Pisagor’dan sonra bilgelikle nitelendirilen Sokrates, felsefeyi Pisagor’dan almış ve felsefe disiplinlerinden yalnız metafizikle yetinmiştir.
Socrates’ten sonra Platon bilgelikle nitelendirilmiştir;… Sokrates’in yolundan giderek o da felsefeyi Pisagor’dan almıştır…
Platon’dan sonra bilgelikle nitelendirilen kişi Aristoteles’tir… Felsefe öğrenmek üzre yirmi yıla yakın Platon’un yanında ders aldı… Bu beş kişi bilgelikle anılmış, bunlardan sonra hiç kimseye bilge adı verilmemiştir.
Anılan anlayışa dayanan Gazâlî bile el-Munkiz min ed-Dalâl’inde filozofların hakka yaklaşan düşüncelerinin peygamberlerden ya da sufilerden esinlendiklerini söylemekte ve kimi bilimlerin varlığını peygamberliğin kanıtı olarak göstermeye girişmektedir. Nitekim o, şöyle demektedir: “Onun (peygamberlik) olurlu olduğunun kanıtı, var oluşudur; var oluşunun kanıtı ise, tıp ve astronomi bilimi gibi, evrende akılla elde edinilmesi düşünülemeyen, bilgilerin varlığıdır. Anılan bu iki bilimde araştırma yapan kimse, bunların ancak, vahiy ve tanrısal yardımla idrak edilebileceğini zorunlu olarak bilir. Bu bilimlerin deneyimle elde edilmesi imkansızdır. Yıldızlarla ilgili öyle olaylar vardır ki, bin senede bir meydana gelir. Şu halde, bu deneyimle nasıl elde edilsin? İlaçların özellikleri de öyledir. İşte bu uslamlama ile anlaşılmıştır ki, aklın idrak edemeyeceği, (deneyimle elde edilemeyen) bu şeylerin anlaşılmasında, bir yolun olması imkan dahilindedir. Bu da peygamberlikle kastedilen vahiy yoludur.”[1]
Efendi Hazretleri devam ediyorlar:
“Kur’an’ın yüksek hükümleri iki kısımdır:
“İtikadî kısım; yani kalbin tasdikine, rızasına, beğenmesine ve sevmesine müteallik hükümler... Bunlara itikad hükümleri denir ve bunlardan kıl kadar inhiraf (eğilim, eğilme, sapma) sadece küfürdür, ebedi azabı muciptir. Bu cihet kalbin işi olduğundan, kimsenin ona müdahale ve nüfuzuna mahal yoktur.
“Bu nevi hükümlerden kıl ucu kadar uzaklaşmak, onlar üzerinde tereddüt ve kararsızlık, onlara karşı inkâr ve istihkar, (aşağılama, aşağısama, hor görme) istihfaf (küçümseme, horgörü). ve istihza, (alay) onları sevmemek, beğenmemek, zaman ve makâna tatbik imkânından mahrum saymak, ebediyyen mahvolmayı gerektirir. Bu suretle en küçük bir tereddüt ve rızasızlık gösterenler tamamen küfre girerler; ve İslâmlık izhar edip Kur’an okusalar, namaz kılsalar, oruç tutsalar, zekât verseler, hacca gitseler de gene kâfir kalırlar.
“Kur’an’ın ikinci kısmı Fıkıh hükümleridir ki, bu da dört kısımdır;
“İbadet, Muamele, Nikâh, Ceza...
“İbadet kısmına bilcümle ibadetler ve onlara ait şekil ve ölçüler girer. Muamele kısmına bilcümle mala ait ölçüler, helâl ve haram hükümleri, alış veriş şekilleri girer. Nikâh kısmına evlenme, ayrılma, nafaka ve bu bahis etrafındaki sair ölçüler girer.
“Ceza kısmı; öldürme, yaralama, şeriat emriyle olur.
“Suçluya merhamet etmek, onu affetmek asla caiz değildir.
“Ancak, katil hadisesinde iki nevi hukuk vardır. Birisi Allah’ın yaptığı binayı yıkmak, Allah’ın hakkı; diğeri de varislerin hakkı. Hükûmet, eğer vârislere ölünün diyetini vermek suretiyle kendilerini râzı ederse onların hakları artık sâkıt (düşen, düşmüş. geçersiz olmuş, eski önemi kalmamış) olur. Bununla beraber Allah hakkı bâkidir. Bu kaidenin menşeini ifade eden Kur’an ölçüsü şudur;
“-Bir kimse bir mü’mini kasten katlederse onun cezası Cehennemdir.”
“Bu suretle, kast olmayan katilde kısas icap etmez ise cezası yine müebbed veya muvakkat hapistir. Bu dahi büyük bir cürümdür. (suç). Cezasını da dövme, sövme, çalma, şarap içme, zina, şenî fiil, iftira, yol kesme, eşkıyalık ve buna benzer suçların dünyevî ukûbeti (cezası) tâyin eder.
“İbadet kısmından başka bu üç bahse son zamanlarda İslâmî Hukuk İlmi adı verilmiştir.
“Cezaların infazına asaleten Allah tarafından Peygamberimiz memurdur. Bu noktaya şehadet eden Kur’an hükmünün meâli;
“-Halk arasında hüküm icrasına sizi (Peygamberi) memur ettim. Benim emrime uyarak hüküm verin! Siz bu hususta heva ve hevesinize uymayın!”
“Herhangi bir şahıs, birini katil kasdiyle öldürür ve bu fiili de şer’an sabit olursa, o şahsa verilecek ceza ölümdür. Suçlu, kurbanını ne türlü öldürmüşse, kendisi de o şekilde öldürülecektir. Bu fiilin icra ve infazına hükûmet memurdur; ancak onu hükûmet reisi tâyin eder. Bu tâyin ve karar ise gayet muhkem, doğru ve yerinde olacaktır. Bu reyi vermekte hükûmet reisi veya ona vekâleten ehil olan kimseler müstakildir. Kimse bu reylerde ortak olamaz. Cezanın keyfiyet ve kemmiyetini bizzat kendileri tertip ve tâyin ederler.[2]
İdeolocya Örgüsü için “kimse farkında değildir ki aynı zamanda İslâm’ın bu coğrafyadaki arkeolojik[3] ifadesidir, diyerek Üstad’da Medeniyet Tasavvuru’nun 1939 yılında yazdığı yazılarının birisinde (Avrupalı Olmamak Şerefi)[4] “.. Benim kafamda Asyacılık, eski Yunan’dan beri seyrini, istihalelerini (değişikliklerini) bildiğimiz Avrupa Medeniyeti dışında ve ona rakip ayrı bir medeniyet tasavvurudur. Bütün peygamberlere ve ruhi fenomenlere yataklık eden büyük Asya, şenliği tükenmiş mazisiyle olduğu kadar, onu zenginliklere boğacak şahsiyetli oluşların dâvet edeceği istikbaliyle de ayrı ve tam bir varlıktır.” ifadesi gösterilmektedir. Öte taraftan İdeolocya Örgüsü’nün temel mantığının, onun, İslâmî ruhun değişmezliğini merkeze alıp, tüm dünyayı değişkenler olarak tahlil edip terkiplere kavuşturmasıdır. İdeolocya Örgüsü veya Büyük Doğu, donmuş bir kalıp, şablonlar kümeleri değildir. Bunu ancak idrak yolları iltihaplanmamış olanlar anlayabilir.[5]
Bundan sonra bir ütopya örneği olarak İdeolocya Örgüsü, bölüm bölüm kendisini açıklayacaktır.
[1] Yrd.Doç.Dr. Hasan Aydın Doğu Ve Batı Felsefesinde Altın Çağ Mitleri OMÜ Sinop Eğitim Fakültesi
[2] Arvasi, Esseyyid Abdülhakim, Rabıta-i Şerife, Büyük Doğu Yayınları 56, 15. Basım 2012, s.126 Rasim Özdenören’in bütün bunları bildiğini sanıyoruz, belki onu da “İslâm aslında apiriori bir devlet düzeni öngörmemesine rağmen..” şeklinde İdeolocya Örgüsü’ne eleştiriye “sevk eden sebepler vardır.”
[3] Arkeoloji, sözlükte, Eski çağlar, geçmiş olaylar bilgisi olarak açıklamasına bakılınca, İslâm’ın bu topraklarda üstünün bir dönem örtüldüğü ve sonradan yeniden yaşandığı gibi bir düşünceye kapılanabiliniyor, oysa İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretlerinin Dâr-ül İslâm tanımına göre bu ifade biraz kekremsi kalıyor sanki!. Öte yandan türünde ütopya halinde bir ilk olması, aynı zamanda ‘İslâm’ın bu coğrafyadaki arkeolojik ifadesidir,’ görüşü; mevcut idare şekline muhalefeti ile İdeolocya Örgüsü’nün yayım zaman ve zemini göz önüne alındığında müspet mânada farklı bir niteleme sayılabilir. (m.k.)
[4] 28 Eylül 1939 günlü yazı “Kendi hesabıma diyorum ki, Avrupalı olmamanın şerefi bana yeter!” cümlesiyle bitiyor. (m.k)
[5] Düzenli, Yahya, vefatının 24. yılı münasebetiyle Yahya Düzenli ile sıradışı bir Necip Fazıl sohbeti. Sorular Uğur Polat