Bugün sizlerle bu konuyu konuşmaya başlamadan önce, küçük bir soru sormak istiyorum.
╱ ˙ ~
Bu sembolü tanıyor musunuz?
Ne anlama geldiğini biliyor musunuz?
Daha önce görmüş müydünüz?
Hayır
Bilmiyorsunuz. Çünkü bu sembolün bilinen bir anlamı yok.
Az önce ben oluşturdum.
Ama eminim bazılarınız daha ilk bakışta ona bir anlam vermeye çalıştı.
Bir yerlerde gördüğünüzü düşündünüz.
Eski bir uygarlığa, bir alfabeye, bir inanca ya da bir işarete benzettiniz.
Çünkü zihnimiz boşlukları anlamla doldurmayı seviyor.
Buradan başka bir soruya geçelim:
Yılan.
Birileri şeytanlaştırırken, aynı yılanı hastanelerin kapısında tıbbın sembolü olarak görmemiz size de tuhaf gelmiyor mu?
Bazılarınızın daha ikinci cümlede “Hadi oradan!” dediğini duyar gibiyim.
Bence mesele tam da burada başlıyor.
Zira bilmediğini bilmeyen birine, bilmediğini nasıl anlatabilirsiniz?
Siz daha ilk cümlenizi kurarken, o çoktan kendi cevabını vermiştir.
Oysa yılan, insanlık tarihi boyunca tek bir anlam taşımadı.
Kimi kültürlerde kötülüğün ve tehlikenin, kimilerinde ise şifanın, bilgeliğin, dönüşümün ve yeniden doğuşun sembolü oldu.
Aynı yılan…
Bir yerde şeytani bir varlık, başka bir yerde şifa ve bilgelik sembolü.
Peki hangisi doğru?
Doğruyu araştırmadan önce “Ben bunu neden doğru kabul ediyorum?” diye sormamız gerekmez mi?
Çünkü bize öğretilen kalıplar zamanla zihnimizde öylesine yerleşiyor ki onları yorum olarak değil, gerçeğin kendisi olarak görmeye başlayabiliyoruz.
Tıpkı az önce yaptığımız gibi.
Ortada hiçbir anlamı olmayan üç küçük işaret vardı. Yine de zihnimiz ona bir anlam vermek istedi.
İşte bilmediğini bilmemek biraz da böyle bir şey.
Bilmediğini bilen insan sorar, merak eder, araştırır ve gerektiğinde “Emin değilim, araştırayım, düşüneyim” diyebilir.
Bilmediğini bilmeyen insanın ise çoğu zaman soruya ihtiyacı yoktur.
Cevabı zaten vardır.
En zor, en çetin grup bunlardan oluşur.
Bir de bildiği hâlde kabul etmek istemeyen insanlar vardır.
Bazı gerçekler insanın işine gelmez.
Kabul ederse fikrini değiştirmesi, yıllardır savunduğu bir düşünceyi
yeniden değerlendirmesi gerekebilir.
Ezberini yeniden yazmak zorunda kalır.
Bunun yerine gerçeğe sırtını dönmeyi seçer.
Hadi bu gruplara son olarak bir de bilerek bilmiyormuş gibi yapanları eklersek hangi manzara ile karşılaşırız?
Gerçeği görürler ama görmek istemezler.
Duyduklarını bilirler ama duymamış gibi davranırlar.
Çünkü bazı gerçekleri kabul etmenin bir bedeli vardır.
Bütün bu gruplarla da insanın yönlendirilmesi kolaylaşır.
Bilmediği hâlde öğrenmek istemeyen, bildiği hâlde kabul etmeyen ya da gerçeği görmezden gelen insanın zihnindeki boşluğu bir başkası doldurabilir.
Bunun için her zaman bütünüyle yalan söylemek de gerekmez; gerçeğin içine yeterince doğru yerleştirmek, geri kalanını sorgulatmamak için yeterlidir.
Çünkü semboller, hikâyeler, sloganlar, korkular, umutlar ve tekrarlar hepimizi etkiler.
Bir süre sonra insan, kendisine öğretilmiş anlamı kendi düşüncesi sanabilir.
Mesele hiç etkilenmemek değil.
Mesele, etkilendiğimizi fark edebilmek.
Bunu kendi hayatımdan küçük bir örnekle anlatabilirim.
Beni ilk kimin etkilediğini bilmiyorum ama “Salı sallanır” sözüne inanıyordum.
Salı günü yeni bir işe başlamaz, başlarsam ve işler ters giderse, sebebini Salı olmasına bağlardım.
Bundan kurtulmam belki de yıllarımı aldı.
Ama bu, yüzyıllardır bize aktarılan düşüncelerin bizi nasıl etkileyebileceğini gösteren küçücük bir örnek.
Üstelik hayatımız sadece sözlerle şekillenmiyor.
Her gün gördüğümüz semboller, görüntüler, renkler, sloganlar, reklamlar, hikâyeler ve tekrar tekrar karşımıza çıkan bu mesajlar da zihnimizde iz bırakıyor.
Çoğu zaman insan bunun farkına bile varmıyor.
Bir süre sonra bize gösterilen anlamı, kendi düşüncemiz sanıyoruz.
Bana kimsenin her Salı hatırlatmasına gerek kalmamıştı.
Bir süre sonra ben kendi kendime hatırlatıyordum.
Salı kelimesi bile bir sembole dönüşmüştü.
Tehlike çanları da tam burada çalmaya başlıyor.
Bilmediğini bilmek bir eksiklik değildir.
Asıl tehlike, bilmediğini bile bilmeden kendi doğrularımızın içinde yaşamaktır.
Oysa bize bir beyin verildi.
Sadece duyduğumuza inanmak, gördüğümüzü kabul etmek ve başkalarının verdiği cevapları tekrarlamak için değil.
Düşünmek, sorgulamak, merak etmek ve gerektiğinde “Emin değilim, düşünmeliyim” diyebilmek için.
Bu yüzden bilmediğinizi bile bilmeden yaşamaya devam etmeyin.
Çünkü size verilen akıl, başkalarının doğrularını ezberlemek için fazla değerlidir.