III. BÖLÜM — YARINI
Cumhuriyetimiz bize büyük bedeller ödenerek bırakılmış bir miras. Ya mirasyedi olup kazanımlarımızı tüketeceğiz ya da mirasımıza sahip çıkıp onu daha ileriye taşıyacağız. Tercih bizim!
Cumhuriyetle ilgili üç bölümlük yazımın son bölümü her ne kadar “Yarını” diye başlasa da aslında o yarın çoktan geldi. Artık daha fazla yarın diyerek sorumluluklarımızı ertelenemez. Ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği için aklını ve
vicdanını kullanabilen, ahde vefa duygusunu yitirmemiş her yurttaşın üzerine düşeni yapması gereken bir dönemdeyiz.
Çünkü mesele yalnızca bugünkü yanlışlar değil. Baskılar, susturulanlar, düşünce ve ifade özgürlüğüne getirilen
sınırlamalar artık eğitim ortamlarına, okullara, çocuklarımızın dünyasına kadar uzanmış durumda. Hangi parti iktidarda olursa olsun, halkın iradesini, temel haklarını ve hukuk devletini ikinci plana iten bu düzenin değişmesi gerekiyor.
Bağımsız, özgür ve ulus egemenliğine dayanan bir Cumhuriyet istiyorsak önce kendi irademize sahip çıkmalıyız.
Peki, biz ne istiyoruz?
Aslında halkın ortak talepleri öyle sanıldığı kadar belirsiz değil. Farklı düşünebilir, farklı partileri destekleyebilir, farklı yaşam biçimlerini benimseyebiliriz. Ama hepimiz adalet, eşit hukuk, eğitimde fırsat eşitliği, liyakat, güvenilir kurumlar ve emeğimizin karşılığını alabilmek istiyoruz. Ülkenin kaynaklarının da halkın yararına kullanılmasını bekliyoruz.
Adı var kendi yok bir hukuk düzeni değil, her vatandaş için eşit biçimde UYGULANAN adalet istiyoruz.
Bağımsızlık da yalnızca sınırlarımızı korumak değil; kararlarımızı kendi ulusal çıkarlarımız doğrultusunda alabilmek, ekonomik ve siyasi irademizi başkalarının ya da dar siyasi çıkarların vesayetine bırakmamaktır.
İşte tam bu noktada siyasi otoritelere düşen görev başlıyor. Onlar halkın ortak taleplerini dile getirmek, savunmak ve hayata geçirmekle yükümlü temsilcilerimiz dir. Bizim adımıza konuşmalı ama önce bizim ne söylediğimizi dinlemelidirler.
Bizim görevimiz siyasi otoritelerin neye izin vereceğini beklemek değil; onların bizim ne istediğimizi yerine getirmesini sağlamaktır.
Korkuların Ardına Saklanmadan
Kimse bana baskılardan, korkulardan, imkânsızlıklardan söz etmesin. Elbette bunlar var ve yok sayılacak şeyler değil.
Ancak Cumhuriyet, önümüze bütün koşulların uygun olduğu bir zamanda sunulmadı. Onu kuranlar, savaşlardan yorgun düşmüş, yoksul ve büyük kayıplar vermiş bir halktı. Buna rağmen vazgeçmediler. Çünkü bağımsızlığın ve özgürlüğün bedelini biliyorlardı.
İzmirli kadınların, Cumhuriyetin ilanını beklemeden bayraklar dikerek onu karşılamaya hazırlanmaları bunun küçük ama anlamlı bir örneği. Kimseden talimat beklemeden, geleceğe duydukları inançla harekete geçmişlerdir.
Dayanışma, herkesin kendi yapabileceğini yapmasıyla başlar. Kimi üretir, kimi öğretir, kimi imkânlarını paylaşır. İmkânı olmayanın kapısını biz çalar, sağlık sorunları nedeniyle her çalışmaya katılamayanlara yapabilecekleri başka görevler
veririz. Kimseyi yaşı, maddi durumu, sağlığı ya da eğitim düzeyi nedeniyle dışarıda bırakmayız. Bilgiye ulaşamayanın bilgiye erişmesine, yanlış bilgilerle yönlendirilenin gerçeği araştırmasına yardımcı oluruz.
“Bizim Milletten Bir Şey Olmaz” öyle mi?
Bu yazdıklarımı okuyanlardan bazılarının yine aynı itirazı getireceğini biliyorum: “Bizim millet böyle,
bizde o anlayış yok, bu toplumdan bir şey olmaz.”
Peki, hangi milletten söz ediyoruz? Cumhuriyeti kuranlar başka bir milletin insanları mıydı? Onlar da bu topraklarda yaşayan, farklı düşünen, farklı inançlara sahip, yoksulluk ve imkânsızlıklarla boğuşan insanlardı. Ama ortak bir amaç
uğruna bir araya geldiklerinde dünyaya örnek olacak bir bağımsızlık mücadelesi verdiler ve yepyeni bir devlet kurdular.
Bir toplumun değişmeyeceğine, başaramayacağına daha en başından karar verirsek elbette hiçbir şey değişmez. Sadece çoğu zaman yaptığımız gibi sorumluluktan kaçmak olur.
Her toplumun eksikleri, yanlışları ve aşılması gereken alışkanlıkları vardır. Bizim de var. Ama bunları değiştirecek
olan yine biziz.
Herkes bir birey olarak değişmek ve değiştirmek üzere harekete geçmedikçe, toplumun değişmemesinden başkalarını sorumlu tutamaz.
Peki, nasıl yapacağız?
Önce mahallemizde, sonra köylerde, kasabalarda ve şehirlerde bir araya gelerek başlayacağız. Bu birlikteliğin bir başkanı, sendikası ya da siyasi kimliği olmayacak. Birilerinin önderliğinde, birilerinin peşinden yürümeyeceğiz. Bilgisi, vicdanı ve ahlakı olan insanların ülkenin geleceğine ilişkin ortak kaygılarla bir araya gelmesi yeterli.
Ne din ne mezhep ne köken ne siyasi parti ne de iktidar ayrımı yapacağız. Çünkü adaletin, özgürlüğün, bağımsızlığın ve insanca yaşamanın dini, mezhebi, partisi olmaz.
Öncelikli hedefimiz, güçlendirilmiş parlamenter sisteme yeniden geçişi siyasi otoritelere kabul ettirmek ve bunu ertelenemez bir zorunluluk hâline getirmek olmalıdır.
Her bölgenin, her mahallenin, her köyün önceliği farklı olacaktır. Ağaçların kesildiği yerde doğayı ve yaşam alanlarını korumak için bir araya geleceğiz. Maden aramaları uğruna tahrip edilen bölgelerde çevreye ve insan sağlığına verilen zararı gündeme taşıyacağız. Ektiği üründen ne borcunu ödeyebilen ne de geçimini sağlayabilen çiftçinin yanında duracağız.
Büyük şehirlerde ise çocuklarımızın eğitimini önceliklerimizin başına koyacak, okul aile birlikleriyle, velilerle ve öğretmenlerle birlikte hareket edeceğiz.
Hazır bir gündemle insanların karşısına çıkmayacağız. Önce dinleyecek, sorunları anlayacak, çözüm yollarını birlikte arayacağız. Bir okulun sorunu yalnızca o okulun velilerinin, bir köyün suyu ve toprağı yalnızca orada yaşayanların meselesi değildir. Bunlar hepimizin ortak geleceğini ilgilendirir.
Kahvede boş saatler geçirmek, kadınlar günü düzenlemek elbette güzel; ancak bu buluşmaları yalnızca hoşça vakit geçirmekle sınırlamayacağız. Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar… Herkes kendi çevresinde sözüne ve bilgisine güvenilen insanlarla bir araya gelecek. Birimizin bilmediğini diğeri anlatacak, birimizin fark etmediğini diğeri gösterecek. Sabah programlarını, televizyonlardaki tartışmaları, haberlerdeki atışmaları kendi gündemimiz hâline getirmek yerine yaşadığımız çevrenin ve ülkemizin gerçek sorunlarını kendimiz ele alacağız.
Artık seyirci değil, kendi hayatının ve ülkesinin söz sahibi olan yurttaşları olacağız. Çünkü bu ülkenin gerçek ve tek sahibi halktır.
Sıra, Bizi Temsil Etmeleri İçin Seçtiklerimizde
Biz kendi aramızda örgütlenip sorunları ve ortak taleplerimizi belirledikçe bunları, bizi temsil etmeleri için seçerek o makamlara getirdiğimiz siyasi otoritelerin önüne koyacağız. Ve onlara şunu söyleyeceğiz: Madem bizi böldünüz,
şimdi sıra bizde. Biz de sizi sorumluluklarınızı yerine getirmeniz için görev alanlarınıza göre böleceğiz!
Her biriniz kendi uzmanlık alanınıza ve sorumluluğuna göre çalışın. Hukuk, eğitim, ekonomi, tarım, sağlık, çevre…
Her başlık için ekipleri nizi oluşturun. Halkın taleplerini dinleyin, çözüm önerilerinizi hazırlayın, atacağınız adımları ve bunların takvimini açıklayın. Sonra da sahaya çıkıp yaptıklarınızın hesabını bize verin.
Biz sizden birbirinizle atışmanızı, televizyon ekranlarında bitmek bilmeyen tartışmalar yürütmenizi istemiyoruz. Hangi sorunu çözdünüz, hangi talebi yerine getirdiniz, hangi konuda ne kadar yol aldınız? Bunları görmek istiyoruz.
Bir toplantıda, mitingde ya da televizyon programında artık şu sözleri duymak istiyoruz: “Şu bölgedeki halkımızın talebini aldık, ilgili çalışmayı başlattık. Şu sorunun çözümü için şu adımları attık.”
Bize kimin ne söylediğini değil ne yaptığını anlatın. Verdiğiniz sözleri değil, yerine getirdiklerinizi gösterin.
Çünkü siyaset, koltukları koruma yarışı değil; halkın sorunlarını çözme sorumluluğudur.
Yeniden Okumak, Yeniden Anlamak
Okuma yazması olan her yurttaş, daha önce okumuş olsa bile Nutuk'u yeniden okumalı. Çünkü Büyük Atatürk, karşılaşabileceğimiz tehlikeleri, bu tehlikeler karşısında neler yapılması gerektiğini ve Cumhuriyet'i korumanın hangi sorumlulukları gerektirdiğini anlatmış. Bugün yeniden okuduğumuzda, yıllardır üzerinden geçtiğimiz satırları
çok daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum.
Mahalle buluşmalarımızın bir bölümünü Nutuk okumaya ve üzerinde konuşmaya ayırabiliriz. Amacımız geçmişle övünmek ile yetinmek değil, Cumhuriyet'in kurucu düşüncesini yeniden anlamak ve bugünün koşullarında değerlendirmek olmalı. Atatürk'ü anmakla yetinmeyelim; onu anlamaya ve gösterdiği hedefin sorumluluğunu üstlenmeye başlayalım.
On Yılda Neler Başarabiliriz?
İşimizin kolay olduğunu sanmıyorum. Önümüzde çözülmesi gereken çok sorun, onarılması gereken çok kurum, yeniden kazanılması gereken çok değer var. Ama imkânsız değil.
Cumhuriyeti kuranlar, on yılı aşkın süre ağır koşullarda savaşarak bağımsızlık mücadelesi verdiler. Ardından on yıl
boyunca yokluklar içinde bir ülkeyi ayağa kaldırmak, kurumlarını oluşturmak ve yeniden inşa etmek için çalıştılar.
Sonraki on yıl ise kalkınma, üretim, eğitim ve refah yolunda bir seferberlik dönemi oldu.
On yıl savaş, on yıl yokluk içinde ayağa kalkış, on yıl kalkınma ve refah mücadelesi…
Demek ki biz de on yılda inanılmaz işler başarabiliriz. Bunun için dünyayı yeniden keşfetmemize, baştan yeni kitaplar yazmamıza gerek yok. Elimizde, bu ülkenin hangi koşullarda kurulduğunu, hangi tehlikelerle karşılaştığını ve nasıl
ayağa kalktığını anlatan efsanevi bir eser var: Nutuk.
İhtiyacımız olan bilgi de tarihsel deneyim de elimizde. Eksik olan, bunları ortak bir iradeye dönüştürmek ve harekete geçmek.
Bir gün çocuklarımız bize dönüp bu ülkenin geleceği için ne yaptığımızı sorduklarında, her şeyin farkında olduğumuz
hâlde korkup sustuğumuzu, bizi ilgilendirmediğini söyleyemeyiz. Onlara, imkânlarımız ölçüsünde bir araya geldiğimizi, birbirimize destek olduğumuzu, hakkımızı aradığımızı ve gelecekleri için elimizden geleni yaptığımızı ispatlaya bilmeliyiz. .
Bugün üstlendiğimiz sorumluluk, yarın onların yaşayacağı ülkeyi belirleyecek. Cumhuriyet bize hazır bir ülke olarak bırakılmadı. Biz de onu çocuklarımıza yalnızca adı ve hatırası kalmış bir miras olarak devredemeyiz. .
Bir zamanlar küçük bir gemiyle başlayan yolculuk, bir milletin bağımsızlık mücadelesiyle büyüdü ve Cumhuriyet'e kavuşmasıyla taçlandı.
O gün de hepimiz oradaydık, bugün de hepimiz buradayız.
Başta Büyük Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarına ve Cumhuriyetin kuruluşuna omuz veren, destek olan bu
ülkenin güzel insanlarına minnet ve şükranlarımı sunuyorum.
Her günümüzün 29 Ekim olması dileğiyle…
----------
Bir de sizlere önemli bir uyarı notu göndermek istiyorum:
Ben bu konuyu on yılı aşkın süredir duyuyorum. İçinizde bunu çok daha uzun zamandır duyanlar da vardır, eminim.
Aynı yerde durup durup kendini hatırlatan bir kıvılcım varsa, orada yangının er ya da geç çıkacağını düşünmek için
kâhin olmaya gerek yok.
İngiltere, ABD ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülke, vatandaşlarını olası uzun süreli elektrik, su, iletişim
ve tedarik kesintilerine karşı hazırlıklı olmaya çağırıyor. Bu uyarıları görmezden gelmemeliyiz.
Ben de korkuya kapılmadan, önümüzdeki dönemde en az üç ay boyunca temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek şekilde su, gıda, fener, pil, telefon şarj cihazı ve benzeri malzemeleri imkânlarımız ölçüsünde yavaş yavaş temin etmeye başlamamızı öneriyorum.
Tedbir almak için tehlikenin kapıya dayanmasını beklemeyelim.
Bu konuyu bir sonraki yazımda etraflıca ele alacağım. Hoşça kalın araştırmaya sorgulamayı da unutmayın lütfen