Son yıllarda yaşadıklarımıza baktığımızda, toplum olarak ciddi bir tahammül sınırına geldiğimiz açık.
Çocukların okula silahla girmesi, ergenlerin kendi aralarında bıçaklamaları, küçük tartışmaların kavgaya, hatta silahlı çatışmaya dönüşmesi, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, hayvanlara yapılan eziyetler...
Bir zamanlar günlerce konuşacağımız olaylar, skandallar, artık her gün tekrarlanıyor.
Manşetler değişse de giderek depresif bir halka dönüşüyoruz.
Çünkü manşetler ile birlikte biz de değişiyoruz.
Kötü bir haber duyuyor, yaşıyor, kızıp, öfkeleniyor, birkaç dakika sonra üstünde durmuyoruz.
Tekrarlanacağına daha da kötüsünün geleceğine o kadar alıştık ki şaşırmayı bile unuttuk.
Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, adalete ve kurumlara duyulan güvensizlik, kutuplaşma ve yalnızlaşma elbette insanları etkiliyor.
Kendini güvende hissetmeyen insanın öfkesi de çaresizliği oranında büyüyor.
Üstelik korkular ve kaygılar zaman zaman yönlendiriliyor. İnsanlar birbirine karşı kışkırtılıyor, toplumun ortak zemini daralıyor.
Sonra ne oluyor?
“Bana bunu neden yaptın?” sorusu, “Bunu nasıl çözeriz?” sorusunun önüne geçiyor.
“Benim hakkım” düşüncesi, “Hepimizin hakkı” düşüncesini geride bırakıyor.
“Hukuk ne diyor?” yerine “Bana kim ne yapabilir?” sorusu soruluyor.
Bütün bunlara ek olarak da ne olduğunu bilmediğimiz ilaçlı besinler, havadan püskürtülen kimyasallar ile hepimizin kimyası da değişiyor.
Önlem ve kontrol ise sorumlulardan artık beklenmiyor.
Asıl tehlike burada.
Çünkü birlikte yaşamanın temel şartı, güçlü olanın değil, kuralların herkese eşit belirleyici olmasıdır.
İnsanlar sorunlarını hukuk ve kurumlar yerine kendi güçleriyle çözmeye başladığında, toplum Vahşi Batı’ya döner.
Kimin gücü yetiyorsa onun sözü geçer.
Nereye kadar?
Bireyin sorumluluğu elbette var.
Ama bir ülkede hukuk, eğitim, ekonomi, güvenlik ve adalet nasıl işliyorsa, toplumun davranışları da bundan bağımsız değildir.
İktidarların sorumluluğu büyüktür. Çünkü iktidar yalnızca ülkeyi yönetmez; toplumdaki güven duygusunu ve düzeni de etkiler.
Yani bunları gözeterek hukuk çerçevesinde yürütür.
Peki biz buradan nasıl çıkacağız?
Sadece birilerini değiştirmek yetmez. Yerine ne koyacağımızı düşünmeden yapılan her değişiklik, aynı sorunları başka biçimlerde karşımıza çıkabilir.
İhtiyacımız olan şey, yeniden bir araya gelmek, ortak ahlak ve akıl ile devam etmektir.
Mahallelerde, derneklerde, meslek örgütlerinde, gönüllü oluşumlarda...
İnsanların birbirini dinlediği, konuştuğu ve birlikte çözüm ürettiği alanları çoğaltmak.
Yani örgütlenmeliyiz.
Yanlış gördüğümüz şeylere bıkmadan, korkmadan ve birlikte ses çıkarmamız gerekir.
Çünkü tek başına yükselen bir ses susturulabilir. Birlikte yükselen ses ise toplumun vicdanına dönüşür.
Siyasi partilerin de sorumluluğu vardır. Toplumdaki gerilimi büyütmek yerine, insanları ortak sorunlar etrafında buluşturmak zorundadırlar.
Toplum yalnızca seçim zamanlarında hatırlanacak bir kalabalık değildir.
Kendisine biçilen bu rolün ötesine geçmeyi de bilmelidir.
Tahammülün sınırı, artık daha ne kadarına katlanabileceğimiz değil, daha ne kadar susacağımızdır.
Unutma: İstiklal Marşı’mız “Korkma” diye başlar.