İslâm inkılâbında siyaset, içeriye doğru sadece olmak, dışarıya doğru da bu oluşu tamimleştirmek gâyesinin gerektireceği umumi tedbir dehâsı olarak ifade edilmelidir.
İslâm inkılâbında Asyacılık, İslâmi fikriyatın, bir gün muazzam sarı ırk sahası üzerinde temelleşmesi ihtimalidir ki, dâvayı yarı yarıya halledebilir. Asrımızın şartlarına göre bu ihtimal muhale benzese de Asyacılık dâvasında istikâmet dâima budur ve rüyamız dâima bu olmalıdır.
İslâm inkılâbında, zekâttan sonra para telâkkisi, cömertlik ahlâkı, bitişiğinde aç ve muhtaç varken yemeğe oturmamak emri ve mütemadi yardım mükellefiyeti iktisadi nizâmı sağlayacaktır.
İslâm inkılâbında içtimai faaliyet, cemiyetinde fert için iş bulamamak ve nefsiyle cemiyete faydalı olmamak diye korkunç ve asrî bir “adem-i iktidar”a yer yoktur. Bu azim dâva ile muvazzaf olan devlettir; ve devlet bu bakımdan nüfusu sayısında iş dosyasına sahip, kocaman bir “müstahdemin idarehanesi”dir.
İslâm inkılâbı, başlı başına ve müstâkil ideâl kıymetinde, bütün bir teşkilât ve devlet şekli gâyesine sahiptir. Bu gâyenin ismi, “Başyücelik Devleti” ve teşkilâtıdır.
İslâm inkılâbında devlet, derin ve gerçek mü’min anlayışiyle Peygamberler Peygamberine mutlak tâbilik altında, hak ve hakikât temsilciliğinin kat’i metbuluğunu (kendisine bağlanılan) isteyen, metbuluğu büyüdükçe Hakka ve halka tâbiliği terâkki eden ve idare cihazını o cemiyetin her sahada en üstün yücelerine teslim eden, büyük, muhteşem ve yepyeni bir mefkûrenin irade ve icra mihrakıdır.
İslâm inkılâbında, zamanın tecellisindeki mekân zarureti halinde, maddi dayanak noktası olmak haysiyetini kabul ettiğimiz ve bütün darlık ve hasisliğine sed çekici ölçüleri de kendi içinde mütalâ edip onu inhisarsız bir açıklığa ulaştırdığımız sınıf, ismiyle ve cismiyle tekrarlayalım, gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır.
Tarih boyunca her inkılâp bir sınıfa dayanmıştır. Bizim dayanağımız, fikir çilesinden ve idrak ıstırabından doğar.
İslâm inkılâbının, ruhunu dökeceği kalıp gençliktir.
İslâm inkılâbında milliyet görüşü, her şeyi ana ruh vâhidine bağladıktan sonra, o ruh vâhidini en iyi aksettiren yahut en iyi aksettirmeye memur olan zarf, kalıp ve madde ölçüsü olarak da (daima bu kayıt altında) kendi ırkını mecnuncasına sever.
İslâm inkılâbında köy, küçük ve temiz bir meydan, Ortasında nefis bir cami, etrafında hendese zevkine ulaşmış, muntazam sokaklar... Sokaklarda minicik, tertemiz ve baştan başa hususi üslûplar içinde gönül açan evler... Köyün dışına doğru, kırçıl ve karmakarışık saçının her teli örülmüş bir tabiat parçası... Sanki, dağlarının taşları bile sabah ve akşam cilâlanıyormuşcasına parlak ve temiz...
İslâm inkılâbının şehrinde hudutsuz tenzih ve tecrit ruhunun mekânı olan mâbed, nihaî derecede sade; İslâm satvet ve heybetinin ifadesi olan her nevi mesken de, en salim zevk ölçüsiyle, fevkalâde ziynetlidir. Allah Resulünün “Camilerinizi sâde, evlerinizi ziynetli bina ediniz!” mealindeki hadisleri, bu fevkalâde nazik ölçünün bizzat kaynağıdır.
İslâm inkılâbında aile, tıpkı bir makinenin iyi işleyip işlemediğini muayene eden bir mühendis gibi, uzaktan ve devlet gözüyle murakabe edilmesinden ibaret, “zat-ül-hareke”liğine (Kendi-giden) kadar her ferdi ve her unsuriyle sımsıkı bir müdahale hedefidir.
İslâm inkılâbının ana prensip bakımından mektep telâkkisi şudur ki, her şey, tahsil programlarının belirteceği keyfiyet ölçüsüne bağlı olarak orta ve yüksek sınıflariyle mekteplerde yoğrulacak; ve İslâm inkılâbında mektep, dâvanın ilim ve nazariye, telkin ve terbiye plânını en canlı, en olgun şekilde bütünleştirecektir.
Mücerret keyfiyet olarak müspet bilgiler, İslâmın malıdır.
İslâmın temsil kadrosunun bütün ferini kaybettiği ve Hıristiyanî iş sahasının boyuna cilâ kazandığı son dört asrın hazin hikâyesi şudur. Batı, sadece müspet bilgilere bağlı kaba marifet imtiyaziyle Doğuyu apıştırmış, sindirmiş, yıldırmış, yumruk altında sersemletilen bir hasım gibi gittikçe aksülâmel kabiliyetinden düşmüş ve onun perişan kalbine ölümden beter bir felç illetini,, “kendini aşağı görme ukdesi”ni yerleştirmiştir. Böylece Batı, Doğuyu, kendi kendisiyle en acıklı ihtilâfa düşürmüş, kendi kendisini yıkmaya ve hiçbir şey olmamaya mahkûm kılmıştır.
İslâm inkılâbının, inandığı ve benimsediği güzel sanatlar bahsinde himaye ve fedakârlık derecesi, mukaddes dâvanın ordu teşkilâtına sarfedilecek mâna ve madde servetinden fazladır. Biri, mâna ile beraber maddede dünya ufuklarını zapta memur bulunurken, öbürü maddeyle beraber mânada gönül ufuklarını teshire memurdur. Bir vuruşta kale kilitlerini yaracak çelik kılıca karşılık, bir dokunuşta âlemlerin nüshası olan insan kalbini deşecek ateş kılıç... İslâm inkılâbının nazarında güzel sanatlar budur..
İslâm inkılâbında Şer’i mahkeme diye bir teşekkül yok, sadece ve düpedüz mahkeme vardır. Allah’tan gelen hakikatin gayrına yer olmayan noktada herhangi bir ayırd edişe de yer olamaz.
Bizde mahkeme, en alt seviyesinden en üst kademesine kadar Başyüce (devlet reisi) adına kaza icra eyler. Beraatle neticelenen haksız takibin mânevî zarar ve ziyanını devlet öder ve sebep olanları cezalandırır. Şu ölçü, taraflarca kanun itimadının ruhunu teşkil eder; “Şeriatin kestiği parmak acımaz!”
İslâm inkılâbının sıhhat ve güzellik bahsindeki fikir ve iş plânı, en başta ruhları imâr dâvasının ruha yataklık edici en haysiyetli madde olan insan uzviyetini imâr şeklinde tezahür etmiş bir şubesidir; ve bu şubenin kadrolaştırdığı cehd ve tedbirler manzumesi, topyekûn insanlığa en yeni ufuklardan birini açmaya namzettir.
Bu inkılâbın kadınları, küfür dünyasının bütün kadınlarına ve erkeklerine, İslâm üstünlüğünün, ilk bakışta aşikâr, müşahhas vesikalarından birini verecektir.
İslâm inkılâbında üreme ve türemenin iki cenahı vardır: Birincisi, içerden ve iç tedbirlerle çoğalmak, hep çoğalmak ve nihayet en titiz yetiştiricilik tasarrufunun rejimini yaşamak... İkincisi de, bu çığ’ın kitlesine, ruhî ve kavmî benzerlerini cezbetmenin iç ve dış şartlarını tamamlamak... Hem kemmiyet ve hem keyfiyette bir arada telâkki şuuru...
İslâm inkılâbı orducudur. Evet yeni Altın Ordu...
Bizde, iyileri ve kötüleriyle bütün inkılâplar orduya dayanılarak yapılmıştır.
Ordu bir oktur; onu kullanan el, aynı okun şuur merkezi subaydır; elin bağlı olduğu kafa, fikir ve hakikattir; kafaya yön verici ruhda millet ve cemiyet... Ve olanca hak ve hakikat, değer ve imtiyaz, sırasiyle ve derece derece, ruh, kafa, el ve âlete ait...
İmam-ı Rabbanî Hazretleri, müridin şeyhine bağlılık derecesini anlatırken şu teşbihi kullanır; Gasledicinin elindeki ölü gibi, nereye çevrilirse dönen insan...” Dünyada hiçbir benzetiş tâbi olunanın iradesinde erime halini bundan daha güzel anlatamaz. Bu ölçüyü başa aldıktan sonra hemen mimleyebiliriz ki, bizim anladığımız ordu, fâni şahsın değil, ebedi fikrin emrinde bu teslimiyeti ve o fikir dimağına bağlı yumruk sadakatini gösterendir.
Dünyayı imar, hakikatte, dünyayı gâye sananların değil, vasıta kabul edenlerin, yani bizim dâvamızın, İslâm inkılâbının hak ve vazifesidir.
Dünyayı evvelâ vatan sınırları içinde, sonra eşit ruh muhtevâsına sahip milletler kadrosunda, daha sonra da bütün zıt topluluklar muhitinde zafere ulaştırmaya memur, harikûlâde çevik ve ince bir plân zekâsı ve siyaset dehâsı...
KADİR DAYIOĞLU
BÜYÜKLERE MASALLAR...
Mustafa Cengiz
TARAFTAR TRANSFERİ BEKLİYOR!
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
AÇLIK SINIRI NEDİR, NASIL HESAPLANIR, NEYE YARAR?
VÜSELA ALİ-İLETİŞİM(SİZLİK)
İLETİŞİM KALABALIĞI -2
Mustafa Mete ÖZPINAR
GÜNÜMÜZDE ÜNİVERSİTELER
Ali Rıza Navruz
SADETTİN KAPLAN (Ö:11.06.2016)
Mustafa Göçer
İLERLEYELİM ARKADAŞLAR.
Mustafa Acar
TOROS'UM
Ömer Faruk Kotay
İDDİANIZ OLSUN!
Mustafa Temizer
MİLLETTEN MİLLETE UYARI!