Onların hepsi; Örnek ve önder insan, namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu, ahlâken yüksek, fiilen ve fikren daima üreten, sorumlu ve soylu vatandaş, özellikle de “İYİ MÜSLÜMAN” dılar.Bundan asla ve kesinlikle taviz vermediler. Başarılarının özünde sağlam inanç, sarsılmaz yüksek bilinç, iman, azim ve çelik bir irade vardı. Bu nedenle;
ATATÜRK’LER, DUDAYEV`LER, İZZET BEGOVİÇ’LER
ve EBULFEYZ ELÇİBEYLER ÖLMEZ!
Şimdi tekrar yeri geldi. Hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar var. Irak’ı, Afganistan’ı ve örtülü olarak dünyanın geniş bir coğrafyasını işgal eden ABD ordusu nedir ? Cevap : ABD ve şeriklerinin silâhlı güçleri =HAÇLI ORDUSU’ dur. Daha dün Osmanlı’yı yıkan, bölen, parça parça eden kimdi ? O’da emperyalist haçlı ordusu. Haçlı orduları nasıl yenilir, dize getirilir, hezimete uğratılır? Asgariden Kıçarslan, Selâhattin Eyyubi ve ATATÜRK gibi olmakla; İşte Onlar böyle kavi-sağlam bir inanç ve yüksek bir iman sahibi idiler. Bakınız Atatürk ne diyor:
“SAYIN OKUUCULAR BU BÖLÜME ÇOK DİKKAT EDİN !
Cenâb-ı Peygamber mesâîsinde iki dâra, iki hâneye malik bulunuyordu. Biri kendi hânesi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini, Allah’ın evinde yapardı. Hazreti Peygamberin isr-i mübârekelerine iktifâen, bu dakikada milletimize; milletimizin hâl ve istikbâline ait husûsâtı görüşmek maksadıyla bu dâr-ı kutsîde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna mazhar eden Balıkesir’in dindâr ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesîle ile büyük bir sevâba nâil olacağımı ümit ediyorum.”
Yani; Devleti şahsi ikbal, ihtiras ve kirli çıkarları uğruna kullanan ve din tüccarlığı ile maruf kimseler asla ve kesinlikle millete faydalı olamaz ve halk-kamu yararına başarılara imza atamazlar. Hürriyet ve istiklâl mücadelesi veremezler. Ancak ve sadece milletin var olan istiklâl ve istikbâli ile lânetli ve haram bir servet sahibi olabilir, insanlık onurundan imtina edebilir ve küresel emperyalistlere kul, köle olabilirler. Zira, onlar Müslüman da değillerdir.
“EFENDİLER !
Câmiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Câmiler itâat ve ibâdet ile beraber din ve dünya için neler yapmak lâzım geldiğini düşünmek, yâni meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir.
İşte biz de burada din ve dünya için, istikbâl ve istiklâlimiz için, bilhassa hürriyet ve hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. Amâl-i milliye, irâde-i milliye yalnız ve sadece bir şahsın düşünmesinden değil, bilumum efrâd-ı milletin arzularının, emellerinin muhassalasından ibarettir. Binâenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim (...) Minberler halkın dimağları, vicdanları için bir menba-ı feyz, bir menba-ı nûr olmuştur. Böyle olabilmek için minberlerden aksedecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması ve hakayık-ı fenniyye ve ilmiyyeye mutabık olması lâzımdır.
Hutebâ-yı kirâmın ahvâl-i siyâsiyye, ahvâl-i ictimâiyye ve medeniyyeyi hergün takib etmeleri zarûrîdir. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış telkînât verilmiş olur...”(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I-III, 1989, II,98-99)
Bugün için Türk ve İslâm âleminde müessir zevailin sebebi dinsizliktir.Yahut da, diğer bir deyişle, (tıpkı Osmanlının son asrında olduğu gibi) dini siyasete alet etmek, öz ve esasa mugayir fetvalarla maddi hayatı yozlaştırmak, maneviyatı ilga ve çürütmek, milli kültür ve medeniyeti zaafa uğratmak, lâikliği dinsizlik, çağdaşlığı ‘din karşıtlığı’ olarak algılamak, ilmî hayatı terk etmek ve henüz “medeniyet” haline dönüşmemiş vahşi batı ‘uygarlığını’ şuursuzca ve onursuzca taklittir.
Sonunda sözü; Türk dünyasının ilk Müslümanlarının, kelime, manâ ve muhteva olarak “Müslüman Türk” anlamına gelen “TÜRKMEN” lere getirmek üzere tekrar Atatürk’e ve O’ nun “Yüce İslâm Dini” hakkındaki görüşlerine gelelim:
Eğer, Karabağ’da zevale uğrayan Azeriler, sağlam bir iman ve dürüst bir amel sahibi olsalardı asla ve kesinlikle üç buçuk Ermeni tarafından hezimete uğratılamazlardır. Bu tıpkı, 5 vakit namazdan, yüreklerinde iman ve ellerinde imanla ölüme meydan okuyan Çanakkale Şehitleri tarafından yaratılan “İstiklâl Savaşı Rûhu” gibi bir duygudur. Bu duygu, iman, itikat ve amelden yoksun olanlar asla zafer kazanamaz ve kefereye galip gelemezler.
ATATÜRK’ÜN DİNİMİZ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ:
“Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur - tefsirler, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır. (1922)
Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı, ilerlemeye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor. (1923)
Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalb ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz. (1923)
Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Hz. Muhammed bu harb sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.(1923)
Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. (1923)
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir. (1923)
Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor. (1923)
Bu davada en güçlü, özgün, önemli ve nadir örneklerden biri de, şüphesiz dost ve kardeş Azerbaycan’ın İstiklâl Savaşını onurlu bir zaferle sonuçlandıran, kat-i bağımsızlığına kavuşturan Prof. Dr. Ebulfeyz Elçibey (1938-2000)’dir. Onun da çok çileli bir hayatı vardır. Buyrun, dizimizin son örnek “dava adamını” da inceleyelim ve sonra alınacak ders ve ibretleri hep birlikte yorumlayıp, yine birlikte mütalâa edelim:
PROF. DR. EBULFEYZ ELÇİBEY (1938-2000
Azerbaycan eski (2.) Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, Nahçıvan`ın Keleki kasabasında doğdu. Asıl adı, Ebulfez Kadir Güloğlu Aliyev olan Elçibey, Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.
Elçibey, daha kominizmin çöküşü başlamadan çok önce 1970`li yıllarda, eski SSCB topraklarına dahil olan Azerbaycan`ın hürriyet ve bağımsızlığı için mücadele etmeye başladı. 1976 yılında Sovyetler`e karşı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve 1978 yılında şartlı olarak serbest bırakıldı.
Ebulfez Elçibey, 1988-1989 yıllarında Azerbaycan halkına bağımsızlık mücadelesi yolunda öncülük ederek, halkından büyük destek gördü. Elçibey, aktif siyasi hayatına 1989 yılında, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi`nin (AHCP) başına geçerek başladı.
Azerbaycan, SSCB`nin 1990`da dağılmasının ardından 18 Ekim 1991 yılında resmen ve hukuken bağımsızlığını ilan etti. Ayaz Muttalibov`un politika gereği usulen atandığı ve kısa süren cumhurbaşkanlığının ardından, Prof. Dr. Ebulfez Elçibey 7 Haziran 1992`de bağımsız
Azerbaycan Cumhuriyeti`nin ikinci Cumhurbaşkanı oldu.
Elçibey, daha önce "Milli Kahramanlık Ödülü" nü verdiği Suret Hüseyinov`un Haziran 1993`de vaki ayaklanmasından sonra Cumhurbaşkanlığı görevini terk ederek doğum yeri olan Keleki` ye döndü. Azerbaycan`ın eski Cumhurbaşkanı, 31 Ekim 1997`de Keleki`den Bakü`ye döndü ve AHCP`nin başında aktif siyasi hayatına devam etti. Elçibey, 1998 yılında yapılan
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine, "demokratik, tarafsız ve adil olmadığı" gerekçesiyle boykot ederek katılmadı. Zaman zaman Haydar Aliyev iktidarına karşı verdiği sert demeçlerle kamuoyunun dikkatlerini üzerine çekti.
Azerbaycan`da 5 Kasım`da yapılacak 2. dönem parlamento seçimlerine katılma kararı alan Elçibey, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti`nin parlamentosuna girebilmek için ilk defa milletvekilliğine adaylığını koydu. Hayatı boyunca, Türk dünyasının birleşmesi ve kardeşliği için mücadele eden Elçibey, bu yönde "Bütün Azerbaycan Yolunda" isimli bir kitap çıkardı. 62 yaşında ölen Ebulfez Elçibey, iki çocuk babasıydı.
GATA`da bir süre tedavi gören Azerbaycan`ın eski Devlet Başkanı Ebulfez Elçibey 9 Ağustos 2000’ de Ankara (Anavatan Türkiye) da vefat etti.
Elçibey, vefatından önce yaklaşık 2 aydır sağlık nedenleriyle Türkiye`de tedavi altında tutuluyordu Prostat tümörü nedeniyle önce Ankara Hastanesi`nde tedavi altına alınan Elçibey, hastalığının belirli bir evreye ulaşması ve kemik tutulumu nedeniyle radyoterapi gerektiği için 9 Ağustos 2000 Çarşamba günü GATA`ya radyoterapi görmek üzere kaldırılmıştı. Elçibey`in Türkiye`ye "metabolik durumunun çok bozuk ve septik komada, şuuru kapalı olarak" geldiği, Türkiye`de kaldığı sürece durumunun iyiye gittiği, ancak nefes darlığı, akciğer enfeksiyonu, prostat kanseri hastalıklarını birarada taşıdığı belirtilmişti.
ÇİLELİ BİR HAYAT VE ELÇİBEY
1938`de Nahcivan`ın Keleki kasabasında doğan Elçibey, 1962`de Bakü Devlet Üniversitesi Doğu Dilleri Enstitüsü, Arapça bölümünden mezun oldu. 1963-1964`te Mısır`da tercüman olarak çalıştı. 1970`lerde ise ülkesinin bağımsızlığı için çalışmaya başladı. Bu yüzden 1975`de `milliyetçilik` suçundan bir buçuk yıl hapis yattı. 1976`da Salman Mümtaz El Yazmaları Enstitüsü`nde Türk ve İslam tarihinin ilk yazılı kaynaklarını incelerken, bir yandan da bağımsızlık mücadelesi için çalışmaya başlamıştı.
SOVYETLER SARSILIYOR
1980`lerin sonlarında dünya Sovyetler`i tarihin çöplüğüne atmak için gün sayıyordu. Elçibey ise ülkesinde bağımsızlık mücadelesinin başını çekenlerdendi. O, milliyetler siyasetinde Leninist ilkelerin bozulduğu, Rusçanın emperyalist bir siyaset aracı haline geldiği görüşündeydi. 1988`in ortalarında üç Baltık ülkesi Litvanya, Letonya ve Estonya`da halk cepheleri kurulması ona esin kaynağı oldu. Halk Cephesi 1989`da ilk `yarı legal` konferansını yaptığında `Azat Azerbaycan` mücadelesinin başını çekecek lider olarak seçildi. Üç hedefi vardı: Azerbaycan`ın bağımsızlığı, Karabağ`ın Ermenilerden temizlenmesi, İran`daki Güney
Azerbaycan`daki 25 milyon Azeri`nin Azerbaycan`la birleşmesi.
Halk Cephesi, Rus istihbaratının engellemelerine rağmen kısa sürede bir halk hareketi haline geldi. Öyle ki, 1989`da hükümet cepheyi resmen tanımak zorunda kaldı. Elçibey`in ilk aktif eylemi ise, binlerce Azeri`nin İran sınırına yaptığı ünlü yürüyüş oldu. Bu seferki esin kaynağı Berlin Duvarı`nın yıkılmasıydı. Nahcivan ve Astra`dan onbinlerce Azeri, 30 Aralık`ta `Yaşasın Tebriz-Bakü` sloganlarıyla sınıra dayandığında, ne Rus askerleri ne de İran askerleri çatışmayı göze alabilmişti. Dikenli teller `Birleşmiş Azerbaycan` sloganlarıyla parçalanmıştı.
YÜKSELEN BAYRAK İNMEZ
1990`da dünyaya `barış ve kardeşlik` mesajları veren SSCB lideri Mihail Gorbaçov, Azerilere başka bir şeyi reva görecekti: Kızıl Ordu. Önce kimse buna inanmadı. Ama 19 Ocak`ı 20 Ocak`a bağlayan gece umulmayan oldu ve Kızıl Ordu tankları tıpkı 70 yıl öncesindeki gibi Bakü`ye giriverdi. 1918`de Mehmet Emin Resulzade öncülüğünde kurulan Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti`nin 27 Nisan 1920`de Kızıl Ordu`nun paletleri altında ezilmesi gibi. Ama bu kez tarihin tekerrür etmesi bu kadarla kalacaktı. Bakü`deki ünlü Azatlık Meydanı`nı dolduran milyonlar kendilerini tankların önüne atıverdi. 130 kişi hayatını yitirdi, 700`ü yaralandı. Ama bu harekâttan sonra siyasetin dengeleri de değişti. Vezirov görevinden alındı ve yerine Moskova`nın `has adamı` Ayaz Muttalibov getirildi.
Halk Cephesi ve Elçibey`in payına ise yeraltına çekilmek düştü. Hükümet, Halk Cephesi`nin yetkililerini tutuklamıştı. Baharla birlikte ortam yumuşadığında Elçibey yine sahneye çıkacaktı. Bu kez Mayıs 1990`da uzun yıllar çalıştığı El Yazmaları Merkezi`nin önünde, halka, `Azerbaycan bayrağında orak çekici kullanmayın` çağrısı yapıyordu. Elçibey, bunun yerine 1918`de Resulzade`nin sözlerini tekrarlayacaktı: "Yükselen bayrak bir daha inmez."
Azeri Yüksek Sovyet Meclisi ise Rus askerlerinin Bakü`de olmasından yararlanıp seçim kararı aldı. Halk Cephesi seçime katılırken, Elçibey sadece kurulan seçim bürolarını yöneterek arkadaşlarını destekleyecekti. Uygulanan olanca hileye rağmen Halk Cephesi`nden 30 milletvekili meclise seçilmeyi başardı.
KAN AĞLAYAN KERKÜK VE TÜRK
DÜNYASI CEPHEDE İLK ÇATLAK
Rusya`da Boris Yeltsin`in devlet başkanı olduğu 1991`de Halk Cephesi`nde de ilk çatlaklar belirdi. Moskova`da hapis yattığı sıralarda Rus yanlısı olduğu söylenen İtibar Memedov ve Rahim Gaziyev, Elçibey karşısında bir grup oluşturdu. Memedov, `Milli İstiklal Partisi`ni kurdu. Elçibey ise dikkatini bir yandan Rus askerlerinden kurtulmaya diğer yandan da işgal altındaki Karabağ`da verilecek savaşa odaklamıştı. 23 Ağustos`ta Bakü`de düzenlenen mitingde komünist partisinin lağvedilmesini isteyen konuşmasını yaptığında, sivil giyimli KGB ajanları tarafından feci şekilde dövüldü.
Azerbaycan ise artık geri dönülmez bir noktaya gelmişti. Komünist Partisi, 14 Eylül`deki kongrede lağvedilmeyi tartışıldı. Elçibey`in çağrısına uyan 100 binin üzerinde Azeri meclisi kuşatınca beklenen oldu. Bağımsızlık ilan edildi. Elçibey ise 100 binden fazla Azeri`ye, "Hukuki yönden bağımsızlığımızı kazandık. Bundan sonraki mücadelemiz gerçek bağımsızlıktır" dedi. Ve 18 Ekim 1991`de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan, 29 Aralık`ta halkın yüzde 98`inin oyuyla bağımsızlığa evet dedi.
Bu sırada gerçekleşen ve tarihe `Hocalı katliamı` olarak geçen olay ise Muttalibov`un sonunu getirdi. Rus destekli Ermeni güçlerinin 10 bin nüfuslu Hocalı kentine yaptığı saldırıdan sadece 1000 kişi kaçabildi. Katliamın ardından adres yine meclisti. Üç gün süren bekleyişin ardından Muttalibov istifa etti, yerine Yakup Memedov geçti. Ama artık cumhurbaşkanlığı seçimi kaçınılmazdı. Elçibey`in bu görevde gözü yoktu. Önce adaylığa yanaşmadı, ısrarlar üzerine `evet` dedi. Seçileceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Bundan en çok rahatsız olan ise Moskova ve Tahran`dı. İşte bu sırada Şuşa ve Laçin, Ermenilerin eline geçti. 14 Mayıs`ta mecliste toplanan ve Halk Cephesi milletvekillerini dışlayan bir heyet Hocalı olayından Muttalibov`un sorumlu tutulamayacağı kararını alıp, onu devlet başkanı ilan etti.
Elçibey`e yine meydanlara çıkmak düşmüştü. 200 bine yakın Azeri, meclise yürüdü. Muttalibov ve arkadaşları bir Rus askeri uçağıyla Moskova`ya kaçtı. Ve 7 Haziran 1992`de Elçibey oyların yüzde 59.4`ünü alarak devlet başkanı seçildi. Elçibey ilk iş olarak milli ordu oluşturmak için kolları sıvadı. Ancak Karabağ`da savaşan Azeri birlikleri `nedense bir birlik` sergileyemiyordu. Azeri güçlerine verilen karşı atak emri, bizzat Savunma Bakanı Gaziyev`in `geri çekil` emriyle sabote ediliyordu. Ermeniler Kelbecer ve Ağdam`a da girdi. Elçibey`in Türkiye`nin yardımıyla kurduğu milli ordu başarılı olamamıştı. Eylül 1992`de cephe ziyaretlerinden birinde Elçibey`e karşı bu kez suikast düzenlendi. Ama sonuç alınamadı.
AZERBAYCAN`I İÇ SAVAŞA SÜRÜKLEMEM
1993`e girildiğinde Elçibey yönetimi petrol anlaşmalarını belli bir noktaya getirmişti. 15 Haziran`da Ermenilerle muhtemelen Kelbecer`in geri alınması için masaya oturacaktı. Ülke ekonomik ve siyasi bağımsızlığa adım adım yaklaşıyordu. Ama bu kez devreye girecek olan Suret Hüseyinov, Elçibey`in kaderini değiştirecekti. Azeri lider, Gence`deki birliklerin komutanı olan Hüseyinov`a Karabağ`daki başarıları için kahramanlık unvanı vermişti. Ama onun hesabı başkaydı. Rusya`nın ve İran`ın desteğini aldığı söylenen Hüseyinov`un bir başka ilişkisi de o sıralarda Nahcivan`da bulunan KGB tedrisatından geçmiş Haydar Aliyev`leydi. Aliyev, Bakü`de yavaş yavaş etkinliğini artırmıştı. Söylentilere bakılırsa, Hüseyinov ile Aliyev arasında bağlantıyı Gaziyev sağlıyordu. Bu kez darbe `geliyorum` diyordu. Elçibey, 3 Haziran`da Gence ve Bakü`deki olağanüstü hal ilanını uzatıp Gence`ye birlik gönderdi. Ama isyan bastırılamadı. Hüseyinov, Bakü`ye doğru harekete geçtiğinde Elçibey`e sürgün yolları görünmüştü.
Kaybettiğini anlayan Elçibey, kan dökülmesini istemiyordu. Aliyev`i kriz yatışana dek başa geçmesi için Bakü`ye çağırmak zorunda kaldı. Uyuşturucu ve silah kaçakçılığıyla uğraştığı söylenen Hüseyinov onu ürkütüyordu. Aliyev ise Azerbaycan için `sıkıntı` anlamına gelse de hiç olmazsa Azeri devleti korunabilirdi. O sıralarda yakınlarına şöyle diyecekti: Bu ülke için yapılacak bir hizmet daha var. İktidardan el çektirilsek dahi Ermenilerle savaş durumunda olan, bin bir emekle kurduğumuz bu devleti iç savaşa çekmeyeceğiz.
Ve Aliyev, Bakü`ye geldi. Hüseyinov`un sahneye koyduğu Moskova destekli darbe planının birinci aşaması tamamlanmıştı. Elçibey, Hüseyinov aracılığıyla kendisine suikast hazırlandığını öğrenince, 17 Haziran`da Keleki`ye gitti. 24 Haziran`da Aliyev yeni devlet başkanı seçilirken, Hüseyinov da başbakanlığa atanacaktı. 1997`de Bakü`ye dönen Elçibey, bir yıl sonraki devlet başkanlığı seçimini `demokratik ve adil` olmadığı için boykot etti. Ömrü el verseydi, 5 Kasım`da milletvekili adayı olacaktı.
“TÜRKİYE İLE BİRLEŞMELİYİZ”
Azerbaycan`ın eski Cumhurbaşkanı ve Azerbaycan Halk Cephesi Partisi (AHCP) Genel Başkanı Ebulfez Elçibey verdiği son röportajında, ülkesindeki ve bölgedeki gelişmeleri değerlendirdi. `Bunları birinin açıkça söylemesi gerek.` diyerek, her zamanki açık üslubunu sürdüren Elçibey, Türkiye ve Azerbaycan`ın sınırları kaldırarak konfederasyona gitmeleri gerktiğini söyledi.
Azerbaycan Halk Cephesi (ACHP) liderliğiniz bir bağımsızlık hareketi olarak başladı. Amacına ulaştı, önce iktidar sonra parti oldu. İçinden birçok parti çıktı; aynı çizgideki bu partiler neden birleşemiyor?
Bu tabii bir süreçtir. Azerbaycan için bir şeyler yapmak isteyen milliyetçi milyonlar bir araya toplanarak bağımsızlık için mücadele etti. Bağımsızlığımızı kazandıktan sonra devlet kurmak için iktidar olmak gerekliydi. Halk Partisi, eğer tek parti olarak kalsaydı buna izin vermezdim. O zaman yine Komünist Parti`nin yerine oturmuş olur, tek hakimiyetlik devam ederdi. Demokrasi, çok partililikten başlar. İnsanlar niye böyle bakıyor? Aynı çizgide birçok partinin çıkması, bunların birbiri arasındaki ihtilafları, tartışmaları gayet normaldir. ABD`de esasen 30`a yakın parti vardır; bunların ikisi öndedir. Rusya`da da 6`dan fazla Komünist parti var; niye birleşmiyorlar? Kim bilir, Azerbaycan`da da zaman gelecek iki parti kalacak. Toplumun tabii akışını kimse engelleyemez, kendisi hareket eder, içinden liderler çıkarır.
İktidarınızın kısa sürmesini nasıl izah ediyorsunuz? Peşinizden koşan milyonlar siz yıkılırken neden arkanızda değildi?
Ben yıkılacağımı biliyordum. Rus askerini Azerbaycan`dan çıkardığım gün arkadaşlarıma dedim ki, benim artık iktidarda kalacağıma inanmayın. Rus KGB`si bizi yıktı. Rus ve İran istihbaratı ortak çalıştı; 100 milyon dolarlık bütçeleri vardı. Azerbaycan`dan Rus askerini kovmaya muvaffak oldum. Evet, kovdum onları, `çık git` dedim. Tam 75 bin Rus askeri vardı. Kafkasya`da Bakü, Rus askerî üslerinin merkeziydi.
DEVAMI 3.NCÜ ve SON BÖLÜMDE
KADİR DAYIOĞLU
BÜYÜKLERE MASALLAR...
Mustafa Cengiz
TARAFTAR TRANSFERİ BEKLİYOR!
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
AÇLIK SINIRI NEDİR, NASIL HESAPLANIR, NEYE YARAR?
VÜSELA ALİ-İLETİŞİM(SİZLİK)
İLETİŞİM KALABALIĞI -2
Mustafa Mete ÖZPINAR
GÜNÜMÜZDE ÜNİVERSİTELER
Ali Rıza Navruz
SADETTİN KAPLAN (Ö:11.06.2016)
Mustafa Göçer
İLERLEYELİM ARKADAŞLAR.
Mustafa Acar
TOROS'UM
Ömer Faruk Kotay
İDDİANIZ OLSUN!
Mustafa Temizer
MİLLETTEN MİLLETE UYARI!