlanılmıştır.
Prof. Dr. İsa Kayacan’ın inceleme ve değerlendirmesi ile devam ediyoruz. Bu makale, değerli Hocamızın camia ile yakınlığı ve iç içeliği bakımından özgün bir örnektir. Dolayısıyla
bütüne katkısı ve konuya kazandırdığı açılım bakımından dikkatle incelenmeye değerdir.
“ANKARA’DAKİ BÜYÜK MİTİNG
28 Nisan 2007 tarihinde, Ankara Tandoğan Meydanında, Irak Türkmen Cephesi Ankara Temsilciliğince düzenlenen büyük mitinge, ülke genelinden katılanların sayısı beklenilenin üstündeydi. Kerkük türkülerinin seslendirildiği miting meydanı, “iğne atsan yere düşmeyecek” ifadesiyle örtüşüyordu.
Türkmen davasının yılmaz savunucularından, dostum Şemsettin Küzeci’nin sunuculuğunu yaptığı miting katılımcıları, Kerkük-Türkmen şiirlerinden örnekleri Küzeci’nin sesinden dinlerken, heyecanın dorukta olduğunu gözledim. Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilcisi Ahmet Muratlı’nın uzun ve heyecanlı konuşması, Irak Türkmenlerinin geçmişten günümüze kadar uzanıp gelen sıkıntılarını teker teker ortaya koydu. “Kerkük namusumuzdur / Telafer öz vatanımızdır / Kerkük Türktür, Türk kalacaktır” sloganları anlamlıydı..
Dünyanın neresinde Türk varsa, ellerimizi uzatmalı ve kucaklaşmalıyız. İSA KAYACAN BÖYLE DER.
_ŞİMDİ YAKIN TARİHE DÖNELİM_
VE NİHAYET: 27 Şubat 1923 tarihli TBMM gizli oturumunda Heyet-i Vekile Reisi, yani Başbakan Rauf [Orbay] Bey, kürsüde boncuk boncuk terler dökmektedir. Özellikle İzmit mebusu Sırrı, Bursa mebusu Operatör Emin, Bitlis mebusu Yusuf Ziya ve Erzurum mebusu Mustafa Durak beyler Musul’un İngiltere’ye bırakılması ve bir sene içinde İngilizlerle bir hal yolu bulunmaz ise Cemiyet-i Akvam’a, (bugünkü Birleşmiş Milletler’e) havale edilmesini Misak-ı Milli’ye aykırı bularak şiddetle eleştirmektedirler.
Rauf Bey, kendisi taraftar olmasa da, bir şekilde İsmet Paşa’nın oldu bittisini meclise karşı savunmak zorunda kalmıştır ve asıl bedbahtlığı da burada yatmaktadır: Fikirlerine aykırı da olsa TBMM Hükümeti’nin kararlarını savunacaktır.
O arada salondan Yusuf Ziya Bey’in hiddetli sesi duyulur: “Bir kelimeyle cevap istiyorum:
Musul Misak-ı Millî dahilinde mi, değil mi?” Hamidiye Kahramanı Rauf Bey’in cevabı tek kelimeliktir:“Dahilindedir.”
Bu soru işareti, biraz sonra kürsüye çıkacak olan Gazi Mustafa Kemal’in, Misak-ı Milli’de harita ve dolayısıyla sınır olmadığını söylemesiyle tekrar tutuşacaktır. Zira Gazi’ye göre Misak-ı Milli yanlış anlaşılmıştır. O “milletin menfaati” ve Meclis’in “isabet-i nazarı”ndan ibarettir. Dolayısıyla sabit değil, esnek bir kavramdır. Yerine ve zamanına göre yeniden şekillenebilir.
Nitekim kendisi, bu esnek Misak-ı Milli politikasının en çarpıcı örneğini Hatay’da verecek, Hatay, ısrarlı takipleri sonucunda bağımsızlığına kavuşunca insanların aklına, acaba devamı gelecek mi sorusunu düşürecektir. Gerçekten de Atatürk, Misak-ı Milli stratejisinin 1923’de başaramadığını müteakip yıllarda atacağı adımlarla başarmayı planlıyor muydu ve 1932’de
Yunus Nadi’nin Cumhuriyet’teki bir yazısında belirttiği gibi, Misak-ı Milli’nin gizli ajandasında Osmanlı’dan ayrılan Müslüman devletlerin bağımsızlıklarına kavuşması yazılı mıydı? Sanırım bu sorular Kuzey Irak’taki gelişmeler gündemimizde kaldıkça durmaksızın sorulacaktır.
Aşağıda yayınlayacağım Mustafa Kemal’in mektubu, Misak-ı Millici bakışın 1925’in sonlarında bile bölgeye ilgisini kaybetmediğini ve kayıpların kalıcı olarak görülmediğini göstermektedir.
______İŞTE O MEKTUP______
Aslında Mustafa Kemal’i daha 1 Mayıs 1920’de, yani TBMM’nin açılışının üzerinden henüz bir hafta geçmişken Meclis kürsüsünden milli sınırımızın İskenderun’un güneyinden doğuya doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi ve Kerkük’ü içine aldığını söylerken görürüz.
Nitekim Doğudaki aşiretlerle ilişkilerini iyi tutmaya ve İngilizlerin oyunlarını boşa çıkarmaya çalışmak, bu politikasının bir uzantısıydı.
1 Şubat 1922’ye gelindiğinde Milli Savunma Bakanlığı’na “Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Musul vilayetinin kurtarılması için Ravenduz bölgesine bir kısım kuvvet gönderilmesi” talimatını verecek, Bakanlık da Binbaşı Özdemir Paşa’yı görevlendirecekti.
Özdemir Paşa operasyonunun İngilizleri şaşkınlığa düşürdüğünü biliyoruz. Bir Türk-Kürt ortak operasyonu olan bu harekât Musul’a varmış, hatta Irak içlerine sarkmaya bile başlamıştır. Aynı günlerde Anadolu’da Yunan kuvvetlerinin İzmir’den “denize dökülmesi”, ayrı bir moral kaynağı olmuştur Özdemir Paşa ve ekibi için.
7 Eylül 1922’de Mareşal Fevzi Çakmak, “Musul’un silahla alınacağı” yolunda bir telgraf çekiyordu Doğu ve El-Cezire komutanlıklarına. Ancak şartlar, kuvvet ve silahlarımızın Batı Cephesine kaydırılmasını gerektirmiş ve Musul’u alma operasyonu gerçekleşememiş, belki de altın bir fırsat kaçırılmıştır.
Ardından Lozan süreci gelmiş ve İsmet Paşa’nın elimizdeki en kuvvetli kart olan Musul meselesini, Mim Kemal Öke’nin “bilerek ya da bilmeyerek (veya bizim anlam veremediğimiz bir sebepten dolayı)”otel odalarında ve İngiltere’yle ikili olarak görüşmeye açması, asla genel kurula getirmemesi, Musul meselesinde bir kırılma noktası teşkil etmişti.
İşte bundan sonra yukarıda bir kısmına değindiğimiz Meclis’in direnişini göreceğiz. Ancak bu direniş işe yaramayacak ve İsmet Paşa, Musul’u İngiltere’ye bırakarak dönecektir Ankara’ya.
30 Ocak 1923 günü Mecliste “Musul vilayeti, Türkiye Devleti’nin milli sınırları dahilindedir” diyen Mustafa Kemal Paşa, bundan 28 gün sonra Musul’u “gayet kolaylıkla alabiliriz” demiştir aynı kürsüden. “Fakat” diye eklemiştir ardından, “Musul’u aldıktan sonra savaşın biteceğinden emin değiliz.” Yani Musul’u almak değil, korumak önemlidir. Alırız almasına ama bedelini ödemeye de hazır olmalıyız.
Zaten İngilizler de karşı harekâta girişmiş ve 8 Nisan’da iki kol halinde sınırlarımıza doğru yürümeye başlamıştır. Bölgede daha fazla kalamayacağını anlayan Özdemir Paşa da arkası kapatıldığı için İran’a geçerek teslim olacak ve Van’dan yeniden Türkiye’ye girecektir. (Bu harekâtın devamına, bu defa 1924 Ağustos’unda İstiklal Savaşı komutanlarından Cafer Tayyar [Eğilmez] Paşa niyetlenecek ancak bu, sadece bir niyet olarak kalacaktır.)
Lozan’da İngiltere’yle bir yıl içinde halledeceğimizi belirttiğimiz Musul meselesi sürüncemede kalmaya devam edince Cemiyet-i Akvam’a intikal etmiş, onlar da bir heyet göndererek yerinde incelemeler yaptırmıştır. Bu arada bölgede halk oylaması isteğimiz de insanların “ilkel” olduğu gerekçesiyle Batılılarca reddedilir. (Yani o zamanlar biz plebisit yapmak istiyorduk, İngilizler karşı çıkıyordu. Şimdi ise biz karşı çıkıyoruz, onlar istiyor.)
Ardından Şeyh Said İsyanı (13 Şubat 1925) patlak verecek ve bastırılsa da, sonuçları Musul’un durumunu doğrudan etkileyecektir. Musul’daki en büyük kozumuz olan Kürtlerin Türkiye’ye katılmak istedikleri tezi, içerideki Kürtlere yönelik bastırma harekâtı ve 1924 Anayasası’nda Kürtçenin yasaklanmasıyla zayıflayacak, dolayısıyla isyan, sonuçta İngilizlerin ekmeğine yağ sürecektir.
Nihayet 23 Temmuz 1925’de Türkiye Cemiyet-i Akvam’a başvurarak Musul’da Arapların aleyhimizdeki faaliyetlerine engel olunmasını istemişse de komisyon bu konuda yetkisiz olduğunu ileri sürmüştür. Bu, adeta son hamledir. Musul üzerindeki projemiz bu tarihten itibaren gözle görülür biçimde sönmeye başlamış, nihayet 7 Haziran 1926’da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın imzasıyla Musul üzerindeki bütün haklarımızdan, 25 yıl boyunca petrol kârlarından yüzde 10 pay ödenmesi karşılığında vazgeçecektik.
İşte Mustafa Kemal’in aşağıdaki mektubu, 23 Temmuz son hamlesinden bir hafta sonraya rastlar. Türkiye’nin Musul’a veda ederkenki hüzünlü ama yine de ümitvar bakışını yansıtan bu mektupta Misak-ı Milli terimi geçmemekle birlikte Musul ahalisinin ülkemizin ayrılmaz bir parçası olduğu, bir gün kurtulacaklarına olan ümidini koruduğu, mücadeleyi bırakmamaları ifade edilmekte ve kurtuluşun yakın olduğu vurgulanmaktadır.
Musul’daki “din kardeşlerimiz”in kurtuluş güneşinin doğuşunu sabırla beklemelerini de hatırlatan bu ilginç mesajlar yüklü mektup, ilk olarak bundan 35 yıl önce Fethi Tevetoğlu tarafından yayınlanmıştır (Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 10, Kasım 1972, s. 6-7.) Hilafet kaldırıldıktan sonra bile Musul halkına “din kardeşlerimiz” diye hitap edilmiş olması bir başka ilginçliğidir mektubun. Şimdi Seyyid Muhammed Cebbârî ve akrabalarına yazılan ve aslının Kerkük’te Cebbarî ailesinde bulunduğu bildirilen bu mektubu beraberce okuyalım:
Mücahidin-i muhterem sâdâttan Seyyid Muhammed ve akrabalarına, Memleketin bir cüz’-i lâ-yenfekk’i [ayrılmaz parçası] olan Musul’un ahâlisinin karîben halâs bulacağına [yakında kurtulacaklarına] itikad ve itimad olunarak öteden beri devam eden mücahedâtınızda ber-karar olmanızı selamet ve saadet-i âtiyeniz namına hamiyet-i malumenize terk eylerim.
Türkiye Cumhuriyeti’nin şefkatini ve Musul’un hükümetimize aidiyeti hasebiyle âti-i karîbden [yakın gelecekten] asla kat’-ı ümid etmeyerek [ümit kesmeyerek] zulümlere karşı yüksek bir cidal ile münevver [aydınlık] bir istikbal te’min olunması, din kardeşlerimizin huzur ve saadeti için kıymettardır. Halas günleri karîbdir. Şems-i istihlasın tuluuna [kurtuluş güneşinin doğmasına] sabûrane müterakkib bulunulmasını [sabırla beklenmesini] hatırlatır, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud’dan cümleye muvaffakiyetler temenni eylerim.
1.08.1341 (1925) Sabırla ve ümitle bekleyin, diyor. Neyi? Haziran 1926’da attığımız ve Musul’u İngilizlere teslim ettiğimiz imzayı mı?
Evet, konuyla ilgili bilinç oluşturma konusunda, yukarda yer alan pek çok hakikat, nasihat, söz, söylem, yüzlerce örnek ve özellikle aşağıda hülâsa olunan “bir nevi talimat” her vesile ile anılması, anlatılması, hatırlanması ve hatırlatılması gereken bir husustur.
“Musul vilayeti, Türkiye Devleti’nin milli sınırları dahilindedir” (Musul vilâyeti: Musul, Kerkük, Süleymaniye, Telâfer dahil olmak üzere, Bağdat üstü paralelden, İran sınırını takiple Türkiye Cumhuriyeti alt sınırlarını birleşik olarak saran ve Suriye’ye kadar ulaşan çok geniş bir alandır. Kuzey Irak bütünüyle bu vilâyet içinde kalmaktadır.) ITC haritalarında yer alan Türk bölgeleri incelendiğinde kapsama alanı çok iyi görülebilir.
Şimdi, birinci bölüm sayılabilecek ön açıklama, aydınlatma ve özgün hatırlatmalar sonucunda, aşağıdaki metni bir kez dada ve “çok dikkatle okumanız için” tekrar veriyorum.
30 Ocak 1923 günü Mecliste “Musul vilayeti, Türkiye Devleti’nin milli sınırları dahilindedir” diyen Mustafa Kemal Paşa, (ATATÜRK) bundan 28 gün sonra “Musul’u gayet kolaylıkla alabiliriz” demiştir aynı kürsüden. “Fakat” diye eklemiştir ardından;
“Musul’u aldıktan sonra savaşın biteceğinden emin değiliz.Yani Musul’u almak değil, korumak önemlidir. Alırız almasına ama, bedelini ödemeye de hazır olmalıyız.”
YIL 2007 – MUSUL VİLÂYETİ FEDERE KÜRT DEVLETİ
Aradan neredeyse 84 yıl geçmiş. Yukarıdaki beyana ilâveten burada önemle açıklanması gereken bir vasiyet daha var: Belgesini son vereceğim. Ama Atatürk 1933 yılında bir Amerikalı generale aynen şöyle diyor: “Allah nasip ve ihsan eyler ve ömür verirse eğer, bundan sonra ilk hedefim Selânik ve Batı Trakya’yı almak, daha sonra 12 adalar, Kıbrıs, Musul, Kerkük ve havalisini Anavatana katmaktır...”
Bu, mutlak bir ideal, Misak-ı Milli sınırlarını tamamlama, bütünleme ve yakın çevremizi saran Türk kardeşlerimizi istiklâl, huzurlu bir istikbâle kavuşturmanın vazgeçilmez bir şartı ve günümüz siyasetçilerinin olmazsa olmaz görevidir.
PEKİ BUNU KİM YAPABİLİR ?
Ona da büyük önder ATATÜRK’ ün dilinden cevap vereyim: “Türkçe düşünen, Türkçe konuşan ve Türkçe yaşayan” Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri. Hani, Mustafa Kemâl’ e sorulur: “Türk Ne Demektir” diye. Cevap aynen şöyledir: Türk demek: Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır.
“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”
Burada tam bir vukufla hatırlatmak isterim. “Ne Mutlu Türküm Diyene” vecizesinin aslı, esası ve tamamı budur. Bu vecizenin bir bütün olarak yazılması, nakledilmesi ve her ne sebeple olursa olsun tamamının söylenmesi gerekir. Aksi takdirde, bundan böyle söyleyenden kuşku duymalıdır. SON.
ALLAH cc. TÜM HAK DÜNYADAKİ VATANI İÇİN CAN VEREN RAHMETLİ VATAN EVLATLARINI NUR İÇİNDE YATIRSIN MEKANLARI CENNET OLSUN İNŞAALLAH..
ÇİLELİ TÜRK DÜNYASINA SONSUZ SELAM SAYGI ve DUALARIMLA
10/ARALIK/2025 Alanya KAYNAKLAR :YAZI İÇİNDE BELİRTİLMİŞTİR. 10 / ARALIK / 2025
KADİR DAYIOĞLU
BÜYÜKLERE MASALLAR...
Mustafa Cengiz
TARAFTAR TRANSFERİ BEKLİYOR!
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
AÇLIK SINIRI NEDİR, NASIL HESAPLANIR, NEYE YARAR?
VÜSELA ALİ-İLETİŞİM(SİZLİK)
İLETİŞİM KALABALIĞI -2
Mustafa Mete ÖZPINAR
GÜNÜMÜZDE ÜNİVERSİTELER
Ali Rıza Navruz
SADETTİN KAPLAN (Ö:11.06.2016)
Mustafa Göçer
İLERLEYELİM ARKADAŞLAR.
Mustafa Acar
TOROS'UM
Ömer Faruk Kotay
İDDİANIZ OLSUN!
Mustafa Temizer
MİLLETTEN MİLLETE UYARI!