Ömrünün büyük bir kısmında gerek manevi ve gerekirse milli değerlerini kutsallık çatısı altında birleştirerek koruma, savunma ve yaşatma çabası gösteren dertli bir yazarın makalesi bu.
Daha önce de Vatan, Millet ve Devlet unsurlarını üç değerli unsur olarak savunan bir yazarın makalesi bu. Ön yargı oluşmasın diye söylüyorum ki burada siyasi yandaşlık ya da muhaliflik de yoktur.
Ana kaynağına baktığımız zaman inancımızın iyilik, doğruluk, adalet, insanlık, sadakat, inanç, güven gibi birden fazla unsurun varlığını öğrenirken aynı zamanda bunların insanın, toplumun ve insanlığın huzur, düzen ve refahı için olduğunu anlıyoruz.
Ama bir de bakıyoruz ki bu inancı benimseyen ve bu inancın insanlar arasındaki baş önderine ve bu inancın asıl sahibine bağlı olduğunu benimseyen insanlarımıza, sanki tam anlamıyla benimsememişiz gibi bir durumun varlığını anlıyoruz.
Aklımıza da şu soru gelebilir bu durumda. Önce bu inancı benimseyip buna göre davranıp buna göre çalıştıktan sonra bu inancın savunmasını yapmamız gerekmez mi diye. Açıkça söylemek gerekirse bu yazıda dinî kullanmak gibi bir durum yoktur. Temiz inancımızı kirli olandan uzak tutmamız gerektiğini de savunanlardanım.
Milli açıdan baktığımızda da bir vatan sınırı içinde dil, kültür ve kan bağı olan bir büyük aile birliği gibi düşünebiliriz Ulus ya da toplumumuzu. Yöneten ve yönetileniyle, İşveren ve işçisiyle, öğretmen ve öğrencisiyle, amir ve memuruyla, komutan ve askeriyle, çiftçisi, köylüsü ve şehirlisiyle büyük bir aile değilmiyiz bir ulus olarak. Birbirbirine faydası dokunan, koruyan, dayanışma içinde olan, yaşatma çabası içinde olan, mağdur ve mazlum durumuna düşürmeyen, birbirini aldatmayan, kandırmayan, küçümsemeyen, dışlamayan ve sürekli biz diyen bir aile olmamız gerekmez mi bizim.
Devlet olgusunu milletin huzur, düzen ve sağlığını koruyup millettin varlığını koruma ve yaşatma ile birlikte her türlü ihtiyacını gideren bir baba görmek yanlış bir düşünce mi? Devlet de bu saydığımız unsurların yerine getirilmesini görev ve sorumluluk sayarak birçok kurumu ile teşkilatlanması da zaten olması gereken ve olan bir durum.
Devletin bu görev ve sorumluluğuyla emniyet ve adalet kurumları var, ekonomi ve maliye kurumları var, eğitim kurumu var, aile kurumu var, iş kurumu var, bunun gibi birçok kurumu var. Devlet var olduğundan beri birçok farklı hükümet gelip geçerkende mantıken Devlet ve hükümet ayrımı yapmayı bütün millete tavsiye ederim. Yaşadıklarımıza, çevremize, gözlemlerimize, tecrübemize dayanarak söylemek gerekir ki çok büyük dertlerimiz olduğunu da belirtmenin iyiliğimiz için olduğunu hatırlatmak isterim. Artık bunu da söylemenin mecburiyet olduğunu savunabilirim.
Bunu da bir aile üyesinin iyimser bir çağrısı olarak görebilirsiniz.
Ulus ya da Millet adı verilen büyük ailenin dertli üyesi bir soru soruyor. İlk ve orta öğretim gibi büyük bir yerleşim gibi geniş alandaki küçük şehir niteliğindeki yüksek eğitim kurumlarımız varken toplumda neden ahlâkî, sosyal, ekonomik, ailevi ve birçok konuda sorunlar neden yüksek seviyeye ulaştı. Emniyet kurumlarımız ile o devasa ve görkemli adalet saraylarımız varken neden toplumda huzur ve güven oranı azaldı. O çok görkemli iş bulma kurumlarımız varken işsizlik neden arttı ve typ projesi neden ortaya çıktı. Bir de son bahardaki typ günlerinde insan sırası neden çok fazla. Bu konuda insanımız iş beğenmiyor sözünün amacı ve anlamını yitirdiği gibi sebebini de bu yazının devamında açıklayacağım. Tâbi ki bir de toplumun temeli ve çekirdeği olan aile kurumu parçalanırken, dağılırken, yok oluşa doğru giderken Aile bakanlığımızın çalışmalarını neden hissedemiyoruz. Burada aktiflik gerekmez mi. Bir de birinci sırada olan milletimiz için kurumların millete gitmesi gerekmez mi?
Hani bir sözümüz var ya " Herşeyi Devletten Beklemeyin " diye. Dürüstlükle söylemek gerekir ki birinci sırada olan milletimiz gerçekten her şeyi devletten beklemiyor. Ama beklentileri çok fazla. O kadar da olsun değil mi? Bu da bir hak meselesi.
Bakın siyasette de çokça kullanılan bir söz daha aklımıza geldi. " İnsanı Yaşat Ki Devlet De Yaşasın" diye. Devletin ve Milletin iyiliğini ve varlığını düşünen bir kişi için mükemmel bir söz bu. Çok değerli ve kıymetli bir söz bu. Bir de milletimize bakıyoruz ki tamamen olmasa da kısmen bu söze uygun bir şekilde huzur, düzen ve refah içinde yaşayan insanlarımız var ancak tamamı için geçerli değil bu durum.
Şimdi asıl meseleye geliyoruz. Milletimiz içinde yaşama derdinde olan, yaşamakta zorluk çeken, yaşama tutunma derdinde olan insanımız çok fazla. Yurdumuzdaki son gündem ile de bağlantı kurmak gerekirse işçiler için asgari ücret ve emekli maaşı meselesi ile birlikte işsizlik meselesi de bununla ilgili. Bu milletin içinde en fazla dert çeken, alınteri döken, zorlukla yaşayan, bazı insanlarımız tarafından küçümsenen, hor görülen ve yeri geldiğinde aşağılanıp dışlanan işçilerimizin en fazla maaşı hak etmesi adil değil mi? Tâbi burada askerlerimiz ve öğretmenlerimizin de hakkını yemek istemem. Emekli olan insanlarımız içinde de mecburi olarak hâlâ çalışan insanlarımızın durumu ayrı tabii ki. Bir de sırada işsizlik var ki daha önce bunu devam ettireceğimi yazmıştım.
İşsizliğin en büyük sebeplerinden birisi olarak öncelikle fabrikalar olmak üzere şirketlerdeki sistem bozukluğu, dengesizlik, eşitsizlik ve adaletsizlik olarak görebiliriz. Geliri ne olursa olsun bu ortamda çalışan insanlarımızın çalışmakla derdi olmamasına rağmen hak, adalet ve insan ilişkisi kaynaklı sorunlar yaşadığını üzülerek söylememiz gerekiyor. Bununla beraber ekonomik olarak yaşadığı sorunların da ayrı bir şekilde değerlendirilmesi de yapılabilirken iş hayatı sebebiyle de boşanan ve ailevi sorunlar yaşayan işçilerimizin de yine bir insan ve yine bizim insanlarımız olduğunu hatırlatmak isterim.
Toplumuzda yine bunlara da ihtiyaç var veya şunlara da ihtiyaç var gibi söylemlerimiz var ki bunun da çok doğru olduğunu kabul ediyoruz. Bir araba tamircisi, bir kasiyer, bir temizlikçi, bir vasıfsız işçi gibi ihtiyaçlarımız varken de bunu çeşitlenen, değişen ve ilerleyen birden fazla unsurun sonucu olarak düşünebiliriz. Asıl meselemiz bu değil ve her türlü unsura rağmen hayatında mutlu ve memnun olan ya da öyle görünen insanların varlığını da gözlemliyoruz.
Asıl meselemiz toplumda, çalışma yaşamının da dahil olduğu yaşamda eşitsizlik, adaletsizlik ve bozuk bir denge, bazı konularda aşırı özgürlük ve serbestlik, bazı konularda iş bilen insanlarımız ya da odaklarımızın birçok insanı olumsuz etkileyen fırsatçılığı, siyasi ve ekonomik olarak iki farklı türden grup ya da kutuplaşmalar gibi birçok unsurun varlığı diyebiliriz. Bu unsurların toplum düzenini bozduğunu, mağdur ve mazlum insan ürettiğini, her türlü suç unsurlarında artışa sebep olduğunu düşünebiliriz.
Aslında asıl meselemizin tamamen sistemsel olduğunu birçok kez dile getirebiliriz. Milletin desteği ile yönetime gelenlerin kendisine destek verenleri mağdur ve mazlum duruma düşürmesi ne kadar can yakıcı bir durum. Kendisine gönül verenlerin gönlünün kırılması ne kadar üzücü değil mi? Dürüstlük ile söylemek gerekirse gerçek anlamda ayrım yapmadan insanlarımızı yaşatalım artık. Bir kesimin gönlü kırılmasın diye yine bizim olan yoksul insanlarımızın mazlum duruma düşürülmesi adaletsizlik değil mi? Hakkını vermek gerekirse yol ve her türlü inşaat ile ilgili icraatlerde söylenecek söz yok ama biraz da insanlarımıza yoğunlaşılması gerekmez mi?
Mevcut yönetimin üç değerli unsurun iyiliği için birçok konuda yaptıklarını desteklerken birçok insanımızın huzur, düzen ve refahı için yapmadıkları çok olumsuz sonuçlar doğuruyor.
Bu olumsuz sonuçların da " İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın " sözünün değerini azaltıyor. Biz yapılanların destekçisi olup yapılmayanın dertlisiyiz. İnsanı yaşatma konusunda da bir genellemeden yanayız. Yönetimimizden son isteğimiz ise herkesin yaşatılması.
Mustafa Cengiz
KAYSERİSPOR, RAMAZAN TOPUNU PATLATMALI!...
AHMET KARAASLAN
KAYSERİ TÜRKÜLERİ
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
EMEKLİYE, İŞÇİYE VERMEYEN FAİZ LOBİSİNE ÇALIŞTI...
KADİR DAYIOĞLU
KİM KABAHATLİ? (2)
Mustafa Göçer
ÖNEMLE:
Ali Rıza Navruz
KİTAP VE KİTAP OKUMAK…
Mustafa Mete ÖZPINAR
TÜRKİYE’DE DİN EĞİTİMİ
Şaban Külhancıoğlu
BU KALDIRIMLAR KAYSERİ'YE YAKIŞMIYOR!
Faruk Ergan
ÖZGÜRLÜK VE KURALLAR
HASAN ÇİFTÇİ
14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ