Belirli sebeplerle bir süredir ara verdiğim yazılarıma bir insanlık meselesi sebebiyle yeniden başlıyorum.
İnsanî ve vicdani bir görev hissi ile yazılan bir yazı bu. Son yüzyıllarda "Kan ve Ateş" in yükseldiği coğrafyanın içinde bir sığınma kampında yaşanılan acı verici bir duruma maruz kalanlar için yazılan bir yazı bu.
Kendisini ateş altında kalan masum...
Gücünün seviyesi sınırlı...
Duyguları ve canı yanan insanların yerine koyan bir insanın yazısı bu.
"Kaybedilen İnsanlık İçin Bir Ömür Boyu Yas" yazımın bir devamı gibi düşünebilirsiniz bu yazımı.
Biraz geç kalınmış da olsa yakın zamanda çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere yapılan en vahşi zulme çaresiz bir tepki bu.
Neden burada çocukları ve kadınları ön plana çıkardığımı düşünebilirsiniz.
Bir inanç, bir vicdan ve günümüzde belki de yaşatan sayısı az olsa da bir toplumsal kimlik geleneğini benimseyenlerin mensubu olarak çocukları ve kadınları ön plana çıkarmayı tercih ettim.
Erkek de bir insandır ama erkeğin doğası, erkeğin ruhsal ve fiziksel gücünü hesap ederek çocuk ve kadınlar ile bir tutmadığım için de çocuk ve kadınları ön plana çıkarıyorum.
Bir de diyorum ki kadın ve çocukların duyguları ve canının yanma seviyesi olgun erkekler ile bir olmadığını düşünerek ön plana çıkarmam da başka bir sebep.
Burada şahsi bir adaletin varlığı söz konusu.
Burada prangalılar başlığını koymamın da bir sebebi var.
Haksızlık ve adaletsizliğe karşı sınırları içinde bir gücü olup da güç birliği yapmayarak zulüm karşısında ciddi tepki vermeyenlerin bir veya birden fazla prangası olduğunu düşündüğüm için bu başlığı tercih ettim.
Kan ve Ateş in yükseldiği coğrafyada birliği bozanların çizdiği sınırlar içinde yöneticilere de mi sınırlar çizildi yoksa.
Olduğun yerden ayrılma, çizdiğimiz sınırlar içinde sınırlarını aşma mı dediler onlara. Kendi iyiliğini, refahını, sınırlar içindeki sorumluluğunu ve iç düzeni koru mu dediler onlara.
Sana ne ve bana ne' ci mi ol dediler.
Bir olumsuz durumda bütün bir insanlık muhatap iken bu muhataplık için yakınlık derecesinin de ön planda olması gerekmez mi?
İnanca dayalı yakınlık, soy, kültür ve dil yakınlığının bir veya birden fazla topluluk için bir bağ ve bir yakınlık unsuru olduğunu düşünebiliriz.
Burada geçmişten gelen ortak coğrafya ve ortak tarih yakınlığı da söz konusu.
Bütün insanlar arasında vicdan, merhamet, adalet, hak ve hukuk gibi birden fazla unsura da sahip olma meselesi. Burada " sahip olma" kelimesine de dikkat çekmek isterim.
Bu kelimeyi de derinlemesine ve detaylı olarak düşünülmesini rica ederim.
Burada aynı zamanda birlik ve beraberlik olgusu ve bu olgunun getirdiği güçle bir coğrafyada ki huzur, düzen ve refahın varlığı da önemli.
Bu varlığın da bir getirisi ve bağlantısı da var.
Bütün bir insanlık içinde geçmişten günümüze belirli insan toplulukları için zulüm, soykırım, vahşet, haksızlık ve adaletsizliğin varlığını düşünüp adaletsizlik de yapmak istemem.
Bu ayrı bir boyut olduğu gibi zulme uğrayanlar ile bağlarımızı düşünüp inkârcılık da yapmak doğru değil.
Doğu Türkistan, Arakan, Myanmar gibi zulme uğramış topluluklarla dinî ya da millî bağlarımız olup bunlar için de tepki göstermenin bir doğruluk olduğunu düşünürken zulmün derecesine göre de tepkinin de derecesinin yüksek olması gerekmez mi?
Yazımın sonlarına gelirken birlikle gelen gücün olduğu yerde, bağların kopmadığı yerde, bölünmenin ve parçalanmanın olmadığı yerde Filistin'deki gibi zulüm olur mu?
Bir de bunu hatırlatmak isterim.