Ve nihayet, kâinatı saran silüetin içinden gösterilen ütopyaya yönelik kimi müesseselerin özellikleri yanında asıl özlenilen insan ahlâkı ve davranışlarına yönelik açıklamalardan sonra silüetin dışına doğru kıvrımlar veren kitaplık çaptaki prensiplerin neler olduğuna bakalım:
Ruhçuluk; Büyük Doğu’nun, bütün bir vatan kurtarıcılığı çapında gördüğü ruhçuluk, ilmî ve felsefî delâleti içinde, ferdî ve içtimaî bütün mukaddesler zeminini kucakladıktan sonra, bu zeminin ufuk çizgisine de muhtaç olanıdır.
Keyfiyetçilik; Keyfiyet, zamanın, kemmiyet de mekânın ressamı olduğuna göre, şahsiyetçiliğimiz nasıl insanlar arasında ibdâ (üreten) çilesi çeken sınıfı imtiyazlandırma dâvasından ibaretse, keyfiyetçiliğimiz de, insanî verim çerçevelerini, üstün bir kıymet hükmüne bağlama işi...
Şahsiyetçilik; Gelen her inkılâp, hakkın kendisinde olduğunu iddia edecektir. Bütün tarih boyunca hiç kimse hakka zıd olduğunu söylemiş ve söyleyecek değildir. Hakka mahkûmiyet ise, hâkimiyetin tâ kendisi olduğuna göre, bizim şahsiyetçiliğimiz, hakkın en üstün kaza ehliyetini temsil edenleri hâkim kılma dâvasından başka bir şey değildir.
“Büyük Doğu”nun kafasında, bir Mebuslar Meclisi değil, bir “Yüceler Kurultayı” yaşamakta; ve bu “Yüceler Kurultayı”nın kürsüsünde “Hakimiyet milletin” levhası yerine “Hakimiyet Hakkındır” düsturu ışıldamaktadır.
Ahlâkçılık; “Kimin malını aldımsa, işte malım, gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun!” diyen Allah Sevgilisinin ahlâkı... Buna muhtacız.
Milliyetçilik; Türk ruhu dediğimiz şey, iki vahidin mecmuundan ibarettir: Biri, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, iklimlendiren iki vâhit... Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, ikincisi e bu ışık etrafında, hususi ve mahalli, bütün bir tahassüs (duygulanma) ve tefekkür seciyesidir.
Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik; Devlet emrindeki içtimai sermaye ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet (sahip çıkanlar, tutanlar, koruyanlar, kayıranlar) kanatları altında tutacaktır.
Cemiyetçilik;Fert, ulvî ve insanî cephesiyle bizim cemiyetimizin hâkimi ve feda edicisi, süflî ve hayvanî cephesiyle de mahkûmu ve feda olunanıdır.
Nizamcılık; Nizam ve nizamcılık, kalın hatlarını teker teker çizdiğimiz, bundan sonra da lif lif ayıracağımız ruhun aynasıdır; ona bakmadan ne biz kendimizi görebiliriz, ne de o, bu ruha dönmeden herhangi bir mevcudu kadrolaştırabilir.
Müdahalecilik; Bizim müdahaleciliğimiz, iman borcunu sopa, kasatura ve tokmaklaödemeye dâvet etmeyen Allah’ın şart koştuğu kalbî itikat, yâni gerçek hürriyet şartındaki sırrın dünyaya tatbiki işidir. Bizim müdahaleciliğimiz, başımızı ve ruhumuzu dayadığımız iman kökünün en mahrem lifidir.
Ve bu hâl; Bu hâl, kışırda kabuk bağlayan ve iç vecdini kaybeden sözde imanla, bir türlü iman haline gelmeyen gülünç inanışların bazı nefsaniyetlerde belirttiği tarihi yobazlıktır.
Bünyeye uymayan, bünye içinden gelmeyen ve iktisadi, içtimai, ruhi, siyasi, ana dayanağını bünyede kurmamış olan her ıslah hareketi bir Mes’ut suç, (Felix Culpa)dır.
“Hürüm!” demeye zorlanan bir fert hür olabilir mi? “Esirim!” diye haykırabilen bir insan, yukarıdaki hürden daha hür değil mi?
İdeâl, eşya ve hadiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak, hayâl ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise ideâl de kalbtir.
Her türlü oluşun iç ve dış düşmanı Yahudidir. Nebiler beşiği, üstün ırk İsrailoğulları içinden kopup fesad ve hiyanet mâdeni yeni bir kavim halinde asıl Yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen o...[1]
Yahudi belâsı bulaşıcıdır, o tıynet, içi kurtlu dağ armududur, avlayamayacağı cins, seviye, makam, memleket yoktur. Ve “bu hâl, kışırda kabuk bağlayan ve iç vecdini kaybeden sözde imanla, bir türlü iman haline gelmeyen gülünç inanışların bazı nefsaniyetlerde belirttiği tarihi yobazlıktır” ki müsebbibi kesinlikle Yahudidir.
İdeolocya Örgüsü’nde kurumsallaşan “Başyücelik Devleti”nde yaşayan hiç kimsede Osmanlı’nın özellikle son 200 yılından günümüze gelinceye kadar, yöneticilerden başlayarak sonuç itibariyle, Yahudi tarafından yerleştirilen ve giderek halka sirayet eden, “kendini aşağı görme ukdesi” kalmayacaktır.
İdeolocya Örgüsü’nde kurumsallaşan “Başyücelik Devleti”nde, “çamaşırcı Hatçe hanımın oğlu” da olsa, lâyıkiyle vezirliğe yükselince “öz evine, anne ve babasına, yani kendisine, yani Doğuya utanç ve hakaret nazariyle” bakmayacaktır.
Devletlerin hukuki varlığını yaratan siyaset ilmine konu teşkil eden yapısına bakıldığında; Egemenlik, Vatan, İktidar, Eşitlik ve Diplomatik ve Ticari Münasebetlerin ön plâna çıktığı görülmektedir. Bunlar;
Egemenlik; İbn-i Haldun’a göre, kendi iradesini onun iradesi üzerine tatbik ve infaz edecek harici herhangi bir kudretin adem-i mevcudiyeti, yani müstakil ve hükümran oluşu, belirtilmektedir. Kısaca bir devletin gerek içişleri ve gerekse dışişlerini, herhangi bir dış güç tarafından ne inceleme ne de karışma olmadan kendi afına yürütmesi kabiliyetidir.
Vatan; Bir devletin zorunlu varlık karinelerinden biri de sınırları belirlenmiş topraktır. Şer’i Şerifte dâhi bazı ibadetlerin edasında farklılıklar vardır.
İktidar; Hükûmet ile aynı anlamda kullanılır. İktidarın iki esaslı dayanağı vardır. Nüfus, insan kaynağı ve İnsan kaynağının ve devletin malı ve mülkünün tümü. Her devletin tebaasından olabilmek ve tebaalığı kaybetmek kanunlarla belirlenmektedir.
Eşitlik; devletler eşit statüdedir. Kurallarda mütekabiliyet esastır. İkinci olarak, devletin kanunlarının tebaasına eşit uygulanmasını ifade makamında kullanılmaktadır. Adalet bir ülkedeki yaşama güvencesidir. “Adalet, hakkı ‘mavuzua leh’ine, lâyık olduğu yere koymaktır.
Diplomatik ve Ticari Münasebetler; diplomatik temsilde elçi gönderme ve elçi kabul etmekle başlayan ilişkilerle bir barış ve bilgi ağı örmektir. Elçi ve konsolosluklar aracılğiyle de yardımlaşma ve ticaret kurallarını koymaktır.[2]
“Başyücelik” devletinde alabildiğine serbest fert mülkiyetine karşı, ferdi ve mülkiyeti varabildiğine içtimaileştiren ve bu mefkûrevî kıvamı kıyamete kadar temin kudretinde olan iki kapı halinde biri âmir ve öbürü mâni, iki kurtarıcı ve erdirici şart: Birinin farz ve öbürünün haram oluşiyle Zekât ve Faiz. İslâmın uygulanmadığı sistemlerde yeryüzünü ve üstündeki değerleri insanlara dağıtma şekli denebilecek mülkiyet konusunu Üstad, zalimce yapıldığı için çözülemediğini anlatır.
[1] Kral Süleyman’ın ölümünün ardından krallık kuzeyde İsrâil, güneyde Yahuda krallıkları olmak üzere ikiye bölünmüştür (m.ö. 931). Güneydeki Yahuda ve Bünyamin kabileleri Kral Süleyman’ın oğlu ve halefi Rehoboam’a bağlılıklarını devam ettirirken reform taleplerine karşılık bulamayan kuzeydeki kabileler Efraim kabilesinden Yeroboam’ı kral seçerek bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir (I. Krallar, 12). İsrâil kabilelerinin bu tutumu Yahudi geleneğinde Tanrı’nın, krallığı Dâvûd soyuna tahsis etmesine karşı baş kaldırı şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim Ahd-i Atîk’teki anlatıma göre bölünmüş krallık döneminde gerek Yeroboam gerek sonraki İsrâil kralları, dönemin peygamberlerinin bütün uyarılarına rağmen Tevrat öğretisinden sapmış ve politeist uygulamalara yönelmiştir (I. Krallar, 18-19). İsrâil Krallığı ilâhî ceza olarak Asurlular tarafından işgal edilip yıkılmış ve İsrâil kabileleri sürgüne gönderilmiştir (m.ö. 722-721). Bu sürgünle birlikte yahudi geleneğinde “kayıp on kabile” efsanesine dönüşecek şekilde, güneydeki Yahuda ve Bünyamin kabileleriyle Levililer dışında kalan İsrâil kabilelerinin varlıklarının sona erdiği kabul edilmiştir. Sâmirîler diye bilinen ve Yahudi toplumuna dahil edilmeyen grubun kökenleri de bu döneme dayandırılmaktadır. (M. Kasap, Ayrık Otu, Kayseri Kültür ve Eğitim Vakfı, Yayın No:41, Netform Matbaacılık A. Ş. Haziran 2024)
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
YOK ETMEK ZORBALARIN VE CAHİLLERİN İŞİDİR!...
Faruk Ergan
ZOR BE DOSTUM.
Mustafa Cengiz
ATEŞ HATTI’NDA KRİTİK BULUŞMA…
KADİR DAYIOĞLU
CHP (2)
Mehmet Kasap
BİR ÜTOPYA VE DİSTOPYA ÖRNEĞİ; “İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ” VE “BİZ” “İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ”-15
Mustafa Mete ÖZPINAR
YARADANI ZİKRETMEK
Ali Rıza Navruz
BİR SUSAMIŞIN ARDINDAN
Mustafa Göçer
AĞAÇ DEDE: FİDAN DİKME FAALİYETİ: PINARBAŞI
Süleyman Kocabaş
OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE 1878 – 2025 BÖLÜCÜ İŞBİRLİĞİ SÜRECİ
Ömer Faruk Kotay
BİR AŞK HİKÂYESİ…