Tatvan'dan ilginç bir anı:
1988 yılı içinde şubat ayında başvurulan il dışı tayin istekleri iptal edildi. Yeniden tayin isteme hakkı verildiğinde haziran ayları ortasıydı. Tayin istemede kararsız davranıyorduk. Daha önce iki kere tayinimiz Kayseri’ye çıkmı, yolu-izi olmayan bir köye atmamız yapıldığında iptal ettiirip Tatvan’da kalmıştık. Kayseri’ye atansak, bizi yine bir dağ başına vereceklerdi.
Tatvan Yoncabaşı Köyü İlkoku öğretmeni Hüseyin Söğütlü, Mimarsinan Belediye Başkanı Bekir Söğütlü’nün oğlu eşi ile bize gelmişti. Kendisi tayin isteyecekti, bize de takılıyordu:
— Ahmet ağabey, tayin isteyebilmek için mangal gibi yürek gerekir, dedi.
Artık ANAP, ülkede eriyor, 1988 yılı mart ayında yerel seçimler yapılacaktı. Şimdilik Anap’ın devlet dairelerindeki kadroları iş yapabilirdi. Seçimlerden sonra, bu kadar etkili olamayacaklarını biz de biliyorduk.
Hüseyin’e babası ile konuşamasını, bizi iyi bir yere tayin yaptırıp yaptıramayacağını sormasını istedim. Gelen haberde nereyi istiyorsak yaptırabileceğini bildirilince tayin istedik.
Ağustos ayı içinde bir gün Mal Müdürü Hayri Doğan, İcra Müdürü Mustafa Yalçın ile bahçemde yetiştirdiğim mısırlardan yiyorduk. Ben Ahlat’da yaptırdığım evinin işleri ile uğraşırken, Hayri Bey Taaatvan’da ehliyet almıştı. Ben de ehliyet için can atıyordum ama direksiyon başına hiç oturmamıştım. Hayri Bey de anlattığına göre kendisi de benim durumumda olup torpil ile almıştı. Hayri Bey’in bana da torpil olmasını söyledim. Trafik komiserine söyleyeceğine söz verdi.
Evraklarımı tamamlayıp, başvurumu yaptım.
Eylülün ikinci haftasında sınava girdim, sınav işlerine bakan polis memuru Yozgatlı olduğundan bana “hemşehrim” diye sahip çıkıyordu. Bu memur, öğleden sonra okulu arayarak sınavda başarılı olamadığımı söyledi. Şaka yaptığını biliyordum, sonra sınavda en yüksek puanı benim aldığımı, doksan yedi puan ile birinci olduğumu müjdeledi.
İkindileyin Tatvan Mal Müdürlüğü’ne uğradım. Müdür Hayri Bey’e: “Hemşehrim, direksiyon yazılı sınavından doksan yedi puan alarak yazılıyı kazanmış bir şoför adayı var karşında” dedim. Direksiyon sınavına girecek olan komiseri arayarak yarınki sınavda bana torpil olmasını istedim.
Hayri beyin adamı kırk beş günlük izne ayrılmış, yerine tanımadığı bir karakol komiseri gelmişti. Hayri Bey’in yapacak bir şeyi kalmamıştı. “Hemşehrim, hele sen sınava gir bakalım. Bu sefer alamazsan gelecek sefere komiseri ayarlarım” dedi.
Torpil işi böylece yattı.
Kayseri’ye tayin istemiştik, çıkma ihtimali çok fazla diye ümit ediyorum. Ancak bu sınavı kazanamazsam, bir ay daha görevden ayrılamayacağım.
Bir araç kiralayarak vites takmayı, direksiyon tutmayı öğrenmeye kalktık. Yarım saatlik çalışmada direksiyon tutmadan başka bir şeyi öğrenememiştim. Vitesleri rastgele atıyor, hangisinin kaçıncı vites olduğunu bilmiyordum. Başladığım viteste gaza basarak sadece hız yapabiliyordum.
Sabahleyin piste gittim, emniyet müdürlüğü’nün çaycısı da sınava giriyordu. Onunla sohbet ederken bir polis arabası geldi. Arabadan inen bir memur, arkadaki kapıyı açarak selama durdu. Sivil giyimli, kısa boylu bir adam indi. Elinde telsizi var, durmadan da sakız çiğniyordu. Bu kişiyi ilk defa görüyordum. Çaycıya sordum:
— Kimdir bu adam?
Çaycı:
— Aman! Yeni gelen Emniyet Amirimiz. Hiç birimiz ehliyeti alamayız.
Artık benim de umutlarım iyice tükendi.
Birkaç telsiz konuşmasından sonra amir, sınavın başlatılması için emir verdi. Evrakları elinde bulunduran şahsa benim evrağı en sona bırakmasını söyledim. “Birkaç kişiyi sınav eden amir belki o zamana giderdi de komiserden torpil yapması için rica ederim diye düşündüm.”
Çaycının dediği oluyordu galiba, direksiyondan inenlerin hiç moralleri yoktu. Ve her inen adayın arkasından amir şöyle diyordu:
— Olmaz yahu! Böyle olursa bunlardan kimse kazanamaz…
Benden bir önceki otomobile bindi, arabayı çalıştırıp gaza bastı. Önde oturan polis el firenine aşağı indirdi. Önceki aday el frenini çekerek stop etmişti. Bunu gören amir polise kızarak onu da abradan aşağıya indirdi.
Amir gitmeden sıra bana geldi, evrakı eline alan amir beni çağırıyordu:
— Haydi, hoca bin bakalım.
Koltuğa oturdum, aynayı kendime göre ayarlıyor gibi yaptım. Kontağı çevirerek arabayı çalıştırdım.
Birinci vites ile kasisli toprak yolda gidiyoruz. Amir durmadan bana trafikten sorular yöneltiyordu. Cevapları verdikten sonra ona şöyle söyledim:
— Amirim, bu soruları dün yazılıda cevapladım.
Benimle şaka ediyordu. Tekrar sordu:
— Siz çocukları sınavda nasıl terletiyorsunuz! Şimdi de sıra bende. Doksan yedi puanı nasıl aldın? Yoksa kopya mı çektin hoca?
Bir öğretmene bu soruların zor olmadığını söyledim.
Bana yediden sormaya devam etti:
— Firenin patlarsa ne yaparsın?
Sorunun cevabını verdim:
— Vites küçülterek el frenini çeker dururum.
Amir cevap değil, uygulamamı istiyordu. Bense sadece cevabını biliyor, uygulamayı beceremiyordum.
Yolun sonuna geliyorduk, amirin sesi yeniden duyuldu:
— Bana anlatma da uygulamayı yap hoca!
Yapamıyordum, bunu anlayınca da:
— Dön hoca dön. Olmadı, biraz daha çalış da sonra gel, dedi.
Aynı vitesle hız kesmeden bir dönüş yaptım ki, arabanın içindekiler, fırtınaya tutulmuş ot gibi yana yattılar.
Arabadan aşağıya inerken amire tekrar ehliyeti vermesi için rica ettim. “Olmaz” diyordu, bir dahaki sefere çalışıp gelmemi söylüyordu.
Aradan dört gün geçmişti. Mal Müdürlüğü’ne gittim, içeride Hayri Bey ile sohbet ederken emniyet amiri iadeyi ziyarete geldi. Hayri Bey’e benim kim olduğumu sordu. Müdür cevap vermeden önce ben atıldım:
— Geçen sınavda ehliyetini vermediğiniz öğretmen.
Güldü ve:
— Haaa! Hoca o sen miydin? Dur sana bir soru sorayım da bilirsen ehliyetini veririm, dedi.
Ciddi bir soru sorulacak diye tüm dikkatimi toplayarak dinlemeye başladım.
— Fatih Sultan Mehmet Zamanında İngiliz Kralı ziyarete gelmiş. Sultan, krala şöyle demiş: “Kral hazretleri, böyle sık sık ziyarete gelin de ülkelerimiz arasında dostluklar pekişsin. Kral da Fatih’e şöyle cevap vermiş: Eğer beni gemi ile ayda bir kere gezdirirsen gelirim. Fatih bu isteği kabul etmemiş. Neden?”
Aklıma birden geldiği gibi cevap verdim:
— İngiliz Kralı, Fatih Sultan Mehmet’ten, kendisini gökteki Ay üzerinde gemiyle gezdirmeyi istediğinden kabul etmemiş.
Emniyet amiri:
— Bu soruyu bildin. Bir daha soracağım bunu da bilirsen ehliyeti aldın demektir. Seni son teknoloji ile donatılmış bir otomobile bindirerek her yanı cam olan bir odaya koydum. Camı kırmadan bu otomobil ile dışarıya çıkabilir misin?
O ana kadar cevabını bilmiyordum. Yine aklıma nasıl geldiyse düşünmeden cevap verdim:
— Işık hızı ile çıkarım.
Bu soruyu da doğru cevaplamıştım. Artık ehliyeti hak ettiğimi söylerken bir soru daha soracağını söyledi ve ilave etti:
— Otomobil ile çok uzun bir tünele girdin, teröristler oraya dinamit döşemişler. Sen girince fitili ateşlediler, sen tünelden çıkmadan dinamitler patlayacak. Oradan kurtul haydi…
Düşünüp, taşındım ama bir cevap bulamadım. Kendisinin cevaplamasını istedim. Şöyle dedi:
— Arabamı sağa çeker, inerek fitili keserim!
Ben üç sorudan ikisini bildiğimi, ehliyeti hak ettiğimi ifade ederken o da öbür sınava biraz daha çalışıp gelmemi söylüyordu. EN İLGİNÇ KISIM BUNDAN SONRASI, DEVAM EDECEK... Devam Edecek