Siyasetçi, Satıcı ve Haberci: Yalanın Üç Hali

Nilgun Batıyeli

17-08-2026 11:23

Yalanın hayatımızdaki yerini hiç düşündünüz mü?

Sandığımızdan çok daha büyük ne yazık ki!

Kimi zaman bir siyasetçinin ağzından çıkar, kimi zaman bir satıcının dilinde şekillenir, kimi zaman da bir haberin içine yerleştirilmiş olur.

Şekli değişir ama sonuç çoğu zaman aynıdır:

Gerçeğin üzeri örtülür.

Peki insanlar neden yalana başvurur?

Aslında yalanın da kendi içinde farklı halleri vardır.

Bazen insan söylediği şeye gerçekten inanır.

Bazen gerçeği bilir ama inanmak istediği şeyi gerçeğin yerine koyar.

Bazen de gerçeği bütün açıklığıyla bildiği halde, bilerek ve isteyerek yalan söyler.

İlkinde yanılgı vardır.

Kişi, kendi kurduğu gerçeğin içinde yaşar.

Başlangıçta gerçekten inanıyor olabilir; ancak bir sonuca ulaşma isteği, zamanla gerçeği görmek istediği biçime dönüştürmesine ve bu uğurda yalanlara başvurmasına neden olabilir.

İkincisinde tercih vardır. Gerçeğin ne olduğunu bilir ama kabul etmek istemez.

Onun yerine inanmak istediği şeyi koyar ve zamanla buna kendisini de başkalarını da inandırmaya çalışır.

Üçüncüsünde ise bilinç vardır.

Kişi gerçeği bilir, söylediğinin doğru olmadığının farkındadır ama yine de belirli bir amaç uğruna yalan söylemeyi tercih eder.

Yani yalan bazen bir yanılgının, bazen bir tercihin, bazen de bilinçli bir çıkarın sonucu olabilir.

Sorun da burada derinleşmeye başlar.

Çünkü yalan yalnızca söyleyenin ağzından çıkmaz.

Bazen onu duyan, ona inanmak isteyen ve hatta gerçek olmadığını bildiği halde savunan insanlar sayesinde yaşamaya devam eder.

Peki bütün bu farklı yalanların ortak noktası nedir?

Cevabı aslında oldukça basit: Bir amaca ulaşmak.

Kimi inandığı şeyi kabul ettirmek ister, kimi inanmak istediği şeyin gerçek olduğuna kendisini ve başkalarını inandırmak, kimi de gerçeği bildiği halde bundan bir çıkar elde etmek ister.

Yani yöntem değişse de hedef çoğu zaman aynıdır: İstenen sonuca ulaşmak.

Siyasetçi için bu oy, güç veya iktidar olabilir.

Satıcı için satış ve kazanç olabilir.

Haberci için ise işin rengi çok daha farklıdır.

Çünkü haberci yalnızca bir şey söylemez.

İnsanların bir olay hakkında ne düşüneceğini, neye tepki göstereceğini ve kimi haklı ya da haksız göreceğini de etkileyebilir.

Bir siyasetçi kendi adına konuşur.

Bir satıcı kendi ürününü satar.

Haberci ise çoğu zaman başkasının adına konuşur.

Belki de yalan haber yapmak bu yüzden en kolay yollardan biridir.

Başkasının söylediğini aktarır, başkasının iddiasını haberleştirir, başkasının sözünü manşete taşır.

En azından bunu savunur.

Böylece söylediğinin sorumluluğunu da kolayca başkasının üzerine bırakabilir.

Oysa haberci tarafından aktarılan bilgi, çoğu zaman toplumun gerçeğe açılan penceresidir.

Sorumluluk da burada devreye girer. 

Bir siyasetçi yalan söylediğinde kendi sözünün sorumluluğunu taşır.

Bir satıcı yalan söylediğinde müşterisini yanıltır.

Bir haberci gerçeği çarpıttığında ise yalnızca bir kişiyi değil, gerçeğe ulaşmak isteyen binlerce insanı yanıltabilir.

Üstelik gerçeği çarpıtmak için mutlaka açıkça yalan söylemek gerekmez.

Bazen doğru bilgileri seçerek yanlış bir bütün oluşturmak yeterlidir.

Bir olayın yalnızca bir tarafını anlatmak, diğer tarafın sözünü hiç vermemek, önemli bir ayrıntıyı haberin dışında bırakmak ya da kullanılan başlıkla okurun dikkatini belli bir yöne çekmek...

Bunların her biri, gerçeği değiştirmeden algıyı değiştirebilir.

Elbette bütün gazetecileri, televizyoncuları, sunucuları aynı kefeye koyamayız.

Gerçeğin peşinden giden, baskıya rağmen doğru bildiğini yazan, farklı görüşlere yer veren ve mesleğinin sorumluluğunu taşıyan gerçek gazeteciler de vardır.

Onların varlığı olmazsa olmazdır. Sorun, haber verme gücünü gerçeği aydınlatmak yerine karartmak için kullananlardır.

Çünkü bir gazeteci için en büyük tehlike, söylediği bir yalanın ortaya çıkması olmayabilir.

Asıl tehlike, doğru cümleleri kullanarak yanlış bir gerçeğe inandırabilmesidir.

Ve bence nedeni ne olursa olsun yalanın en ustaca kurulmuş hali budur:

Sana yalan söylemeden, gerçeğin tamamını söylememek veya çarpıtmak.

Ama bütün bunların yanında bir de yalanı satın alanlar vardır.

Siyasetçinin söylediğini oyuyla, satıcının sunduğunu parasıyla, haberin oluşturduğu algıyı ise ilgisiyle, paylaşımıyla ve sorgulamadan kabul edişiyle satın alanlar...

Çünkü bir yalanın yaşamaya devam edebilmesi için yalnızca söylenmesi yetmez.

Birilerinin onu satın alması, kabul etmesi veya savunması gerekir.

Kimi gerçekten kandırıldığı için satın alır.

Kimi inanmak istediği için.

Kimi ise doğru olmadığını bildiği halde işine geldiği için.

İşte burada sorumluluk yalnızca yalanı söyleyene ait olmaktan çıkar.

Bize düşen, duyduğumuz her sözü sorgulamak; bize sunulan her bilgiyi gerçeğin kendisi sanmamak ve özellikle de hoşumuza giden bir şey söylendiğinde daha fazla düşünmektir.

Çünkü bazen gerçek, söylenenlerle değil, söyleyemeyenlerle kaybolur.

Bütün bunların bize nasıl bu kadar kolay satılabildiğini düşünüyor musunuz?

Siyasetçinin tutmayacağını bildiğimiz vaatlerine, istikbalimizi karartacağını bile bile inanmayı mı?

Ayakkabının ayağımıza küçük geldiğini bildiğimiz halde, derisinin güzelliğine kapılıp zamanla genişleyeceğini düşünmeyi mi?

Yoksa bir haberin içindeki tek bir cümle bize cazip ve inandırıcı geldi diye, aynı sayfadaki geri kalanları sorgulamadan kabul etmeyi mi?

Adama “En iyi yalanın neydi?” diye sormuşlar
Düşünmüş ve cevap vermiş:
“Ben hiç yalan söylemem.”

DİĞER YAZILARI TARIM VE HAYVANCILIK – GELECEĞE ŞANS TANIMAK 01-01-1970 03:00 BİLMEDİĞİNİ BİLMEMEK 01-01-1970 03:00 TOPLANTI 01-01-1970 03:00 Zamanın Eskitemediği Doğrular 01-01-1970 03:00 Okur Metinlerde Ne Arıyor? 01-01-1970 03:00 Ne Yiyorduk, Ne Yiyoruz, Yarın Ne Yiyeceğiz? 01-01-1970 03:00 Kıbrıs Barış Harekâtı'nın.. Unutturulmak İstenenleri 01-01-1970 03:00 PANDORA'NIN EMANETİ: UMUT 01-01-1970 03:00 15 Temmuz: Hatırlamak mı, Kutlamak mı? 01-01-1970 03:00 HER ÇAĞIN KRONOS'LARI VARDIR 01-01-1970 03:00 BİR ROMAN KARAKTERİ NASIL HAYAT BULUR? 01-01-1970 03:00