Buna göre fıtrat esaslarına uyum ve/ya uygunluk doğal ve sosyal dengelerin sağlanması ve sürdürülebilmesi açısından kritik bir önem arz etmektedir. Bu âyetin felsefi tasavvur açısından doğurduğu karşılık şudur: şeylerin özleri/cevherleri değil ârazları, görünümleri, dış nitelikleri değişmektedir. Şeylerin ârazlarında ve dış niteliklerinde dünü ile bugünü arasında yaşanan değişim ne kadar derin ve büyük olursa olsun, müteharrik şeyin bugünkü halini dünkü hali ile irtibatlı kılan sabit bir öz/cevher vardır. Aksi halde, değişime uğramış bugünkü şey/nesne, geçmişi olmayan yepyeni bir ‘şey’ olarak var demektir. Bu mantık gösteriyor ki değişime ve başkalaşıma uğramış hiçbir şey geçmişiyle tamamen irtibatsız olmayıp sadece o şeyin özüne/cevherine dokunmayan biçim, hal ve durum değişimi gerçekleşir.
‘Hareket’ olgusu bu felsefi mantığı ile düşünüldüğünde, kendisine hareketin ârız olduğu şeyin her lâhzada bütünüyle başkalaşım göstermiş yeni bir şey olduğu iddiası o şeyin her yeni anda geçmişi olmayan yeni bir şey/nesne olmasını gerektirir ki bu iddia ve bakış, İslâmi tasavvur açısından yukarıda verilen âyette geçen “Allah’ın yaratmasında değişim yoktur” ifadesinin felsefi temeli ile çelişik bir anlam ve mantık sunuyor görünmektedir.
Sonuç olarak ilgili âyetin oluşturduğu felsefi tasavvur ile denilebilir ki “hareket” ve “değişim”, hareketin ârız olduğu şeyi kendi özünden/cevherinden koparıp çıkarmamakta; sadece o şeyin biçiminde, hallerinde ve/ya dış görünümlerinde değişim yaratmaktadır.[1]
Konusunda ilk ve tam anlamıyla bir ütopya örneği olan İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek’in, ilk baskısı 1968 yılında basılmış eseridir. Bu baskının “İthaf”ında Üstad;
“Bu eser, benim bütün varlığım, vücud hikmetim, her şeyim... Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri özgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilât”tan başka bir şey değil...
“Güzelim türkçenin “katık” tabiri ne kadar yerinde.. Gerçek gıda “nân-ı aziz” dediğimiz ekmektedir ve gerisi, ona katılmaktan kinâye “katık” tan ibaret... İçinde yüzde elliden fazla hidro-karbonat cevher bulunduran ekmek, pastaların üstündeki her türlü krema ve fantezi oyunlarına sırt çevirmiş, kuru ve yavan, fakat besleyici ve kurtarıcı fikre ne güzel remz!...” demektedir.
İdeolocya Örgüsü, 12. si EK olmak üzere 11 Bölümden ibarettir. Bunlar;
1-Adımız, Dâvamız, Mânamız
2-Doğu ve Batı Muhasebesi
3-Türk’ün Muhasebesi
4-Ana Kaynak: İslâm
5-Tarih Hükmü: Nasıl Bozulduk
6-Beklediğimiz İnkılâp
7-Beklediğimiz İnkılâbın Yönleri
8-Devlet ve İdare Mefkûremiz
9-Temel Prensipler
10-Hal ve Manzara
11-Çilemiz ve Dâvamız
Bölümlerin isimlerinden İdeolocya Örgüsü’nün bir devleti idare teklifi, bir hayâl, bir ütopya olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan olsa gerek sofranın “nân-ı aziz”inin ekmek olması gibi, Üstad’ın diğer eserleri de kendi ifadesiyle “bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilât”tan başka bir şey değil...”
Üstad, hayâlini anlattığı İdeolocya Örgüsü’nde ütopyasını, içeriden, derinliğine bakarak bir orkestraya benzetir ve; “Bir orkestra, âhengindeki terkibi ifade bütünü ve onu parça parça gerçekleştiren merkezi nizam makamiyle bir devlettir. Hasretinin devletini kuramayan, gitsin onu nağmelere tercüme ettirerek bir orkestraya şeflik etsin...” der... Biz de bu ütopyayı dışarıdan ve ufka bakarak dünyanın, hattâ bütün bir kâinatın görünen silüeti İslâm’dır diyoruz.
“Nân-ı aziz”in yani İdeolocya Örgüsü’nün bölümleri, silüetin kıvrımları olup, şefliğini Üstad’ın yaptığı orkestradaki yaylı, üflemeli ve diğer sazlar gibi tek tek en ince ayrıntısına kadar açıklanan; yönleriyle, yanlariyle, muhasebesiyle, devlet teşkilâtı ve mefkûresiyle, temel prensipleriyle hasılı hâl ve manzara ve çilemiz ve dâvamız ile ütopya halinde silüet tamamlanmakta ve İslâm hayat bulmaktadır.
Evet, Necip Fazıl en güzel örneklerini düşündüğü teklifler bütününü İdeolocya Örgüsü kitabında toplayarak siyasi kültürümüze ve siyasal tavrımıza yol göstermiştir. İnsan bakışı ile devlet bakışını birbirinden ayırarak, insanın haklarını insana ve cemiyetin hakkını kamusal dengeye bağlayarak siyasal mantığımıza da şeffaflık sağlamıştır.[2]
İdeolocya Örgüsü’nün Devlet ve İdare Mefkûremiz başlıklı 8. Faslı, Üstad’ın ütopyasını anlatan Başyüce’lik idaresidir. Bu bölüm aşağıda tablo halinde gösterilmiştir.[3] Ancak, bu ütopik tekliften önce bu coğrafyada kabul edilen ve uygulanan devlet sistemlerine kısaca bakıldığında;
Osmanlılarda Devlet Sistemi ve Hukukî Yapı: Osmanlı Devleti, teokratik ve monark bir devlet yapısına sahipti. Ancak Osmanlı Devleti’nin teokratik niteliği, Arap devletlerindeki yönetim biçiminden oldukça farklı olup, kendine özgü nitelikler taşımaktaydı. Bunun en belirgin nedeni, tipik bir İslâm devleti olmakla birlikte Osmanlı Devleti’nin, Orta Asya ve İran kültür ve medeniyetlerinin etkisi altında gelişmiş olan Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar gibi daha çok Arap dünyası dışındaki devletlerin mirasçısı olarak devlet sistemini geliştirmesiydi. Ayrıca topraklarının büyük bir bölümünün Hıristiyan memleketleri üzerinde gelişmiş olması ve fethettiği Hristiyan memleketlerdeki bazı eski uygulamaları yürürlükten kaldırmayıp fetihten sonra da sürdürmesi, Osmanlı Devleti’nin diğer İslâm devletlerindeki yönetim biçiminden oldukça farklı nitelikler göstermesine neden olmuştur. Hatta kuruluş dönemi padişahları, İslâm’ın gazâ ve cihat ideolojisini benimsemiş olmalarına rağmen, dünya işlerinde dinî düşüncelerin geniş ölçüde etkisi altında kalacak kadar tutucu davranmak mecburiyetini hissetmemişlerdir. Devletin teokratik olmasından dolayı, yürürlükte olan şeriatın yanı sıra, toplumsal ihtiyaçlardan doğan ve yaşayış biçimlerinden kaynaklanan örfî hukuk kuralları da, devletin yönetiminde önemli ölçüde etkili olmuştur. Osmanlı Devleti, şer’î hukuk (şeriat) ve örfî hukuk (kanun) olmak üzere ikili bir hukuk sistemine sahipti. Şer’î hukuk, devletin dininin İslâm olması nedeniyle uygulama alanı bulan, İslâm hukuku olan şeriattı. Esas ve belirleyici olan bu hukuktu. Ancak Osmanlılar eski Türk örf, âdet ve geleneklerine dayanan ve ayrıca fethedilen memleketlerdeki fetihten önceki uygulamaları da içine alan örfî hukuku da toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanan birçok alanda şeriatın yanısıra kullanmışlardır. Örfî hukuku oluşturan yasa ve kuralların şeriatla, yani şer’î hukuk kuralları ile ters düşmemesi gerekirdi. Genellikle padişah fermanları şeklinde ortaya çıkan ve kanûn-ı kadîm olarak isimlendirilen örfî hukuk yasa ve kurallarını Osmanlılar, devlet yönetiminde ve toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanan birçok alanda geniş ölçüde kullanmışlardır. Bu anlamda Osmanlı sultanları tamamen kendi yetkileriyle ihtiyaç halinde kural koymuşlar ve yasa çıkarmışlardır. Şeriattan bağımsız olan ve kanun diye bilinen bu yasalar, dinî değil, akılcı ilkelere dayanır ve öncelikle kamu ve yönetim hukuku alanlarında çıkarılırdı.
Kanuni Sultan Süleyman’a atfedilen, fakat gerçekte 15. yüzyılın sonlarına doğru çıkarılan kanunnamenin önsözünde, örfî hukuk kapsamında yer alan yasa ve kuralların dünya işlerinde başarılı olmak ve halkın işlerini düzene koymak için gerekli olduğu belirtilmiştir. Kâtiplerin ferman veya menşûr biçiminde hazırladıkları bu yasaların çoğunu, merkezî hükûmet, genellikle yönetim sorun ve ihtiyaçlarına çözüm bulabilmek amacıyla çıkarırdı. Vezir-i âzam veya nişancının incelemesinden sonra padişaha sunulan bu belgeler, padişahın sözlü ya da yazılı olarak onaylamasıyla yasa haline gelirdi. Bütün yasaların çıkarılışında, kimler tarafından önerildiğine bakılmaksızın, aynı işlem uygulanırdı. Tabii ki padişahın doğrudan doğruya yasa yaptığı nadir durumlar da vardı. Kanunname derlemek ya da bir yasa konusunu açıklamak her zaman devletin en üst bürokratı olan nişancının görev ve yetki alanındaydı.
Şer’î ve örfî hukukun birlikte uygulama alanı bulduğu bir hukuk sistemine sahip olan Osmanlı Devleti, monark ve merkeziyetçi bir yönetim tarzına sahipti. Bütün güç padişahta toplanmıştı. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerini elinde bulunduran padişah, devlet yönetiminde tek otorite olup, ortak olunamaz bir iktidara sahipti.
[1] BİRKAN, Onur, Bursa Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Uluslararası İlişkiler Bilim Dalı, İslam’ın Devletler Arası Güç Ve Güvenlik, İlişkilerine Bakışı: Bir Realizm Eleştirisi, Doktora Tezi
[2] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s.15
[3] a.g.e. s.109